Haber Detayı
Anadilde eğitim dayatması ana çekişkiyi örtüyor: Yeni solun bütünü parçalama stratejisi
Kapitalizmin emperyalizm aşamasının kültürel ideolojisi olarak ele alınan postmodern ya da daha bilinen ismiyle yeni solun, anadilde eğitim söylemi sınıfsal çelişkileri görmezden geliyor. Ulus, sınıf ve ortak gelecek fikrini aşındırılırken, anadilde eğitim talebi bu dönüşümün en görünür başlığı.
Türkiye’de sol düşünce, Marksizm, emperyalizm, postmodernizm ve kimlik siyaseti ekseninde yazılarıyla bilinen, "Postmodernizmin Kıskacında Sol ve Propaganda", "Dinlerin Sınıfsal Kökeni ve Din Üzerinden Siyaset", "Resim Sanatı Tarihinde Devrimler ve Karşıdevrimler" ve "Sanatın Felsefesi ve Ekonomi Politiği Üzerine" gibi kitapların yazarı Atilla Cemal Eşen, aylık kültür-sanat, edebiyat dergisi Berfin Bahar'da "Postmodern sol ve anadilde eğitim" başlıklı bir yazı kaleme aldı."Anadilde eğitim” talebini, postmodernizm, emperyalizm ve sol siyaset ilişkisi üzerinden eleştiren Eşen'e göre postmodernizm, "kapitalizmin emperyalizm aşamasının kültürel ideolojisi." Ulus, sınıf, devrim ve bağımsızlık gibi kavramlar bu "çağda" geçersizleşir; bireysellik ve parçalanmış kimlikler öne çıkar.Bu süreçte Marksist sınıf mücadelesi, emek–sermaye çelişkisi ve ortak gelecek fikri geri plana itilir; yerine kimlik, kültür ve farklılık siyaseti geçer. “Anadilde eğitim” talebi ise bu postmodern/kimlikçi siyasetin bir ürünü olarak görülür ve sınıfsal sorunları görünmez kıldığı savunulur.ORTAK EĞİTİM DİLİ OLMADAN EĞİTİM BİRLİĞİ SAĞLANAMAZYazar, millet olmanın temel unsurlarından birinin ortak dil olduğunu vurgular; çok dilli devletler olabilir ama ortak eğitim dili olmadan eğitim birliğinin sağlanamayacağını ileri sürer.
Yazıya göre, “Kürt sorunu” ve “anadilde eğitim” söylemlerinin, emperyalist güçler tarafından “böl–parçala–yönet” stratejisi içinde kullanıldığı, asıl çelişki olan sermaye-emek çatışmasını perdelediği iddia edilir.Atilla Cemal Eşen'in yazısı özetle şöyle:(...) Türkiye'de birçok solcunun diline doladığı ve bazı sosyalist partilerin programlarına aldıkları şu "anadilde eğitim" konusuna da değinmenin sırasıdır.
Konu büyük ölçüde postmodernizmle sol ilişkisini de içerdiği için postmodernizm konusuna da değinmekte fayda görüyorum.Modernizm ne kadar kapitalist döneme ilişkin bir olgu ise postmodernizm de kapitalizmin emperyalizm aşamasına ilişkin bir olgu.
Burjuva devrimlerinden sonraki kapitalist dönemin sanat ve kültür anlayışı modernizme dayanıyordu.
Postmodernizm ise sanayi sonrası tüketim toplumuna, çokuluslu kapitalizm dönemine, yani emperyalizme ait bir kavramdır.
Amerikalı Marksist felsefe yönelimli toplum eleştiricisi Frederick Jameson, Postmodernizmi "emperyalizmin doğal bir uzantısı ya da kültürel mantığı" olarak görür. (...)POSTMODERNİZMİN "GÜNAHLARI"(...) Günümüzün Postmodern toplumunda ideolojilerin terk edilmesi gerektiği görüşü egemendir.
Çünkü ideoloji geleceğe bakmak demektir.
