Haber Detayı

Çocuk şiddeti alarm zilidir
Ekonomi nefes.com.tr
03/05/2026 06:00 (13 saat önce)

Çocuk şiddeti alarm zilidir

Doç. Dr. Barış Çaylı Messina: Türkiye açısından beni en çok kaygılandıran mesele, gençlerin gelecekle kurduğu bağın zayıflaması.

ŞEHRİBAN KIRAÇ / NEFESLincoln Üniversitesi Sosyal ve Siyasal Bilimler Fakültesi öğretim üyesi ve bu yıl Sakıp Sabancı Uluslararası Araştırma Ödülü'nü alan Doç.

Dr.

Barış Çaylı Messina, gelecek dönemin daha temiz ya da daha rasyonel bir savaş dönemi olmayacağını vurgulayarak, “Tam tersine, daha bulanık bir savaş çağına giriyoruz.

Çok daha tehlikeli bir dünya” dedi.Doç.

Dr.

Barış Çaylı Messina ile Türkiye’deki ekonomik krizi, çocuk şiddetini ve savaşları konuştuk.BULANIK SAVAŞ ÇAĞIDünya bir taraftan yapay zeka öncülüğünde inanılmaz bir dönüşümden geçiyor, diğer taraftan dünyanın birçok yerinde Orta Doğu, Rusya, Filistin’de geleneksel savaşlar var.

Bu dönüşümün kazananı kim olur, gelecek dönemlerde daha fazla klasik savaşlara tanık olacak mıyız?Yapay zekâ çağını savaşların sonu gibi okumak büyük bir yanılgı olur.

Tarih bize şunu gösteriyor ki büyük teknolojik sıçramalar, aynı zamanda yeni şiddet biçimlerini de üretmiştir. 19. yüzyılda demiryolu ve telgraf, imparatorlukların hareket kabiliyetini artırdı.

Birinci Dünya Savaşı’nda makinalı tüfek, mayınlar ve uçak bombardımanı Avrupa’yı bir ölüm makinesine çevirdi.

İkinci Dünya Savaşı’nda radar, hava gücü ve nükleer teknoloji savaşın ölçeğini değiştirdi.

Bugün ise yapay zekâ, veri ve algoritmalar benzer bir kırılma yaratıyor.Bu dönüşümün kazananı sadece teknolojiyi üreten ülkeler olmayacak.

Asıl kazananlar, teknolojiyi hukuk, ekonomi, güvenlik ve diplomasiyle birlikte yönetebilen aktörler olacak.

ABD, Çin ve Avrupa Birliği bu alanda farklı modeller geliştiriyor.

ABD daha çok özel sektör ve savunma sanayii üzerinden ilerliyor.

Çin, sosyal kontrolü artırmak için devlet merkezli bir dijital yönetim kapasitesi kuruyor.

Avrupa ise regülasyon ve haklar diliyle öne çıkmaya çalışıyor.Fakat klasik savaşlar bitti diyemeyiz.

Ukrayna’daki savaş bize 20. yüzyılın tanklarının, topçularının ve cephe savaşlarının hâlâ yaşadığını göstermektedir.

Gazze’deki işgal, Filistin meselesinin 1948’den bu yana çözülmeyen tarihsel köklerini bir kez daha dünyanın önüne koydu.

Suriye iç savaşı, 2011’den sonra devlet çöküşünün nasıl bölgesel ve küresel güç rekabetine dönüştüğünü gösterdi.

Yani savaş artık ya klasik ya da teknolojik değil; ikisi birlikte ilerlemektedir.

Drone’lar, siber saldırılar, dezenformasyon ve yapay zekâ destekli gözetim, tankların ve sınır savaşlarının yanına ekleniyor.

Dolayısıyla daha karmaşık bir tablo söz konusu.Gelecek dönem daha temiz ya da daha rasyonel bir savaş dönemi olmayacak.

Tam tersine, daha bulanık bir savaş çağına giriyoruz.

Cephe ile sivil alan, gerçek bilgi ile propaganda, devlet ile özel şirket, askerî operasyon ile dijital manipülasyon arasındaki sınırlar artık daha zayıf.

Tam da bu yüzden ne yazık ki olumlu ve umut dolu bir sonuç görmüyorum.

Bu, çok daha tehlikeli bir dünya.BÖLÜNMEYİ ARTTIRIRDünyada gün geçtikçe otoriter liderler daha fazla öne çıkıyor.

