Haber Detayı

Gıda Yoksulluğu Toplumu Nasıl Otoriterleşmeye İtiyor?
Mete yolaş gercekgundem.com
01/01/2026 06:00 (2 saat önce)

Gıda Yoksulluğu Toplumu Nasıl Otoriterleşmeye İtiyor?

Gıda yoksulluğu çoğu zaman yalnızca yetersiz beslenme ve fiziksel hastalıklar üzerinden konuşuluyor.

Oysaki bunun insanın zihnini, ruh halini ve toplumsal davranışlarımızı da derinden yaralayan bir sorun olduğunu görülüyor.

Bugün AKP iktidarı, gıda politikalarını toplumu şekillendiren bir araca dönüştürüyor.

Bunun sonucu da toplumsal yapının kökünden değişmesi oluyor.Gıda Yoksulluğu Ruh Sağlığını Nasıl Etkiler?Gıda hakkımızın ihlal edilmesi, hepimizin zihninde kıtlık duygusu denilen bir hal yaratıyor.

Gıdanın yetersizliği karşısında beynimiz adeta hayatta kalma moduna geçiyor.

Başka pek çok düşünceyi geri plana itip tüm gücünü yemek bulma meselesine veriyor.Gıda güvensizliği yaşayan, gıda hakkı sürekli ihlal edilen bir yurttaşın zihni durmadan şunlarla meşgul oluyor: “Bir sonraki öğün nereden gelecek?”, “Çocuklarım bu akşam ne yiyecek?” ya da “Market alışverişiyle faturalar arasında nasıl seçim yapacağım?” Bu iç gürültü düşünmeyi, doğru karar vermeyi, plan yapmayı ve sağlıklı değerlendirme yapmayı zayıflatıyor.Gıda güvensizliği yaşayan yurttaşlar, ekonomik olarak daha güvenceli akranlarına göre belirgin bir zihinsel yıpranma yaşıyor.

Bu, insanın kapasitesinin az olmasından değil, zihninin hayatta kalma kaygısıyla işgal edilmesinden kaynaklanıyor.

Bakış açısı tünel gibi daralıyor.

İnsan, tünelin ucundaki gıdaya o kadar odaklanıyor ki tünelin dışındaki diğer hayati konuları göremez hale geliyor.Gıda hakkı ihlalleriyle ruh sağlığı sorunları arasında tek yönlü bir ilişki değil, birbirini besleyen yıkıcı bir kısır döngü bulunuyor.

Gıdaya erişimdeki belirsizlik, vücudun stres sistemini sürekli çalıştırıyor.

Stres yükü arttıkça tükenmişlik, umutsuzluk ve zamanla ağır depresyon riski büyüyor.Utanç ve Damgalanma Neden Krizi Derinleştirir?Gıda hakkının ihlal edilmesi diyabet, kalp-damar hastalıkları ve gelişim sorunları yaratabiliyor.

Özellikle diyabet gibi yeme düzeniyle yakından ilişkili hastalıkları olan yurttaşlarda bu durum çifte yüke dönüşüyor.

İnsan ne yemesi gerektiğini biliyor ama ekonomik olarak o gıdaya ulaşamıyor.

Bu çaresizlik, depresyon belirtilerini ağırlaştırıyor.“Yarın ne yiyeceğiz?” endişesi ve açlık hissi uykuyu bozuyor.

Uykusu bozulan insanın ertesi gün duygularını toparlaması zorlaşıyor.

Üstelik gıda güvensizliğinin yükü kadınlar üzerinde daha ağır hissediliyor.

Anneler çocuklarını doyurabilmek için çoğu zaman kendi öğünlerinden feragat ediyor.

Bu, yalnızca fiziksel yorgunluk değil.

Yetemiyorum duygusunun yarattığı derin bir utanç ve yetersizlik hissi demek.Annenin yaşadığı bu stres, evin duygusal ikliminin de bozulmasına neden olan etkenlerden biri oluyor.

Çocukların gelişimi olumsuz etkileniyor.

Gıda güvensizliğinin etkileri bir sonraki nesle taşınıyor.

Gıda hakkı ihlalinin en sarsıcı boyutu da burada.

Bu etkiler sadece bugün aç kalanla sınırlı kalmıyor.

Ailenin ruh haline yerleşip çocuklara ve hatta torunlara kadar uzanabilen izler bırakıyor.Gıda güvensizliği yaşayan çocuklarda hareketlilik, saldırganlık, kaygı ve içine kapanma gibi davranış sorunları daha sık görülüyor.

Bu çocukların duygularını düzenlemesi zorlaşıyor.

Gıdaya erişim sonradan düzelse bile, yeniden aç kalırım korkusu kalıcı bir iz bırakabiliyor.

Kimi çocuklarda yiyecek saklama, kimi çocuklarda da kontrolsüz yeme gibi sorunlar ortaya çıkabiliyor.İnsan markette alışveriş yaparken bir tüketici olarak seçim yapma özgürlüğüne ve gücüne sahip oluyor.

Ama gıda yardımı alırken yardım alıcısı konumuna itilip seçim hakkını kaybediyor.

Özerkliği zedeleniyor, onuru kırılıyor.

Yardımın türü ne olursa olsun, karşılıksız almanın yarattığı minnet ve eziklik duygusu insanın benlik saygısını yıpratıyor.Utanç duygusu o kadar güçlü olabiliyor ki birçok aile gıda yardımı istemek yerine aç kalmayı tercih ediyor.

Özellikle orta sınıftan yoksullaşan kesimlerde yardıma muhtaç olma damgası, fiziksel açlıktan bile ağır bir yük yaratıyor.

İnsanlar sosyal ilişkileri biri kazanırsa öteki kaybeder gibi görmeye başlıyor.

Komşusunun yemeğinin olmasını, kendi yemeğinden azalacakmış gibi algılıyor.

Toplumsal birliktelik zarar görüyor.Yurttaş, devletin varlık sebebini temel ihtiyaçları güvence altına almak olarak görüyor.

Gıda hakkının ihlal edilmesi, bu sessiz toplumsal sözleşmenin devlet tarafından bozulması gibi algılanıyor.

Kamu kurumlarına güven azalıyor.

Toplum, siyasi istikrarsızlık ve şiddet sarmalına daha açık hale geliyor.Şaşırtıcı ama önemli bir nokta da şu: Çocukluk döneminde gıda güvensizliği yaşayan ve buna bağlı olarak daha kaygılı büyüyen yurttaşlar, yetişkinlikte düzen ve güvenlik vadeden güçlü liderlere daha çok yönelebiliyor.

Çocukluktaki güvensizlik hissi, ileriki yaşlarda otorite arayışını artırabiliyor.Bugün iktidar, gıda politikalarını toplumu şekillendiren bir araç olarak kullanıyor.

İlgili Sitenin Haberleri