Oysa günümüz toplumunu belirleyen kavram "şimdi"dir.
Postmodern birey, geçmişle çok az bağı olan ve ufukta düşünebileceği bir geleceği olmayan, sürekli şimdide yaşamaya mahkûm edilmiş şizofrenik bir öznedir.
Zaman şimdidir; öncesinden de sonrasından da kopmuştur.
Bunun mimarı küresel kapitalizmdir.
Modernist anlayış, karşı çıkmayı, başkaldırıyı, değiştirme iradesini, gelecek için bugünü feda etmeyi içerir.
Günümüzde ise bunun yerini “günün en iyi şekilde yaşanması” görüşü almıştır. (...)"HİÇBİR KAVRAM MUTLAK DEĞİLDİR"(...) Postmodernizmde doğruluk, gerçeklik, iyilik, doğa, insan gibi kavramlara mutlak anlamda bir değer yüklenmesi mümkün değildir.
Bütünselliğin yerini "bölük pörçüklük", toplumsal olan tüm değerlerin yerini, bireysel olanlar almıştır.
Her şey her şeyle karışmış, değerlerin, simgelerin, imgelerin, kavramların içi boşaltılmıştır.
Hiçbir kavram mutlak değildir, kavramlar ve değerleri kişiden kişiye değişebilir.
Tüm bunlar "farklı görüşlere yer verme", "toplumda farklılığın yansıtılması" ve "çeşitliliğin getirdiği zenginlik" gibi maskelerin arkasına gizlenir.
Oysa asıl amaç, insanların olaylar arasındaki ilişkileri algılayamaz, gerçekliklerin arkasındaki "mutlak" gerçekliği fark edemez hale getirilmesidir. (...)GEREKSİZ "ÜST ANLATI" OLAN KAVRAMLAR(...) Günümüz Postmodern toplumunda, sorunlara Marksizm'in pencereden bakmak, neredeyse anahtar deliğinden bakmaktan farksızdır.
Artık “emekçi”, “işçi sınıfı" ve "proletarya" deyimleri kimseye bir şey ifade etmiyor, Marx ve Engels zamanından kalma, yalnızca o zamana ilişkin, modası geçmiş kavramlar olarak algılanıyor, "devrim", "ulus", "bağımsızlık", "milliyetçilik" gibi kavramlar da gereksiz "üst anlatılar" olarak görülüyor. (...)MİLLİ TOPLULUĞU DEVLET TOPLULUĞUNDAN AYIRAN ŞEY(...) Millet, rastlantı sonucu birleşmiş iğreti bir topluluk değildir; insanların kararlı bir topluluğudur.
Ama her kararlı topluluk da milleti meydana getirmez.
Avusturya ve Rusya da kararlı topluluklardı ama kimse bunları millet diye adlandıramaz.
Öyleyse milli topluluğu devlet topluluğundan ayıran şey nedir?
Ayırıcı nitelikler arasında şunu söyleyebiliriz: Milli topluluk, ortak bir milli dil olmadan düşünülemez.
Oysa devlet için, ortak dil zorunlu değildir.
Avusturya'da Çek milleti, Rusya'da da Polonya milleti, ortak bir dil olmadan meydana gelemezlerdi.
Öte yandan Rusya'da ve Avusturya'da bir sürü dillerin varlığı, bu devletlerin birliğine engel olmamaktadır.
Burada söz konusu olan halkın konuştuğu dillerdir, yönetimin resmi dili değil. (...)(...) Aynı toprakta yaşayan ve ortak ekonomik yaşamı bulunan insanları düşünebiliriz, ama bunların, dil birliği ve ortak bir milli karakteri yoksa millet olamazlar.