Bu durum bir anlamda kutuplaşmayı da besliyor.

Nasıl değerlendiriyorsunuz?Otoriterliğin yükselişini yalnızca güçlü liderlerin kişiliğiyle açıklamak eksik kalır.

Bu, daha derin bir toplumsal ve tarihsel krizdir. 1920’ler ve 1930’larda Avrupa’da faşizmin yükselişi de yalnızca Mussolini ya da Hitler meselesi değildi.

Bu otoriter liderlere zemini Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımı, 1929 ekonomik krizi, sınıf çatışmaları, imparatorlukların çözülmesi ve kitlelerin belirsizlik duygusu hazırladı.

Bugün de benzer biçimde, otoriter siyasetler yalnızca baskı ile yükselmiyor.

Aynı zamanda korku, nostalji ve öfke üzerinden toplumsal rıza üretiyor.

İnsanlara kaybettikleri bir altın çağ olduğu söyleniyor.

Sonra o kaybın sorumlusu olarak göçmenler, azınlıklar, muhalifler, kadınlar, LGBTİ+ bireyler, entelektüeller ya da dış güçler gösteriliyor.

Bu yöntem yeni değil. 20. yüzyılın birçok otoriter rejiminde benzer bir suçlu yaratma pratiği görüyoruz.Kutuplaşma bu yüzden tesadüf değil; bir tür yöntem.

Toplum iki ayrı ahlaki kampa bölündüğünde, siyasal tartışmanın ortak fayda üzerinden değil, sadakat ve ihanet üzerinden yürütülmesi daha kolay olur.

Otoriter siyaset ise farklılığı tehdit olarak sunar.

Bu, demokrasinin dilini zayıflatır; toplumsal bölünmeyi artırır.

Bu toplumsal bölünme ve kutuplaşmadan da en çok otoriter liderler yararlanır.2027 yılında University of California Press’ten çıkacak kitabımda bu meseleyi özellikle inceliyorum.

Otoriter rejimler çoğu zaman gruplara ayırarak insanları ahlaki olarak kirli, tehlikeli ya da gayrimeşru gösterir.

Böylece baskı, toplumun bir kesimi için kabul edilebilir hale gelir.

En tehlikeli nokta budur; çünkü şiddet önce dilde normalleşir, sonra kurumlarda yerleşir.

Böylelikle kolektif şiddet mekanizması kitleler tarafından daha kolay onay alır.DEMOKRATİK GERİLEME YAŞANIYORTürkiye’de son yıllarda muhalefete ciddi baskı var.

Belediye başkanları, siyasetçiler, yazarlar, iktidarı eleştirenler içeri atılıyor.

Belediyelere kayyum atanıyor.

Anayasa ve uluslararası yasaların kararları uygulanmıyor.

Bunu nasıl okumak gerekiyor?Karşılaştırmalı siyaset literatüründe Türkiye artık çoğunlukla “rekabetçi otoriterlik” ya da “hibrit rejim” kategorileri içinde tartışılıyor.

Bu kavramlar, seçimlerin varlığını kabul eder ama aynı zamanda siyasal rekabetin eşit şartlarda işlemediğine işaret eder.

Bu yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum değil; son on yılda birçok ülkede benzer bir yönelim görüyoruz.

Bunu somutlaştırmak için uluslararası ölçümlere bakılabilir.

Freedom House, Türkiye’yi son yıllarda “özgür olmayan” kategorisinde değerlendiriyor.

Economist Intelligence Unit ise “hibrit rejim” sınıflandırmasını kullanıyor.

V-Dem Institute, Türkiye’yi “seçimli otokrasi” olarak kodluyor.

Bunlar veri temelli karşılaştırmalı sınıflandırmalardır.

Yine bu verilere bakarak son yıllarda Türkiye’de demokratik gerilemenin yaşandığı barizdir.Çağdaş demokrasilerde bu tür sistemler yerel yönetimler ve çoğulcu siyasetle dengelenir.

Bu çerçevede belediyeler, yargı süreçleri ve ifade alanı etrafında yoğunlaşan tartışmalar, daha derin bir kurumsal dönüşümün işaretleri olarak okunmalı.

