Haber Detayı
Korku sinemasının sığındığı iki güç: Din ve ilaç sektörü
Türk korku yapımları bizi tam olarak neyle korkutuyor, filmlerin arkasındaki gizli tehdit ne? Veysel Boğatepe’nin eleştirisiyle Soner Yalçın’ın bilgisi birleşti; korku sinemasında, din ve ilaç sektörü yeniden düşündürüyor.
Türkiye’de sinema salonlarında en çok izlenen filmler listesine bakıldığında, Korku türünde en yüksek gişe başarıları genellikle cin temalı yerli yapımlara ait.
Bu yapımların başında ise Hasan Karacadağ’ın yönetmenliğini üstlendiği Dabbe 5: Zehr-i Cin geliyor.Ancak bu filmler yalnızca korkutma amacıyla mı yapılıyor?
Yoksa bilinçli ya da bilinçsiz şekilde toplumun zihnine belirli mesajlar mı yüklüyor?
Korkunun kaynağı nedir: bilinmeyen doğaüstü varlıklar mı, yoksa bizzat insanın kurduğu sistemler mi?Türk korku yapımlarının amacı ne?Bu sorulara cevap arayan isimlerden biri yazar ve sanat eleştirmeni Veysel Boğatepe.
Boğatepe, korku sineması üzerine yaptığı incelemelerde, Türk yapımlarının içeriğinin dinsel ve mistik motiflere saplandığını, modern dünyanın korkularına ise neredeyse hiç dokunmadığını vurguluyor.
Ona göre Türk korku sineması, toplumda var olan inanç temelli korkuları yeniden üretmekle kalmıyor, aynı zamanda bu korkuları kullanarak zihinsel bir uyuşma da yaratıyor.
Ki zaten Boğatepe’nin eleştirisine göre bu yapımlar belirli zümre tarafından fonlandığı için gişe yapmak gibi bir dertleri de yok.Türk sinemasında en çok izlenen korku filmi: Dabbe 5/ Zehr-i CinTüm bu eleştirileri destekleyen güncel bir örnek olarak Dabbe 5’e bakıldığında, hikâyenin tamamen dini kodlarla örülü olduğu görülüyor.
Filmde, ana karakterin cinler tarafından musallat edilmesi, rüyalarla başlayan bir lanetin giderek bedenine sirayet etmesi ve bu süreçte yalnızca dini ritüellerle bir kurtuluş aranması, izleyiciye korkunun kaynağı olarak doğaüstü varlıkları işaret ediyor.
Burada korku, sistemden değil, gelenekten; bilinçten değil, inançtan besleniyor.
Oysaki inanç yani din korkuyu değil umudu aşılar.MODERN KORKU, SİSTEM ELEŞTİRİSİ: DÜNYA SAVAŞI ZAynı dönemde, dünya çapında milyonlarca izleyiciye ulaşan ve aynı zamanda Türkiye’de en çok izlenen 2. korku yapımı, korkunun yönünü tamamen farklı bir noktaya çeviriyor: Dünya savaşı Z.
Brad Pitt’in başrolünde yer aldığı filmde, insanlığı tehdit eden unsur doğaüstü değil; bilimsel bir hata sonucu kontrolden çıkan bir virüs.
Filmde zombi salgını bir metafor olarak kullanılsa da, anlatının arka planında çok daha derin bir kaygı hissediliyor: modern sistemin ta kendisi.Dünya savaşı Z 'de korku, görünmeyen bir güçten değil; görünür ve tanıdık olan bir sistemden, insan eliyle yaratılan bir bilimsel deneyden, devletlerin krizlere verdiği yetersiz tepkilerden, yani doğrudan günümüz medeniyetinin içinden yükseliyor.
Bu yönüyle film, izleyiciyi hem bireysel hem de toplumsal düzeyde düşünmeye sevk eden bir yapı kuruyor.
Korku, yalnızca duygusal bir tepki değil; aynı zamanda politik ve sistemsel bir farkındalığa dönüşüyor.İLAÇ SEKTÖRÜNÜN 'KARA KUTU'SUTam da bu noktada, Türkiye’de büyük ses getiren bir kitap devreye giriyor: Soner Yalçın’ın ‘Kara Kutu’su.
Yalçın, kitabında modern tıbbın, ilaç endüstrisinin ve küresel sağlık politikalarının ardındaki çarpıcı gerçekleri belgelerle ortaya koyuyor.
Ona göre sağlık sistemi, artık insanı iyileştirmek için değil; sürekli hasta kılmak ve ilaç bağımlılığı üzerinden ekonomik çıkar sağlamak için işliyor.
Bu çarpıcı gerçeklik, Dünya savaşı Z gibi filmlerde sezgisel biçimde işleniyor.
Filmdeki virüs salgını ve çözüm arayışları, tıpkı ‘Kara Kutu’da anlatılan küresel sağlık senaryolarına benzer şekilde, sistemsel bir eleştirinin zeminini hazırlıyor.
Zombi salgını, gerçek dünyada ilaç endüstrisinin kontrolsüz gücüne, halk sağlığının nasıl küresel çıkarlarla şekillendiğine dair bir gönderme içeriyor.
Yani Dünya savaşı Z, yalnızca bir zombi filmi değil; aynı zamanda günümüz medeniyetinin yarattığı korkuların sinemaya yansımasıdır.GELENEKSEL / MODERN KORKUVeysel Boğatepe’nin tespiti bu noktada daha da anlam kazanıyor.
O, Türk korku sinemasının büyük bir çoğunluğunun “geleneksel korkular”ı işlediğini; cin, büyü, şeytan çıkarma gibi ögeleri tekrar tekrar kullanarak aslında izleyiciyi sistemsel gerçekliklerden uzak tuttuğunu öne sürüyor.
Ona göre, yabancı yapımların başarısı yalnızca teknik yeterlilikten değil, içerik derinliğinden de geliyor.
Dabbe gibi filmler yeni korkuları yok sayıyor.
Onun yerine bin yıllık korkulara sığınıyor.
Korkunun kaynağı olarak cinleri gösterirken, onları çözümleyecek tek yöntem olarak da dini ritüelleri sunuyor.
Bu durum, sinema aracılığıyla izleyicinin bilinç dışını sabit bir noktada tutma işlevi görüyor.
Yani korku, farkındalık yaratmak yerine teslimiyet yaratıyor.Özetle, korku sinemasındaki bu iki yaklaşım, iki farklı dünya görüşünü temsil ediyor.
Birinde korku, insanlığın toplumsal ve sistemsel farkındalık kazanmasına neden oluyor.
Diğerinde ise korku, görünmeyen varlıklara yüklenerek bireyin çaresizliğini perçinliyor, deyim yerindeyse ‘korku imparatorluğu kurmaya çalışıyor.
Soner Yalçın’ın ‘Kara Kutu’su, bu noktada bir uyanış çağrısı niteliği taşıyor: Korkunun asıl kaynağı cinler değil; bilim ve ilaç adı altında işleyen, sorgulanmayan dev bir sistem olabilir.Veysel Boğatepe’nin eleştirileri, bu uyanışın sinema üzerinden neden gerçekleşmediğini sorguluyor.
Türk korku sineması, izleyiciye hakikati düşündürmek yerine, ona daha önce defalarca izlediği cin senaryolarını sunmaya devam ediyor.
Oysa korku, en etkili anlatı biçimlerinden biridir.
Korku doğru kullanıldığında, yalnızca ürkütmez; uyandırır da.Belki de artık sormamız gereken asıl soru şudur: Biz gerçekten neden korkuyoruz?İrem YaşarOdatv.com