Baltık ülkelerindeki Almanlar ve Letonlar için durum böyledir.Norveçliler ve Danimarkalılar aynı dili konuşurlar ama öteki ortak özellikleri olmadığı için millet teşkil etmezler. (...)DOĞU'DA GENEL KURAL(...) Kapitalizmin Doğu Avrupa devletlerinde de gelişmesi, ticaret ve ulaştırma yollarının gelişip, büyük şehirlerin ortaya çıkışı, milletlerin ekonomik bakımdan güçlenmesi, kapitalizmin, ezilen milliyetlerin hayatına sessizce girip onları hareketlendirmesi; basının ve tiyatronun gelişmesi; Avusturya'da Reicstrat ve Rusya'da Duma'nın "milli duygu"ların gelişmesindeki katkıları ve yeni oluşan aydınlar zümresinin 'Milli Ülküyü benimseyerek bu doğrultuda eyleme girmeleri...
Ama bilinçlenen bu ezilmiş milliyetlerin, bağımsız milli devletler durumuna geçememeleri söz konusudur.
Bu milliyetler, öncelerden beri devletin başında olan egemen milletlerin sert direnmeleriyle karşılaşıyorlar.
Artık çok geçtir!Avusturya'da Çeklerin, Polonyalıların vb; Rusya'da Letonyalıların, Litvanyalıların, Ukraynalıların, Gürcülerin, Ermenilerin vb. millet durumuna geçmeleri işte böyle olmaktadır.
Yani Batı Avrupa'da bir kural dışı olan şey -İrlanda- Doğu'da genel kural olmuştur.Batı'da İrlanda, bu genel dışılığa bir milli hareketle karşılık verdi, Doğu'da da uyanan milletler aynı biçimde hareket edeceklerdi.Böylece, Avrupa'nın doğusunda bulunan genç milletleri savaşa iten koşullar meydana gelmiş oldu.Savaş, milletlerin hepsi arasında değil, egemen milletlerin egemen sınıfları ile ezilen milletlerin egemen sınıfları arasında başladı.
Alevlendi.
Savaş genel olarak (Çekler ve Almanlar arasında olduğu gibi) ya ezilen milletin kent burjuvazisi ile egemen milletin büyük burjuvazisine karşı; ya (Polonya'daki Ukraynalılarda olduğu gibi) ezilen milletin köy burjuvazisi ile ezilen milletin büyük toprak sahipleri arasında; ya da (Rusya'da Polonya, Litvanya, Ukrayna'da olduğu gibi) ezilen milletlerin "milli" burjuvazisinin tümü ile egemen milletin iktidardaki soylu sınıfı arasında sürmektedir.Başrolü burjuvazi elinde tutmaktadır. (...)"ANADİLDE EĞİTİM" ŞARTINI HANGİ ÜLKELER DAYATMAKTA(...) Her birey gibi her ulusun da kendine özgü değerle re sahip çıkarak kendi olmak, kendini gerçekleştirmek hakkı vardır.
Ulusal hak denen şey de zaten budur.
Fakat bütün bunlar, yine aynı bir birey gibi, bir ulusun niteliklerini bulunmaz kılmasını, söz konusu haklardan çıkar sağlamasını ve sürekli olarak bu haklarla meşgul olmasını gerektirmez.
Tersine, bir ulus evrensel insan değerlerine sahip çıktığı ölçüde ulusal değerleri başka ulusların değerleriyle beraber anlam kazanır, yücelir."Anadilde eğitim konusuna girerken laiklik konusunu örnek göstereceğim:Laiklik, en basit tanımıyla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.
Bu, devletin dinsel inanışlara karşı çıkması demek değildir, tam tersi ülkedeki tüm dinsel inançlara aynı şekilde yaklaşması ve her dinsel inancın haklarını diğer inançlara karşı savunmasıdır.
Vatandaşlar hangi dinsel inanca sahip olurlarsa olsunlar yasama, yürütme ve yargı organları karşısında eşittirler.
İdeal olan budur, ama şimdi artık böyle olmadığını biliyoruz.
Ülkemiz, içinde birçok dinsel inanış barındırdığı gibi birçok etnik grubu da barındırmaktadır.
