Haber Detayı
ABD ulusal güvenlik stratejisi: Petrol ve ekonomik sac ayakları
Kasım ayında yayımlanan ABD 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi bugünlerde yaşananların habercisi niteliğindeydi. Venezuela operasyonu sonrası ete kemiğe iyice bürünen yeni dönem paradigmasının devamı niteliğinde adımları, 2026 itibarıyla göreceğiz gibi. Her ne kadar güvelik stratejisi de olsa, doların hakimiyeti en kritik konu olduğundan ekonomi ve ticaret stratejinin temel belirleyicisi konumunda.
Yönetim Danışmanı Barış SazakABD ve kurumlarının belki de en önemli özelliği hiçbir şeyi gizli saklı yapmaması.
Planlar ve senaryolar ilgili kurumlar veya düşünce kuruluşları aracılığıyla zamanı değişkenlik gösterse de önden bir şekilde paylaşılıyor ya da öncü sinyalleri veriliyor.Geçtiğimiz hafta Venezuela’da yaşananlar yeterince yazılıp çizildi.
Konuyu geçtiğimiz Kasım ayında yayımlanan “ABD 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi” kapsamında ele alırsak bundan sonrası için de öncü sinyalleri tespit edebiliriz.Belgenin kısa bir kelime frekans ölçümünü yaptım. “Güvenlik, ekonomi, dayanıklılık ve rekabet” kelimeleri belgenin çekirdeğini oluşturuyor.
Ekonomi açık biçimde ulusal güvenlik aracı olarak çerçevelenirken, ticaret, yatırım ve finans belgenin içerdiği stratejinin ana unsuru olarak ele alınmış.
Coğrafi olarak Çin en çok vurgu yapılan ülke olurken, kelime bazında takipçileri sırayla Hint-Pasifik, Avrupa, Batı Yarımküre ve Rusya olmuş.
Beyaz Saray, Rusya’yı tehdit olarak tanımlarken, konuyu daha çok AB ile irtibatlandırmış.
Ana odak Çin ile ticari ve dijital rekabet daha ön planda.
Türkiye yalnızca bir defa, İsrail-Filistin meselesinin çözümünde katkı verecek olası aktör olarak geçmekte.Güç kullanımı ve dolarBelge aslında II.Trump dönemi “America First” yaklaşımı ve hamlelerinin şu ana kadarki özeti niteliğinde.
Soğuk Savaş sonrası "küreselci" yaklaşımı, Amerikan gücünü ve kaynaklarını gereksiz yere tüketmekle eleştirmekte.
Yeni strateji, dış politikayı çekirdek ulusal çıkarların korunmasına indirgerken, stratejik amaçlarıyla kullanılacak araçlar arasında elle tutulur bir bağ kurmakta.
Bu bağ da “gücü” temel caydırıcı bir unsur olarak merkezine almış.
Sene başı itibarıyla olanları gördükten sonra bunun lafta kalmayacağını da idrak etmiş olduk.ABD'nin egemenliğinin, güvenliğinin, sınırlarının kontrolünün ve ekonomik refahının korunması öncelik.
Bu bağlamda Batı Yarımküre ilişkileri, Güney’den gelecek olası göçün kontrolü, Asya tarafında cari fazla verdirecek ticaret rotaları ve deniz yolları, Orta Doğu'da alternatif güç odaklarının baskılanması vurgulanmış.
Kuvvetle muhtemeldir ki ABD gücün tüm türevlerini hem kendi yakın coğrafyasında hem de Orta Doğuda başta İran odağında, fazlasıyla kullanma niyetinde.Stratejiye göre ekonomik güç, askeri caydırıcılığın ve jeopolitik etkinin ön koşulu.
Büyüme, sanayi kapasitesi, finansal derinlik ve teknoloji üretimi; “refah” değil stratejik kapasite olarak ele alınıyor.
Güçlü ekonomi, güçlü doların ve finansal sistemin ön koşulu.
Böylelikle ABD’nin küresel etkisi muhafaza edilecek.Trump Hükümeti, küresel ticarette serbestlikten “stratejik seçiciliğe” tarifeler ve yerel teknoloji/ imalat yatırımlarının aracılığı ile geçişi başlatmıştı.
