Haber Detayı

Şair, edebiyatçı, solcu ve cezaevi ressamı Nazım
Kültür - sanat odatv.com
15/01/2026 07:00 (2 saat önce)

Şair, edebiyatçı, solcu ve cezaevi ressamı Nazım

Şiir yazdı, rejimle kavga etti, siyasetiyle sürgün oldu, adı yıllarca yasak listelerinde dolaştı. Onun hayatı söz konusu olduğunda genellikle atlanan bir ayrıntı var: Nazım Hikmet kaleminden çıkanlar yalnızca şiir, yazı ya da mektuplar değildi: Çiziyordu. Hem de çok küçük yaşlardan itibaren...

1902’de Selanik’te doğan Nazım Hikmet'in ailesi kültürlü bir aileydi ve çevrelerinde hemen herkes ayrı bir entelektüeldi.Annesi Celile Hanım, Sanayi-i Nefise çevresinde tanınan bir ressamdı, Türkiye'nin ilk kadın ressamlarından biri olarak tarihe adını yazdırdı.

Nazım'ın evinde resim vardı, yüzlere bakarak düşünmek vardı...Resim eğitimi almadı ama çizimin yetenek gerektirdiği kadar ifade biçimi olduğunu çok erken öğrendi.(Otoportreleri sırasıyla İstanbul/1940, Çankırı/1940)Genç yaşta siyasetle tanıştı, Moskova’ya gitti, hem devrimci fikirlerle hem de modern sanatla iç içeydi.(Bursa/1941)Sinema, afiş, tipografi, konstrüktivist estetik… Nazım Hikmet’in şiirinde gördüğümüz keskin sahne geçişleri, görüntü kurma becerisi ve ritim duygusu bu yılların miraslarından yalnızca birkaçı.(Savaşa Giden Askerler/Bursa)Memlekete dönüşünde, 1928 yılında gizlice ülkeye girerken Hopa’da yakalandı: Yokluğunda açılan davanın tutuklusu olarak cezaevine gönderildi.

Uzun cezaevi yılları böyle başladı.Ve cezaevi ressamı Nazım da böyle ortaya çıktı...

O Nazım, ressam İbrahim Balaban'ı yetiştirdi.(Çankırı/1940)36 yaşında toplam 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılan Nazım için izim, bir hayatta kalma biçimiydi.

İnsan yüzünü unutmamak, zamanı tutmak, zihni diri tutmak için çiziyordu.Nazım Hikmet’in resimleri bu yüzden tarihe tanıklıklar taşır: Bakışlar yorgun, yüzler olduğu gibi...(İstanbul/1939)1951’de memleketinden ayrılmak zorunda kaldı Nazım.Vatansız bırakıldı, sürgün yılları başladı.Moskova’da yerleşti, orada öldü.  (İstanbul/1939)Nazım Hikmet kendini ressam olarak tanıtmasa da dünyaya bir ressam dikkatiyle bakıyordu.Kemal Tahir'e yazdığı bir mektubunda şöyle der:(Çankırı/1940)"Bana gelince, bir hayli zamandır işi ressamlığa döktüm, beş seneden beri elime fırça aldığım yoktu, birdenbire ayranım kabardı ve şimdi elimden fırça düşmüyor, hele tabiat resimlerine, nakış elemanına pek merak saldım.

Senin anlıyacağın, boyuna resim yapıyorum, yağlı boya, sulu boya, çini mürekkebi, kurşunkalem, tuval üstüne, kontrplak üstüne, kâat üstüne.

Yani, yaşlanmakla filan durulmayan huyum, yani bir şeye kendimi verince balıklama dalıvermem, bu sefer resimde kendini gösterdi, resim yapamadığım zaman adeta hastalanıyorum" (Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar)(Bursa/1941)Çünkü Nazım Hikmet, düşündüklerini kelimelerle yazıya döken, aşkını dizelerde yaşayan ve gördüğünü çizerek yeniden düşünen bir isimdi...(Cezaevinden Piraye'ye gönderdiği mektuplardan biri, 1940)(Çankırı/1940)Cemile Y.

ÇetinOdatv.com

İlgili Sitenin Haberleri