Bir ülkede hukuk, tarafsız bir düzenleyici olmaktan çıkıp siyasal alanı şekillendiren bir araç haline geliyorsa; siyasal rekabet yasal mekanizmalar üzerinden daraltılıyorsa, bu durum demokratik alanın aşındığını gösterir.Bu tür süreçler yalnızca siyasal aktörleri değil, toplumun devlete olan güvenini de etkiler.

Kurumlara duyulan güven zayıfladığında, insanlar adaletin tarafsızlığına dair soru işaretleri yaşamaya başlar.

Bu da uzun vadede toplumsal bağları gevşetir.KADINLARA, ÇOCUKLARA, AZINLIKLARA YÖNELİK ŞİDDET MÜNFERİT DEĞİLSiz yurt dışında görev yapan bir akademisyen olarak Türkiye’deki hem siyasi kutuplaşmaları, çocuk ve kadınlara dönük artan şiddeti nasıl değerlendiriyorsunuz.

Burada topluma ya da sivil toplum örgütlerine nasıl görevler düşüyor?Şiddeti sadece bireysel öfke patlamalarıyla açıklayamayız.

Şiddet, toplumun derin yapısal sorunlarının yüzeye çıkmış halidir.

Ekonomik güvencesizlik, eğitimde eşitsizlik, toplumsal cinsiyet rejimi, hukuka güven sorunu, aile içi baskılar ve kamusal dilde sertleşme bir araya geldiğinde, toplumda şiddete açık bir iklim oluşur.Kadın cinayetleri üzerine yaptığım araştırmalarda, özellikle Türkiye’de kadınların dijital alanı nasıl kullandıklarını inceledim.

Burada çok önemli bir dönüşüm var.

Kadınlar sosyal medyayı yalnızca seslerini duyurmak için değil, aynı zamanda adalet arayışı, dayanışma ve toplumsal hafıza kurmak için kullanıyor.

Öldürülen kadınların isimleri unutulmasın diye açılan kampanyalar, mahkeme süreçlerinin takibi, hashtag’ler, dijital arşivler ve kadın örgütlerinin çevrimiçi mobilizasyonu, yeni bir sivil dayanışma biçimi yarattı.

Bu bana Sicilya’daki antimafya hareketini de hatırlatıyor.

Uzun yıllar Sicilya’da mafyaya karşı direnen insanlar üzerine çalıştım.

Palermo’da 1992’de mafyanın devlete karşı açık olarak savaş ilan etmesinden sonra ortaya çıkan kamusal hafıza, ağaçlara asılan mektuplar, meydanlarda yapılan anmalar ve sivil toplumun ısrarı, adalet arayışının yalnızca mahkeme salonlarında değil, sokakta ve gündelik hayatta da sürdüğünü gösterdi.Türkiye’de de benzer bir ders var.

Sivil toplumun görevi yalnızca tepki vermek değildir.

Hafıza kurmak, dayanışma ağları inşa etmek, mağdurların sesini görünür kılmak ve hukuki süreçleri takip etmek gerekir.

Toplumun görevi ise şiddeti sıradanlaştıran dili reddetmektir.

Kadınlara, çocuklara, azınlıklara ya da muhaliflere yönelik şiddet hiçbir zaman münferit değildir; çünkü çoğu zaman bu şiddet türleri daha geniş bir toplumsal iklimden beslenir.EKONOMİK STRES GERİLİM YARATIYORTürkiye’de okullarda son haftalarda maalesef çok sayıda çocuğun ya da öğretmenin ölümüyle sonuçlanan saldırılar oldu.

Bu saldırıları gerçekleştirenlerin çocuk olması da endişe veriyor.

Ayrıca mahallelerde öldürülen çocuklar var.

Ciddi bir akran zorbalığı sözkonusu.

Sizce çocuklar neden bu kadar şiddet eğiliminde.

Bunun önüne nasıl geçilebilir?Çocuk şiddeti, bir toplumun alarm zilidir.

Çocuklar çoğu zaman şiddeti gözlemler, öğrenir ve yeniden üretir.

Eğer çocuklar evde, okulda, sokakta, dijital platformlarda ve kamusal dilde sürekli öfke, aşağılanma, cezasızlık ve güç gösterisiyle karşılaşıyorsa, şiddeti bir iletişim biçimi olarak görmeye başlayabilirler.Tarihsel olarak çocukluk kavramı modern dönemde değişti. 19. yüzyıl sanayi toplumunda çocuklar çoğu zaman emek gücü olarak görülüyordu. 20. yüzyılda çocuk hakları, eğitim ve refah devletiyle birlikte çocukluk daha korunaklı bir kategori haline geldi. 1989 Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi bu açıdan önemli bir dönüm noktasıdır.

