Haber Detayı

Bir Ege güzellemesi
Yazarlar cumhuriyet.com.tr
02/01/2026 08:57 (3 saat önce)

Bir Ege güzellemesi

Bir Ege güzellemesi

Yeni yılın bu ilk günlerinde, mutlu bir yıl dileyerek keyifli bir filmden söz açmak istiyoruz.

Geçtiğimiz hafta Denizli’de galası yapılan ‘Bak Postacı Geliyor’ filmi, Muğlalı yönetmen Yüksel Aksu’nun yeni filmi.

Biz, Aksu’nun Ege’yi temel alan, Ege insanını anlatan filmlerini sever ve mümkün olduğunca izlemeye çalışırız.

Bir Egeli olarak doğrusu bu filmlerden büyük tat alırız.

Aksu’nun Dondurmam Gaymak, Entelköy Efeköy’e Karşı, İftarlık Gazoz gibi filmlerini daha önce zevkle izlemiştik.

Bu kez ‘Bak Postacı Geliyor’da da öyle oldu.

Filmin bizim için bir başka önemli yanı, filme ismini veren şarkıydı.

Filmin ismi ve şarkısı, bizi geçmişe götürüp belleğimizde, yüreğimizde çağrışımlar yarattı.

BAK POSTACI GELİYOR İlkokul yıllarımızda müzikle pek aramız yoktu.

Müzik derslerinde tek söyleyebildiğimiz şarkı ‘Bak Postacı Geliyor’ şarkısıydı.

Onu da zaten sınıfça toplu olarak söylerdik.

Doğrusu biz de arada kaynardık.

Postacı da o dönemlerdeki mahalle yaşamının unutulmaz simgesiydi.

Filmin başlangıcında, dönemin siyah podyeli beyaz yakalı ilkokul öğrencilerinin toplu olarak bu okul şarkısını söylemelerini görmek, bizi ister istemez çocukluk yıllarımıza götürdü.

Belleğimizde pek çok anımız canlandı.

Doğrusu filmde biraz da kendi çocukluk ve ilk gençlik yıllarımızı bulduk.

MAHALLENİN POSTACISI Bizim de doğup büyüdüğümüz Ege ilçesinde, aynen filmdeki gibi mahallenin postacısının çok önemli bir işlevi vardı.

Bizim mahallenin postacısı rahmetli Hasan amcaydı.

Gençlik dönemi arkadaşlarımızdan, yine rahmetli olan oğlu Mustafa da babasının mesleği nedeniyle bütün ilçede ‘PTT’ lakabıyla bilinir ve anılırdı.

Hem futbolcu olması ve hem de siyasetle uğraşması nedeniyle oldukça popüler olan rahmetli ‘PTT Mustafa’ ile 12 Mart döneminde ‘141-142. maddelerin de af kapsamına alınması için ilçede imza kampanyası düzenlemiş ve birçok siyasal - kültürel etkinlikler yapmıştık.

HİSLİ MEKTUPLAR Filmde radyodan kısa dalga istasyonu dinleyen kasabanın edebiyat öğretmeni de sanki bizim o yıllarımızın kopyası gibiydi.

Dönemin koşulları gereği o yılların postacıları mahallelinin pek çok derdine ortak olurdu.

Filmde Postacı Osman, yalnızca mektup taşıyan değil aynı zamanda hisli mektuplar da yazan konumundaydı.

Bu durum ilkokul mezunu olmasına karşın bolca okuyan ve eli iyi kalem tutan rahmetli anacığımızı bize hatırlattı.

Çünkü annemiz de mahallenin okuma yazma bilmeyen yaşlılarının mektuplarını yazardı.

Onların anlatmasına bile gerek kalmadan yazdıklarını okuyunca, komşular ‘içimizden geçenleri nasıl da bilip yazdın’ diye hayret ederlerdi.

EGE SICAKLIĞI Yönetmen Aksu bu filminde de tam anlamıyla bir Ege sıcaklığını yakalamış ve yansıtmış.

Filmde Ege insanının o dönemlerdeki alışkanlıkları, yaşam biçimleri, insan ilişkileri tam anlamıyla perdeye yansıyor.

Dönemin toplumsal atmosferi ve sosyal iklimi tüm yönleriyle filmde var.

Şarkılar, şiirler filme ayrı bir duygusal derinlik kazandırıyor.

Vurdulu kırdılı filmlerin, dizilerin, teknolojik gösterilerin ortalığı sardığı günümüzde; insan sıcaklığına, dayanışmaya, paylaşmaya özlem duyuyorsanız, bu filmi görün deriz.

Ege’nin ve Ege insanının içten sıcaklığını, derin duyarlılığını, toplumsal güzelliğini her yönüyle yüreğinizde, gönlünüzde duyumsayacaksınız. *** İZMİR’İN GÖRSEL BELLEĞİ Geçtiğimiz günlerde Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’nde (APİKAM) ‘İzmir Fotoğrafhanesi’ sergisinin açılışı yapıldı.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın da katıldığı açılışta biz de bulunduk.

Serginin hazırlayıcısı Aybala Yentürk dostumuzu ve APİKAM yöneticilerini, o gün orada kutladık.