Ortak geçmişleri, ortak kültürleri ve özellikle de ortak dilleri olduğuna baktığımızda, Millet kavramının tanımı gereği bu gruplara "etnik grup" yerine "millet" de diyebiliriz.Devlet, tüm dinsel inanışlara olduğu gibi tüm etnik gruplara da eşit mesafede durmalı, onların haklarını birbirlerine karşı korumalıdır. (Laiklik ilkesinde olduğu gibi yine ideal olarak.) Bu haklar, kendisine atalarından kalan kültürel mirası, özellikle de dilini öğrenme, onu konuşma ve onun yok olmasını önleme hakkını içerir.
Kültürlerini öğrenmeleri, korumaları ve yaymaları için kültür merkezleri kurulmalı, dil okulları ya da kursları açılmalı, herkese kendi dilinde yazma ve yayım yapma hakkı verilmelidir.
Ancak renme, konuşabilme ve yayabilme özgürlüğü başka bir şeydir, "anadilde eğitim" ise başka bir şey.
Her ülkenin bir resmi dili vardır, bir ülkenin vatandaşı, vatandaşı olduğu ülkenin resmi dilini bilmek zorundadır.
Bir ülkenin resmi dili, o ülkedeki tüm etnik grupların, dolayısıyla farklı dilleri konuşanların ortak dilidir.
Her ülkede eğitim o ülkenin resmi dilinde yapılır, aksi halde bir eğitim birliğinden söz edilemez.Bu konu çok hassas bir konu olup, çok ayrıntılı incelenmeli, araştırılmalıdır.
Öncelikle şu sorulara yanıt aranmalıdır: "Anadilde eğitim" şartını bize hangi ülkeler dayatmaktadır?
Bu ülkeler kendi içlerinde böyle bir uygulamaya izin veriyorlar mı?
Dünyada bunu uygulayan ülkeler var mı, varsa nasıl uygulamaktadılar?
Neden bir ülkenin resmi dilini öğrenmeden, o ülkenin vatandaslığına geçmek mümkün değildir?Özellikle 1968 sonrası "Yeni Sol" diye adlandırılan bir çerçeve içinde, feminist, çevreci, nükleer enerji karşıtı, birtakım etnik toplulukların ya da farklı cinsel tercihi olan grupların haklarını savunan "sol" hareketler ortaya çıktı.
Bu Postmodern solcuların büyük çoğunluğunun ortak özelliği, ulus, devlet ve işçi sınıfı gibi kavramlara karşı olmaları, hatta bu kavramları gerici olarak görmeleridir.
Bu gruplar toplumdaki bir takım sorunların farkındadırlar, ancak bu sorunların arkasındaki asıl sebep olan özel mülkiyeti ve emperyalizmi görmemek konusunda ısrarcıdırlar.
Bu grupların ortaya koydukları hareketler, toplumsal bir niteliğe sahip olmaktan çok bireysel kaygıları ön plana çıkaran hareketlerdir.
Artık, modern toplumun evrensel politikalar üreterek sorunlara evrensel çözümler bulma yaklaşımı terk edilmiş, bunun yerini daha çok bireysel yaklaşımlar almıştır. "Anadilde eğitim" söylemi de bu tür yaklaşımların ürünüdür."Anadilde eğitim" söyleminin arka planında "Kürt sorunu" olarak adlandırılan konu vardır.
Bilindiği üzere kapitalizmin ana çelişkisi sermaye-emek çelişkisidir.
Bizim zenginlik, çeşitlilik olarak gördüğümüz tüm kültürel farklılıklar, emperyalist güçlerin halkları birbirine karşı kışkırtmak istediklerinde siyasetlerine alet ettikleri özelliklerdir.
Emperyalist güçler "Kürt sorunu" söylemi ile bir taraftan bu ana çelişkinin fark edilmesini engellemekte, diğer taraftan etnik farklılıkları kışkırtarak "böl, parçala, yönet" ilkesi doğrultusunda ulusal bütünlüğü bozmaya çalışmaktadır.
Bu nedenle "Anadilde eğitim" ile "Kürt sorunu" bir bütün olarak görülmeli ve aynı çerçeveden bakılarak irdelenmelidir.Odatv.com