Ancak bugün dijital kapitalizm ve ekonomik kriz, çocukluğu yeniden kırılgan hale getiriyor.Türkiye’de çocukların şiddete yönelmesini birkaç eksende düşünmek gerekir.

Birincisi, ekonomik stres aile içindeki gerilimi artırıyor.

İkincisi, okullarda rehberlik ve psikososyal destek kapasitesi çoğu zaman yetersiz kalıyor.

Üçüncüsü, dijital platformlarda çocuklar çok erken yaşta şiddet görüntülerine, aşağılayıcı dile ve zorbalığa maruz kalıyor.

Dördüncüsü, erkeklik kültürü bazı çocuklara gücü şefkatten, tahakkümü diyalogdan daha değerli gösteriyor.Çözümü daha fazla disiplin ya da güvenlik kamerasından ibaret sayarsak yanılırız.

Okullarda güçlü rehberlik sistemleri, erken uyarı mekanizmaları, öğretmenlere şiddet ve zorbalık konusunda eğitim, ailelerle düzenli iletişim ve çocuklara duygusal okuryazarlık kazandıran programların uygulanması gerekir.

Akran zorbalığı basit bir çocuk kavgası gibi görülmemeli.

Küçük aşağılamalar büyüyerek ağır travmalara dönüşebilir.

Unutmamalıyız ki eğer bir toplum çocuklarını koruyamıyorsa, geleceğini de koruyamaz.GENÇLERİN GELECEĞİ BENİ KAYGILANDIRIYORTürkiye ciddi bir ekonomik krizden de geçiyor.

Önümüzdeki süreçte Türkiye ile ilgili hem ekonomik hem genel anlamda sizi endişelendiren noktalar nelerdir?Ekonomik kriz sadece cebimizdeki ne kadar az paranın olduğu değildir.

Sosyolojik olarak ekonomik kriz, zaman duygusunu bozar ve insanları belirsizliğe mahkûm eder.

Belirsizlik ise stres ve kaygı yaratır.

İnsanlar gelecek planı yapamaz hâle gelir.

Gençler ev kurmayı, aile kurmayı, eğitim almayı, meslek seçmeyi, hatta ülkede kalıp kalmamayı yeniden düşünür.

Bu, toplumun moral altyapısını çürütür.Türkiye açısından beni en çok kaygılandıran mesele, gençlerin gelecekle kurduğu bağın zayıflaması.

Umut çekildiğinde geriye sadece beklemek kalır ve beklemek bir toplum için en ağır yüklerden biridir.

Beyin göçü dediğimiz şey nitelikli insanların ülkeyi terk etmesinden çok daha fazlasıdır.

Aslında bir ülkenin gelecek umutlarının sessizce bavula konulup başka yerlere taşınmasıdır.Gelir eşitsizliği bu tabloyu daha da sertleştirir.

Ekonomik kriz herkesi vurur ama aynı yerden değil.

Dar gelirli aileler, kadınlar, çocuklar, öğrenciler, emekliler ve güvencesiz çalışanlar bu yükü en ağır taşıyanlar olur.

Bu durum derin bir toplumsal kırılma yaratır; çünkü eşitsizlik büyüdükçe insanlar birbirinin hayatına yabancılaşır.Bu kırılmanın sonuçlarını soyut verilerde değil, hayatın en acı anlarında görürüz.

Okulda akran zorbalığına maruz kalan ve hayatını kaybeden bir çocuğun hikâyesinde.

Üniversiteden yeni mezun, pırıl pırıl bir gencin çaresizlik içinde kendi hayatına son vermesinde.

Bunlar tekil trajediler değildir.

Bu şekilde de kaydetmemeliyiz.

Çünkü bu dehşet olaylarında gördüğümüz, bir toplumun taşıyamadığı yükün en kırılgan bedenlerde açığa çıkmasıdır.Tarihsel olarak büyük ekonomik krizler çoğu zaman siyasal sertleşme ve toplumsal kutuplaşmayla birlikte ilerlemiştir. 1929 Büyük Buhranı’nın Avrupa’daki otoriter hareketleri nasıl güçlendirdiğini biliyoruz. 2008 küresel finans krizi sonrasında da birçok ülkede sağ popülist hareketler yükseldi.