Beyaz Saray’ın stratejisi, doların rezerv para statüsünü ABD gücünün en kritik aynı zamanda da en kırılgan unsurlarından biri olarak tanımlıyor.
Bu bağlamda aşırı yaptırım kullanımı veya müttefikleri bile zorlayıcı tarifeler, orta ve uzun vadede alternatif ödeme sistemlerini ve finansal blokların tesis edilmesini teşvik edebilir.
Şu an eldeki veriler doların küresel hakimiyetinin sürdüğünü teyit etse de ABD’nin bu bağlamdaki endişeleri belgede yer etmiş.Maduro, Çin ve petrol piyasasıABD’nin Maduro operasyonu farklı boyutlarıyla ele alındı.
Hatta Venezuela’nın sahip olduğu petrol dışındaki diğer değerli metal rezervlerinden, Maduro’nun uluslararası para transferlerine kadar detaylı analizler okudum.
Hangisi doğrudur bilemeyiz.
Konuyu, Ulusal Güvenlik Stratejisini baz alarak daha çok iktisadi açıdan Çin tehdidine karşı, ABD’nin üretim dinamikleri kapsamında da petrol fiyatlarının kontrolü bağlamında değerlendirmek istedim.Kısaca geçtiğimiz yılın özetine bakacak olursak; yıl, Ocak ayında Brent petrolünün 82 dolara tırmanmasıyla başladı.
Ancak bu zirve kısa sürdü.
Takip eden birkaç ayda fiyatlar, Trump yönetiminin tarifeleri ve OPEC+'nın üretim artış kararının etkisiyle 60 dolara kadar geriledi.
Haziran ayında İsrail-İran arasında tırmanan çatışmalar, fiyatları yeniden 80 dolar civarına fırlatsa da bu etki kalıcı olmadı.
Yılın ikinci yarısında düşüş devam etti ve Aralık ayında Brent, 59 dolarla son dört yılın en düşük seviyesini gördü.Bu dalgalı seyrin arkasında iki temel faktör var.
İlki OPEC+, üretimi hızlandırarak toplamda günde 2,9 milyon varillik kota artışıyla piyasayı arz tarafında destekledi.
Diğer taraftan ABD yönetimi bazı petrol ihracatçısı ülkelere yönelik yaptırımlarıyla küresel arz artışını frenledi.
O yüzden bu operasyonu da Venezuela’dan Çin ve alternatif kanallara akacak arzın ve dolayısıyla fiyatların kontrol altına alınması olarak okuyorum.Üretim artışının fiyatları tamamen düşürmemesinin iki temel sebebi var.
İlki Çin, düşen fiyatları fırsat bilerek kamu petrol stoklarını rekor düzeyde artırdı ve büyük miktarda petrolü piyasadan çekmiş oldu.
Diğeri yaptırıma tabi petrolün off-shore stoklanması.İran, Venezuela ve diğer yaptırımlı ülkelerden çıkan petrol, açık denizlerdeki tankerlerde depolanarak fiilen piyasa dışına çıkarıldı.
Maduro operasyonunu doğrudan ilgilendiren kısmı biraz bu olabilir.
Piyasa, OPEC+'nın 2026'da da üretimi artıracağı beklentisiyle, gerçekleşmesi öngörülen devasa arz bolluğunun fiyatlara etkilerini beklerken “caydırıcı güçle” karşılaştı diyebiliriz.
Yazının başında da belirttiğim üzere, yakında caydırıcılığın farklı türevleri bu denklemde ABD’nin kontrolü dışındaki arz sağlayıcı ülkelere uygulanabilir.ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) tahminlerine göre, ABD ham petrol üretiminin 2026’da önceki seneye yakınsayan miktarda olması bekleniyor.
Son yıllarda ABD’nin ham petrol ihracatı küresel petrol ticaretinin önemli bir parçası haline geldi; Avrupa ve Asya pazarları toplam ihracatta önemli pay alıyor.
Mevcut politika eğilimleri, ihracattan ziyade iç sanayiyi ve enerji bağımsızlığını korumanın daha ağır basabileceğini gösterse de küresel çapta kullanacağı caydırıcı gücün etkilerini petrol fiyatları ve ticari bağlamda daha net hissedeceğiz gibi.