Geçtiğimiz hafta sonu da eşimle birlikte daha geniş bir zaman diliminde ve daha rahat bir ortamda sergiyi ayrıntılı biçimde gezdik.

Doğrusu sergiyi çok zengin içerikli ve oldukça kapsamlı bulduk.

Yıl sonuna kadar açık kalacak sergiyi gezmeyi, tüm İzmirlilere içtenlikle öneriyoruz. ‘İZMİR FOTOĞRAFHANESİ’ Aybala hanım, küratörlüğünü üstlendiği ‘İzmir Fotoğrafhanesi - Görsel Hafızanın İnşası (1840 -1922)’ sergisi için şunları söylüyor: “Sergi, kentimizin görsel mirasının nasıl oluştuğuna yakından bakmayı amaçlayan uzun soluklu bir çalışmanın ürünü.

Geçtiğimiz yıl ziyaretçilerimizle buluşturduğumuz ‘Yanık Yurt’ sergisinde olduğu gibi, bu sergi de bütünüyle kurumumuzun kendi imkânlarıyla hayata geçirildi.” Serginin hazırlayıcısı Aybala Yentürk ve APİKAM yetkilileri, “İzmir’in görsel hafızasında keyifli ve düşündürücü bir yolculuğa çıkmak isteyen herkesi sergimize bekliyoruz” diyerek çağrıda bulunuyorlar.

KÜLTÜR-İLETİŞİM TARİHİ Araştırma ve hazırlık sürecinden grafik tasarıma, sergi mekânının kurgulanmasından uygulama aşamalarına kadar tüm çalışmalar, APİKAM ile belediyenin ilgili birimleri tarafından yapılmış.

Aylarca süren bu kolektif hazırlıklar, serginin arka planındaki yoğun emeği ortaya koyuyor.

Sergiyi beraberce gezdiğimiz sevgili eşim, iletişimbilimci Prof.

Dr.

Ferlâl Örs; serginin bir başka yönüne dikkat çekti.

Bu serginin, İzmir’in kültür ve iletişim tarihi açısından da ayrı bir önem taşıdığına vurgu yaptı.

Kısacası, bir bakıma İzmir’in görsel belleği anlamına gelen ve kentin yakın sosyal - kültürel geçmişinden esintiler getiren bu anlamlı sergi; yıl boyunca ziyaretçilerini bekliyor.

Biz de başta değerli dostumuz Aybala Yentürk olmak üzere, sergiye emeği geçenleri yürekten kutluyoruz. *** ‘MASA ÖRTÜSÜ’ Halen cezaevinde tutuklu bulunan ve yeni yıla cezaevinde giren İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin önceki başkanı Tunç Soyer ile arkadaşlarının duruşması, 5 0cak Pazartesi günü yapılacak.

Biz Tunç başkanın ve arkadaşlarının tutuksuz yargılanmaları gerektiğini düşünüyor ve duruşmadan da böyle bir karar bekliyoruz.

Tunç başkan, cezaevinde boş durmuyor çokça okuyup yazıyor.

Yazdıkları arasında bir masa örtüsü hikâyesi var ki, doğrusu bizim de yüreğimizde çiçekler açtırdı.

Onu sizlerle de paylaşmak istiyoruz.

Tunç başkan, ‘masa örtüsü’ ile ilgili şunları yazıyor: “İçeri girdiğim günden itibaren spor yapmak, okumak, yazmak bana en en iyi gelen şeyler oldu. 162 günde 64 kitap ve yüzlerce makale okudum.

Bir dakikayı bile boşa geçirmemeye çalıştım.

Cezaevlerinde kendi defteriniz veya kaleminiz de olamıyor elbette.

Her şey gibi onları da kantinden almak zorundasınız.

İlk kantin listemle defter ve kalemlerime ulaştığımda çok rahatladım Hemen yazmaya başladım.

Ancak hücremdeki plastik masa üzerindeki muşamba sürekli koluma yapışıyordu.

Kâbus gibi başlayan cehennem sıcaklarında sürekli olarak başımdan aşağı akan ter kollarımı da ıslatıyor, muşamba da masaya yapıştırıyordu.

Bir türlü rahatça yazamıyordum.

Öncelikle ailem masa örtüsü teslim etmek istedi, alamayacaklarını söylediler.

Sonraki hafta kantin listesinin her satırına baktım, masa örtüsü yoktu.

Sonunda bir dilekçe yazdım; ‘masa örtüsünün kantin listesine eklenmesini’ talep ettim.

Bunun üzerine Kurul toplandı, müdürler görüştü, aradan haftalar geçti.

Bir gün infaz memuru kantin alışverişim içinde bana bir masa örtüsü getirdi.

Mavi çiçekli desenli bir masa örtüsü.

Talebim kabul olmuştu artık herkes masa örtüsü sipariş edebilecekti.

O masa örtüsü benim için dünyadaki en güzel masa örtüsüydü.

Tüm hücrem renklenmiş, güzelleşmişti.

Hücremin ruhsuz görüntüsü yok olmuş, tüm mekan adeta bir yuvaya dönüşmüştü.

O gün masamda yazarken yaşadığım mutluluğu anlatamam.”

İlgili Sitenin Haberleri