Haber Detayı
Sağlık, önce sağlık
Sağlık, önce sağlık
Sağlık üzerine romanlar öyküler yazıldı, güzel sözler söylendi.
Kanuni Sultan Süleyman’ın şu dizeleri kazandığı savaşlardan daha çok hatırlanır: Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Peyami Safa), Kanser Koğuşu (Aleksandr Soljenitsin) Tehlikeli Geçit (Somerset Maugham), sağlık sorunları yaşayan insanların dünyasını anlatan, severek okuduğum romanlardandır.
Bölüm başkanı olduğum yıllarda Tıp Fakültesinde Türkçe dersi veren okutman arkadaşımıza elindeki kitap listesine ayrıca bunları da eklemelerini isterdim.
Bu romanları okumayanlar okumalı.
Şu anda aklıma gelmese de hastayı, hastalıkları, hastaneleri, tıp dünyasını anlatan başka romanlar da var.
Kimi rahatsızlıklar yaş ilerledikçe ortaya çıkıyor, randevularınız arasında sağlık kurumları önemli bir yer tutmaya başlıyor.
Ortaokulda birlikte okuduğumuz arkadaşlarla epey bir süredir bir kafede toplanıp sohbet ediyoruz, onları toplama görevini ben üstleniyorum.
Son yıllarda hangisini arasam bir doktorla ya da hastaneyle randevusu oluyor, işim zorlaşıyor.
Bizim küçük topluluk genellikle beş altı kişi toplanırken, geçen gün her zamanki mekânımızda üç kişi buluşabildik.
Sağ kulağı iyi duymayan arkadaşım sol yanıma, sol kulağı duymayan sağ yanıma oturdu.
Sevgili arkadaşlarım sanki beni dinlemek için gelmişler gibi, sağlam kulakları bana yakın olsun istediler, bana göre konumlandırdılar.
Böyle olunca da benim gibi sessiz bir adama çok konuşmak düştü.
Ameliyatlardan korkarım.
Canım tatlı değildir oysa.
Bıçak, neşter şu bu değil; başarısız bir ameliyattan, “hazakatzede” olmaktan, tıp tepmesinden korkarım.
Gençliğimde spor yaptığım yıllarda burnumdan üç kez uyutulmadan ameliyat oldum.
Burun deliklerine giren iğneler, kırılan kemikler, tamponlar şu bu, burun ameliyatlarını bilen bilir, zordur.
O zor ameliyatlardan sonra bir ağrı kesici bile almamıştım.
Gençliğin bütün cesaretini, belki de bütün cesaretimi bu ameliyatlarda kullandım sanki.
O günlerden kalan bir korku, bir çekinme, bu yüzden katarakt gibi basit bir ameliyattan bile bir süre kaçındım.
Eşe dosta; ”Öbür dünyaya kendi gözlerimle, kendi dişlerimle gideceğim,” diye espriler yapıyordum.
Bu sözümü dişlerim değil de, gözlerim yüzünden tutamayacağım.
Bir süre önce Ümitköy Veni Vidi’de Doktor Zeynep Aydemir Hanımefendi’nin ilgisiyle, özeniyle gözlerim yeni merceklerine kavuştu, çok şükür memnunum.
Artık kitabevlerinden daha kalın kitaplarla çıkıyorum.
Böylece yazılarıma verdiğim mola da bitti. “Katarakt”ın Türkçesi var ama, yaygınlaşmadı, daha doğrusu sahip çıkılmadı. “Ak basma”nın Anadolu’da katarakt için kullanıldığı bilinir.
Bizim Kırşehir bölgesinde “boz inmesi” derdi büyüklerimiz. “Eci” dediğimiz anneannemiz; “Gözüme boz indi” diye son yıllarında yakınıp dururdu.
Yeni baskısı yapılırsa bu sözcükleri de Saklı Sözlük’e alacağım. *** Sağlığa ayırdık bu gün yazımızı.
Tanrı’m ne dertler var… Geçen gün metroyla Kızılay’a gidiyordum.
Karşımızdaki sırada kırklı yaşlarda iki kişi oturuyordu.
Konuşmaları bel rahatsızlığı üzerine, ikisinde de bel fıtığı varmış.
Birinin durumu çok kötü, kısa süre bile yerinde oturamıyor.
Adamcağız ağrı dinsin diye birkaç saniye ayağa kalkacak gibi oldu, iki üç kişi birden yerini kapmak için atıldı.
Durun, inmiyorum, dedi adam.
Belindeki sıkıntıyı söyledi.
Sonra tekrar yerine oturdu, beş altı dakika geçmeden gene aynı acı, gene ayağa kalkar kalkmaz yer kapma derdindeki birkaç kişinin hücumu...
Aynı sözleri onlara da söyledi.
Sonra aynı sahne bir kez daha yinelendi.
Bu durumu Kızılay’a değin bir skeç gibi izlesem de, insanlarımızın sabırsızlığı, fırsatçılığı beni düşündürdü, üzdü.
Kitap önerisi: 1) B.
Suat Çağlayan, Frenk Sokağı’nda Sonbahar, Bilgi Yayınevi, Ankara 2025. 2) G.
G.
Marqouez, Anlatmak İçin Yaşamak, Can Yayınları, İstanbul 2024.