Haber Detayı
Kastamonu: Derin, sessiz, heybetli
Kastamonu doğasıyla insanı kendine çeken, tarihiyle düşündüren, mutfağıyla da hafızada kalan bir şehir. Ama Kastamonu’nun en etkileyici yönü tabiatın burada neredeyse bütün gücünü göstermesi. Kanyonları, şelaleleri, mağaraları, ormanları… Sanki doğa burada daha derin, daha sessiz, daha heybetli.
SERKAN RAŞAŞehre adım attığınızda ilk fark ettiğiniz şey, burada acele etmenin bir karşılığı olmadığı.
Kastamonu, hızla gezilip tüketilecek bir rota değil; zaman isteyen, kendini ağır ağır açan bir yer.
Koşarak geçilecek değil, durarak yaşanacak bir şehir.
Çünkü buranın asıl etkisi, yavaşladığınız anda ortaya çıkıyor; doğa da ancak o zaman kendi dilini kuruyor.Kastamonu denince akla ilk gelen yerlerden biri elbette Valla Kanyonu.
Öyle bir yer ki, sadece güzel değil; aynı zamanda ürkütücü derecede etkileyici… Yer yer 1100-1200 metreyi bulan duvarlarıyla insanın karşısına dikiliyor.
O yükseklik, o derinlik, o vahşi görüntü tabiatın gücünü iliklere kadar hissettiriyor.
Valla Kanyonu’na bakarken insan sadece bir manzara seyretmiyor, kendi küçüklüğünü de fark ediyor.
Doğa karşısında ne kadar sınırlı, ne kadar geçici olduğumuzu anlıyoruz.
Belki de bu yüzden Valla insana yalnızca hayranlık vermiyor, biraz da düşünme duygusu bırakıyor.
Her yerde göre bileceğiniz türden bir güzellik değil bu.
Daha sert, daha dokunulmamış, daha kendine ait bir doğa var burada.
Zaten kanyonun içi de öyle her kesin kolayca girip çıkabileceği bir yer değil.
Yaklaşık 12 kilometrelik çok zorlu bir hat.Bir başka etkileyici durak da Horma Kanyonu.
Ama Horma’nın etkisi Valla’dan biraz farklı.
Valla daha çok heybetiyle çarpıyor insanı; Horma ise adım adım içine çekiyor.
Ahşap yürüyüş yolu boyunca ilerlerken sanki kanyon size kendini parça parça açıyor.
Yaklaşık 3 kilometrelik bu yürüyüş parkurunda bazen suya yakın geçiyorsunuz, bazen kayaların kıyısından, bazen de yeşilin tam ortasından.
Her adım da başka bir manzara çıkıyor karşınıza.
Horma Kanyonu’nu sadece bir gezi noktası gibi görmüyorum.
Burası adeta tabiatla yan yana yürüme yeri.
Zarı Çayı’nın sesi size eşlik ediyor, kayaların arasından süzülen suyun akışı ayrı bir ahenk kuruyor.
Bazı yerlerde insan kendini doğal bir akvaryumun içindeymiş gibi hissediyor.
O kadar temiz, o kadar canlı bir görüntü var.
Üste lik yürüdükçe iklimin, bitki örtü sünün ve ışığın bile değiştiğini fark ediyorsunuz.Yürüyüşün sonunda Ilıca Şelalesi var.
Açık söylemek gerekirse Horma Kanyonu’nun sonundaki bu ödül duygusu da çok güzel.
O kadar yürüyüp sonra şelalenin serinliğine, sesine ve etrafındaki yeşilliğe ulaşmak insana ayrı bir huzur veriyor.
Kastamonu’nun doğası böyle; bir yandan büyülüyor, bir yandan dinlendiriyor.YER ALTINDA BAŞKA BIR DÜNYAKastamonu’nun mağaraları da en az kanyonları kadar etkileyici.
Özellikle Ilgarini Mağarası, bu bölgenin en dikkat çekici doğal hazinelerinden biri.
Ama Ilgarini’yi özel yapan şey sadece mağaranın kendisi değil; ona ulaşma hâli de başlı başına bir deneyim.
Çünkü oraya öyle arabadan inip beş dakikada varılmıyor.
Köyden sonra yürüyüş başlıyor ve mağaraya ulaşmak için yaklaşık 1,5-2 saatlik bir çıkış gerekiyor.
Bu yüzden Ilgarini biraz emek istiyor, biraz sabır isti yor.
Belki de bu yüzden vardığınız da daha çok etkileniyorsunuz.
Ilgarini Mağarası’na çıkışta yolun kendisi de ayrı güzel.
Bölgeye gidenler bilir; bu rota sadece bir mağaraya gidip dönmek gibi değil.
Yolda görülecek başka doğal duraklar da var.
Özellikle aynı güzergâhta anılan Mantar Mağarası ve Ejder Kuyusu Mağarası, Ilgarini çevresin deki mağara zenginliğinin ne kadar etkileyici olduğunu gösteriyor.
