Haber Detayı
Amforalar, denizin altındaki sofraların izleri
Marsilya açıklarında denizin dibinden çıkarılan binlerce seramik kap, Akdeniz’in kadim sofra kültürünün de kapılarını araladı. Jacques-Yves Cousteau’nun öncülüğünde yapılan bu keşif, yemeğin ve içeceğin tarihini kelimenin tam anlamıyla gün yüzüne çıkardı.
Marsilya açıklarında denizin dibinden çıkarılan binlerce seramik kap, sualtı arkeolojisinin zenginliğini bir kez daha ortaya çıkarırken, Akdeniz’in kadim sofra kültürünün de kapılarını araladı.
Jacques-Yves Cousteau’nun öncülüğünde yapılan bu keşif, yemeğin ve içeceğin tarihini kelimenin tam anlamıyla gün yüzüne çıkardı.Marsilya açıklarında, Grand Congloué Adası yakınlarında denizin dibinden çıkarılan Campania yapımı bu kil kaplar da tam olarak böyle bir hikayeyi anlatıyor.M.Ö. 200’lü yıllara tarihlenen bir Yunan ticaret gemisi, Batı Akdeniz’de yol alırken battığında ambarı tamamen dolu olduğu tespit edildi.
Şarapla yüklü amforalar, saklama kapları, mutfak için üretilmiş seramikler… Kısacası, dönemin gastronomik dolaşımını mümkün kılan her şey.Bu batık, yüzyıllar boyunca denizin karanlığında kaldı.
Ta ki 1952 yılında, modern dalış ekipmanlarının öncüsü ve National Geographic kaşifi Jacques-Yves Cousteau, Marsilya açıklarında tarihin ilk büyük ölçekli sualtı arkeolojik kazılarından birini başlatana kadar.DENİZİN ALTINDAN ÇIKAN MUTFAK TARİHİCousteau ve ekibi, yalnızca birkaç nesne değil; adeta batık bir pazar yerini suyun altından yukarı taşıdı. 7 binden fazla seramik parça ve yaklaşık 2 bin amfora gün yüzüne çıkarıldı.
Sonradan yapılan analizler, bu amforaların iki farklı gemiye ait olduğunu ve büyük bölümünün şarap taşıdığını ortaya koydu.Ancak keşfin en çarpıcı anı, amforalardan birinin halen mühürlü olmasıydı.
Tıpa dikkatle kazındı, içinden koyu renkli, yoğun kıvamlı bir sıvı aktı.
Cousteau’nun mürettebatından biri bunu “topaklı, koyu kahverengi bir şurup” olarak tanımlıyordu.
Cousteau ise tadına baktığında şunu yazdı: “Dünyadaki tüm küfü, zamanı ve yaşanmışlığı tattım.”Bu cümle, gastronomi tarihi açısından neredeyse bir manifesto gibidir.
Çünkü o an, yemek ve içeceğin yalnızca tüketilen değil; zamana direnen, hafıza taşıyan bir kültür olduğunu da gösteriyordu.AMFORALAR, ANTİK DÜNYANIN GIDA AMBARIBugün gastronomi yazınında sıkça sözünü ettiğimiz “gıda lojistiği”, antik dünyada amforalar sayesinde mümkündü.
Zeytinyağı, şarap, balık sosu (garum), tahıl… Akdeniz medeniyetlerinin mutfağı, bu kil kaplar sayesinde dolaşıma girdi.Grand Congloué batığı, Campania bölgesinde üretilmiş seramiklerin Fransa kıyılarına kadar ulaşabildiğini göstererek, Roma öncesi Akdeniz’deki ticaret ağlarını ve damak alışkanlıklarını da yeniden düşünmemizi sağladı.Cousteau’nun bu kazısı, arkeoloji için bir dönüm noktasıydı.
Modern scuba ekipmanlarıyla yapılan bu çalışma, sualtı arkeolojisini bağımsız bir disiplin haline getirdi.
Aynı zamanda gastronomi tarihinin de yalnızca metinler ve resimler üzerinden değil, kaplar, tortular ve kalıntılar üzerinden okunabileceğini kanıtladı.Bugün bir amforanın iç yüzeyinde kalan mikroskobik izler sayesinde, antik şarabın asiditesi, üzüm türü ve hatta saklama koşulları üzerine bile konuşabiliyoruz.Bu hikaye bize şunu hatırlatıyor; sofra, yalnızca masada kurulmaz.
Bazen denizin dibinde, yüzyıllar boyunca sessizce bekler.
Ve doğru zamanda, doğru merakla çıkarılıp yeniden anlatılmayı bekler.Gastronomi tarihini anlamak, yalnızca tarifleri değil; onları taşıyan kapları, yolları ve kazaları da okumaktan geçer.
Marsilya açıklarındaki bu batık, Akdeniz mutfağının ne kadar derin, ne kadar dolaşım halinde ve ne kadar canlı olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.Odatv.com