Haber Detayı

Alın teri kurumadan...
Tülin türkoğlu internethaber.com
30/04/2026 06:56 (9 saat önce)

Alın teri kurumadan...

Ankara’nın gri sabahlarında yankılanan bir ses var.

Gürültülü değil, ama derin.

Öfkeli değil, ama yorgun.

Maden işçilerinin sesi bu.

Toprağın altından çıkan o sessiz çığlık, bu kez yer üstünde, gözümüzün önünde yükseliyor. 16 gündür yürüdüler.

Eskişehir’den Ankara’ya…Yolları uzun, umutları ağırdı.Sırtlarında sadece yorgunluk yoktu; biriken alacakları, ödenmeyen emekleri ve görmezden gelinen hayatları vardı.

Bir işçinin en büyük sermayesi nedir?Ne diploması ne makamı…Sadece emeği.

Ve o emek, aylardır karşılığını bulamıyorsa, mesele artık sadece ekonomi değildir.

Bu, vicdan meselesidir.

Polis barikatları kuruldu önlerine.Bir adım daha atmaları engellendi.Oysa onlar sadece haklarına doğru yürüyordu.

Sorular büyüdü:Neden bu sertlik?Neden bu duyarsızlık?

Bu soruların ortasında, devletin farklı kademelerinde yürütülen temaslar dikkat çekiyor.

İçişleri Bakanı Sayın Mustafa Çiftçi’nin sahadaki müdahalelere ilişkin doğrudan devreye girerek, güvenlik güçlerine daha dikkatli ve ölçülü davranılması yönünde talimat vermesi önemliydi.

Ama daha önemlisi, sorunun özüne dokunan girişimlerdi.

İşverenle kurulan temaslar, alacakların ödenmesi yönünde verilen sözler… Bunlar, gecikmiş de olsa bir çözüm iradesinin işaretiydi.

Aynı süreçte Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Sayın Alparslan Bayraktar’ın da firma yetkilileriyle yürüttüğü görüşmeler, çözümün sadece bir yönüyle değil, bütün boyutlarıyla ele alındığını gösterdi.

Devletin farklı kanallarının aynı hedefe yönelmesi, meselenin ciddiyetinin farkında olunduğunu ortaya koydu.

Ve bu noktada, hafızalara kazınmış o söz yeniden yankılanıyor:“İşçinin hakkını alnının teri kurumadan veriniz…” Bu ilkeyi sıkça vurgulayan Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın, yaşanan bu tablo karşısında sessiz kalmayacağına dair güçlü bir beklenti var.

Çünkü ortada sadece gecikmiş bir ödeme değil, gecikmiş bir adalet duygusu var.

Alınlardaki ter çoktan kurumuşken, hakkın hâlâ teslim edilmemesi, devletin şefkat ve adalet terazisinde ağır bir yük oluşturuyor.

Kamuoyunda hâkim olan kanaat şu:Bu mesele, yalnızca teknik bir uyuşmazlık olarak kalmayacak; devletin en üst makamında da karşılığını bulacak.

Ve gerektiğinde, bir “devlet baba” refleksiyle, emeğin karşılıksız kalmasına izin verilmeyecek.

Evet, ödemeler yapılacak deniyor.Evet, süreç çözülüyor gibi görünüyor.Ama mesele sadece paranın yatması değil.

Mesele, bir daha hiçbir işçinin bu yollara düşmemesi.Mesele, emeğin zamanında karşılık bulması.Mesele, adaletin gecikmemesi.

Çünkü geciken adalet, eksik adalettir.

Bugün o işçiler belki haklarını alacak.Ama geriye kalan yorgunluk, kırgınlık ve güvensizlik…Onu hangi hesap kapatacak?

Benim tek dileğim şu:Bir daha hiçbir işçi, hakkını aramak için kilometrelerce yürümek zorunda kalmasın.Ve hiçbir alın teri, kurumaya terk edilmesin.

Adaletin Cesur Yüzü: Korkuyu Korkutanlar Bu ülkede insanlar artık sadece adalet istemiyor…Adaletin gerçekten tecelli ettiğini görmek istiyor.

Çünkü uzun zamandır bir şey eksikti:Cesaret.

Sokakta konuşulan, evlerde fısıldanan, ama çoğu zaman yüksek sesle dile getirilemeyen bir beklenti vardı:“Görevini hakkıyla yapan birileri çıksa…” İşte tam da bu noktada, isimleri dilden dile dolaşan iki savcı figürü ortaya çıktı:Yavuz Engin ve Ebru Cansu Savcılar.

Anlatılanlara göre, bir makam odasında yaşanan sahne, aslında bu toplumun yıllardır özlemini çektiği bir duruşun sembolü oldu.

Görev başındaki bir savcıya, ailesi üzerinden tehdit savuran bir şüpheli… Ve o tehdide karşı geri adım atmayan güçlü irade.

Yavuz savcının, devletin verdiği yetkiyi sadece kâğıt üzerinde değil, sahada da hissettiren tavrı… Hukukun üstünlüğünü lafla değil, refleksle savunan bir duruş.

O an, sadece bir müdahale değildi; toplumun zihninde “artık yeter” diyen bir kırılma anıydı.

Çünkü insanlar şunu görmek istiyordu:Suç karşısında eğilmeyen bir devlet.

Diğer yanda ise çok daha derin bir iddia…Bir annenin gözyaşını, bir ailenin yıkımını büyüten bir adaletsizlik duygusu…Ve bu duygunun karşısında duran bir başka isim: Ebru savcı.

İddialara göre, devlet gücünü kişisel çıkar için kullananlara karşı durmak kolay değildi.

Hele ki karşınızda makam, güç ve nüfuz varsa… Ama tam da bu yüzden, Ebru savcının sergilediği duruş, sıradan bir görev icrası değil; bir vicdan meselesi.

Bugün sokakta konuşulan şey şu:“Demek ki hâlâ mümkün…” Hâlâ görevini hakkıyla yapan, baskıya boyun eğmeyen, hukuku kişilere göre eğip bükmeyen insanlar var.

Bu toplum yoruldu.Adaletin gecikmesinden, eksilmesinden, bazen de hiç gelmemesinden yoruldu.Ve şimdi, sadece sonuç değil, süreçteki duruşu da önemsiyor.

Çünkü adalet sadece mahkeme kararlarında değil;O karara giderken gösterilen cesarette saklıdır.

Belki de bu yüzden, bugün bazı isimler sadece birer kamu görevlisi olarak değil, birer sembol olarak anılıyor.Korkunun hâkim olduğu yerde, korkuyu korkutan insanlar olarak… Bu yazı bir yargı dağıtma çabası değil.Ama bir duygunun ifadesi:Adaletin gerçekten var olduğuna dair duyulan ihtiyaç.

Ve o ihtiyaç karşılık bulduğunda, toplumun nefesi değişiyor.

Belki her şey çözülmedi.Belki hâlâ eksikler var.Ama artık insanlar şunu söyleyebiliyor: “Var olsun, görevini hakkıyla yapanlar…”

İlgili Sitenin Haberleri