Yani Kastamonu’da mağara dediğimizde tek bir noktadan değil, bütün bir yer altı coğrafyasından söz ediyoruz aslında.
Ilgarini’nin içine girince de insan başka bir zamana geçmiş gibi oluyor.
Sarkıtlar, dikitler, taş oluşumları, serinlik, sessizlik...
Sanki doğa burada binlerce yıldır kendi sabrını gösteriyor.
Üstelik burası sadece jeolojik anlam da değil, tarihî izler bakımından da kıymetli.
Ama ben Ilgarini’de en çok şunu hissettim: Yerin üstün deki Kastamonu ne kadar güçlü ve heybetliyse, yerin altındaki Kastamonu da bir o kadar gizemli.TARİHİN İÇİNDEN GEÇEN YOLBir başka önemli nokta da İstiklal Yolu.
Kastamonu denince bu ta rafı geçmek zaten olmaz.
İstiklal Yolu sadece tarihî bir hat değil; aynı zamanda bir hiking rotası olarak da öne çıkıyor.
İnebolu’dan Kastamonu’ya uzanan ve en bilinen bölümü yaklaşık 105 kilometre olan bu güzergâh, bugün yürüyüş ve bisiklet rotası olarak yeniden canlandırılmış durumda.
Yani bir zamanlar kağnıların, cep hanelerin, fedakârlığın yolu olan hat; bugün doğaseverlerin ve yürüyüşçülerin adımladığı bir rota hâline gelmiş.
Bence İstiklal Yolu’nun en etkileyici yanı da bu.
Bu yol sadece kilometrelerle anlatılacak bir yer değil.
Evet, 105 kilometrelik bir rota ama bu aslında hafızanın rotası.
Bu yolda geçmişin izleri var.
Kurtuluş Savaşı yılların da İnebolu Limanı’na gelen silah ve cephane, kağnılarla bu hattan Ana dolu içlerine taşındı.
Bugün o yol da yürümek, sadece bir doğa yürüyüşü yapmak değil; biraz da bu ülkenin hangi fedakârlıklarla ayakta kaldığını hissetmek demek.Üstelik rota sadece tarih taşımıyor; doğa açısından da çok kıymetli.
İnebolu, Küre ve Kastamonu hattında ilerleyen yol; ormanları, vadileri, dağ geçitleri ve köyleriyle çok özel bir manzara sunuyor.
Yani İstiklal Yolu’nda insan hem tarih içinde yürüyor hem doğanın içinden geçiyor.
Bence bu çok güçlü bir duygu.
Bir tarafta kağnı izleri, bir tarafta orman kokusu.
Bir tarafta fedakârlık hikâyeleri, diğer tarafta Karadeniz’in serinliği.
Kolay kolay her yerde bulunacak bir yürüyüş ruhu değil bu.Kastamonu’nun Türk tarihi içindeki yerini elbette unutmamak gerekir.
Anadolu’nun Türkleşme sürecinden Osmanlı döne mine, oradan Milli Mücadele’ye kadar Kastamonu önemli bir durak olmuş.
Özellikle İstiklal Yo lu sayesinde bu şehrin Milli Mücadele’deki yeri çok daha anlamlı hale geliyor.
Şerife Bacı’nın adı da bu hafızanın en dokunaklı taraflarından biri.
Kastamonu bu yönüyle sadece bir doğa şehri değil; aynı zamanda vefanın ve fedakâr lığın şehri.SOFRADA SADELİK, LEZZETTE DERİNLİKBir şehri sadece dağlarıyla, mağaralarıyla, tarihiyle anlatmak da yetmez.
Sofrasını bilmeden o memleket tam anlaşılmaz.
Kastamonu mutfağı da bu şehrin karakteri gibi: gösterişsiz ama güçlü.
Özellikle pastırması kendine has aromasıyla öne çıkarken, simit tiridi sade gibi görünen ama yoğurt, et suyu ve kıymayla birleşince son derece özel bir tada dönüşen yemeklerden biri.
Dağ yaprağı sarması ise coğrafyanın doğallığını sofraya taşıyan lezzetlerden.
Banduma zaten başlı başına Kastamonu’yu anlatan bir yemek.
Yufkanın, etin ve cevizin bir araya gelişinde sadece tat değil, kültür de var.
Çekme helva da şehrin zarif ve gelenekli tarafını gösteriyor.
Kısacası Kastamonu mutfağında süslü bir iddia yok; ama emek var, gelenek var, sahici bir lezzet var.
Bugün birçok yer kalabalıkla, gürültüyle, tanıtımla öne çıkıyor.
Kastamonu ise bana göre hâlâ özünü fazla bozmadan duran şehirlerden biri.
O yüzden etkisi de daha sahici.
İnsan buradan dönerken sadece birkaç fotoğrafla dönmüyor; biraz hayranlık, biraz huzur, biraz da düşünceyle dönüyor.