Ekonomik güvencesizlik, eğer sosyal adaletle yönetilmezse, öfkeye dönüşür.

O öfke de çoğu zaman en kırılgan gruplara yönelir.Türkiye güçlü bir toplumsal enerjiye sahip.

Fakat bu enerjinin üretken kalabilmesi için hukuka güven sağlanmalı; liyakat, eğitimde kalite, kadınların işgücüne katılımı, gençlerin özgür düşünme alanı ve sosyal adalet duygusu ülkenin sosyal, politik ve kültürel karakterini belirleyen öğeler olmalıdır.GEZEGENİN YAŞANABİLİRLİĞİNİ KORUMALIYIZİklim krizi, Savaşlar, demokrasiye dönük saldırılar… Bunları da göz önüne aldığımızda daha yaşanılabilir bir dünya nasıl yaratılacak?İklim krizi, savaşlar, otoriterleşme, göç, ekonomik eşitsizlik ve toplumsal şiddet birbirine bağlı çoklu krizlerdir.

Bir yerde iklim krizi tarımı çökertiyor, başka bir yerde göçü hızlandırıyor.

Göç, siyasal korkulara dönüştürülüyor.

O korkular otoriter liderlere alan açıyor.

Otoriter siyaset de çoğu zaman iklim, barış ve insan hakları meselelerini ikinci plana itiyor.Daha yaşanabilir bir dünya için önce bu bağlantıları görmemiz gerekiyor. 1945 sonrası kurulan uluslararası düzen, Birleşmiş Milletler, insan hakları rejimi ve refah devleti fikri, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımına verilen cevaptı.

Bugün de benzer bir kurucu tahayyüle ihtiyacımız var.

Fakat bu kez mesele yalnızca savaş sonrası yeniden inşa değil; gezegenin yaşanabilirliğini korumamız gerekiyor.EŞİTSİZLİKLE CİDDİ BİÇİMDE MÜCADELE EDİLMELİAcilen hangi adımlar atılmalı?Acil olarak üç adım görüyorum.

Birincisi, hukuk devleti ve kurumsal güven güçlendirilmeli.

İnsanlar adaletin işlediğine inanmadığında, toplumsal barış zayıflar.

İkincisi, eşitsizlikle ciddi biçimde mücadele edilmeli.

Servet birkaç elde yoğunlaşırken milyonlarca insan güvencesizlik içinde yaşıyorsa, demokrasi de kırılganlaşır.

Üçüncüsü, iklim politikaları teknik çevre politikalarından ibaret değildir.

Buna ek olarak sosyal adalet politikaları olarak düşünülmeli çünkü iklim krizinden en çok yoksullar, çocuklar, kadınlar, göçmenler ve kırılgan topluluklar etkileniyor.Benim Sicilya’da mafyaya karşı direnen insanlar üzerine yaptığım uzun araştırmadan çıkardığım temel ders, yalnızca kurumların adaleti üretmediğidir.

Toplumun ısrarla adaleti ayakta tutması gerekir.

En karanlık dönemlerde bile sivil cesaret geleceğin küçük ışıklarını yakabilir.

Daha yaşanabilir bir dünya, büyük sözlerle değil, adaleti gündelik hayatın içine geri koyarak kurulabilir.

Bu adaleti gündelik hayatın çeperlerine işlememiz ve her yerde deneyimlememiz gerekir; okulda, mahkemede, belediyede, üniversitede, gazetecilikte, ailede, sokakta.Bir ülkenin demokrasisini ölçmek istiyorsak, gözümüzü o ülkedeki şaşalı gökdelenlerin camına değil, sabahın ilk ışığında çocuğunu okula uğurlayan bir ebeveynin kalbine çevirmeliyiz.

Asıl ölçü, o çocuğun yolda korkmadan yürüyebilmesi, o ebeveynin içinin titremeden evine dönebilmesidir.

Ve daha da önemlisi, toplumun en kırılgan, en çok örselenmiş insanlarının, (adı çoğu zaman anılmayanların), günlük hayatı ne kadar huzurla, ne kadar onurla sürdürebildiğidir.

Demokrasi, en çok onların hayatında gerçek olur; ya da orada sessizce yok olur.

İlgili Sitenin Haberleri