Haber Detayı

Fiyatlar roket gibi artacak
Ekonomi nefes.com.tr
05/04/2026 05:50 (7 saat önce)

Fiyatlar roket gibi artacak

ENAG Kurucusu Prof. Dr. Veysel Ulusoy, "Enerji fiyatları yükseldikçe ‘roket ve tüy’ etkisi devreye girecek. Fiyatlar hızla artacak. 'İyi günler' dediğimiz dönem geride kalacak" dedi.

ŞEHRİBAN KIRAÇ / NEFESEnflasyon Araştırma Grubu (ENAG) Kurucusu, Boston College Öğretim Üyesi ve Harvard Üniversitesinde ders veren Prof.

Dr.

Veysel Ulusoy, fiyatların hâlâ aylık yüzde 3 ila 5 bandında artmasının, başlı başına çok ağır bir tablo olduğunu vurgulayarak, “Bu seviyelerde bir aylık artış, yıllıkta çok ciddi bir baskı anlamına gelir” dedi.

Ulusoy, artan enerji faturasının cari açığı büyüteceğini, döviz ihtiyacının artacağını, fiyat oluşumunun zorlaşacağını ve iflasların artacağını dile getirdi.

Prof.

Dr.

Veysel Ulusoy ile Türkiye ekonomisindeki son gelişmeleri konuştuk.İYİ GÜNLER DEDİĞİMİZ DÖNEM GERİDE KALABİLİRYakın zamanda sebze fiyatlarına atıfta bulunarak ‘bunlar iyi günlerimiz’ diye bir yorumunuz oldu.

Gelir erimesini de düşünürsek, vatandaşı nasıl günler bekliyor?Bugün pazarda gördüğümüz sebze fiyatları aslında sadece bir başlangıç.

Vatandaş artık fileyi doldururken değil, fileyi nasıl küçülteceğini düşünür hale geldi.

Bu çok ağır bir değişim.Sorunun önemli bir kısmı uzun süredir biriken yapısal tercihlerden kaynaklanıyor.

Tarım yıllardır adeta üvey evlat muamelesi gördü.

Üretici yeterince desteklenmedi, planlama yapılmadı, maliyetler kontrol altına alınamadı.

Üstüne bir de dövize bağımlı girdi yapısı eklenince, her kur hareketi doğrudan sofraya yansır hale geldi.Gelir tarafında ise insanlar aynı hızla korunamıyor.

Maaşlar artıyor gibi görünse de gerçek hayatta karşılığı giderek zayıflıyor.

İnsanlar artık sadece daha az tüketmiyor; aynı zamanda daha düşük kaliteye yönelmek zorunda kalıyor.

Bu da sadece ekonomik değil, sosyal bir mesele haline geliyor.Eğer bu tabloyu değiştirecek güçlü ve uzun vadeli politikalar uygulanmazsa, vatandaş için önümüzdeki dönem daha zor geçecek.

Bugün yaşananlar, aslında bir uyarı.

Ve maalesef, bu uyarıyı yeterince ciddiye almazsak, “İyi günler” dediğimiz dönem gerçekten geride kalabilir.ALIM GÜCÜ ERİDİSon 3-4 yıldır ekonomide işler iyi gitmiyor, işsizlik artıyor, enflasyon istenilen seviyeye indirilemiyor, yaşam maliyeti katlanarak artıyor.

Bu duruma gelirken ne tür hatalar yapıldı?Aslında “Son 3-4 yıl” demek meseleyi olduğundan daha dar gösterir.

Türkiye ekonomisi yaklaşık 8-10 yıldır, tarihsel ölçekte oldukça ağır bir durgunluk ve refah kaybı sürecinin içinde.

Bu, klasik bir krizden ziyade, uzun süredir biriken ve derinleşen bir ekonomik aşınma.Bu noktaya gelirken en temel sorunlardan biri, sanayi politikaları ile ekonomik kalkınma hedefleri arasında sağlıklı bir uyumun kurulamaması oldu.

Türkiye uzun süredir üretimi ikinci plana itti.

Sanayileşmeyi stratejik öncelik haline getiren ülkelerle aramızdaki mesafe bu yüzden giderek açıldı.

Üretim yapısı dönüşmeden büyüme hedeflendi; ancak katma değer yaratmayan, dışa bağımlılığı azaltmayan bir yapı içinde bu büyüme sürdürülebilir olamadı.

Ekonomi bu nedenle daha kırılgan hale geldi.Son 15-20 yılda benzer gelişmekte olan ülkelerin birçoğu ulusal gelirlerini birkaç kat artırırken, Türkiye bu yarışta geride kaldı.

Bizde ise çok daha çarpıcı bir tablo ortaya çıktı: Kağıt üzerinde büyüme rakamları görülse bile, toplumun geniş kesimleri için hissedilen gerçeklik yoksullaşma oldu.

Alım gücü eridi, orta sınıf zayıfladı ve insanlar geçmişe göre daha zor bir hayat standardını sürdürmek zorunda kaldı.Para politikası tarafında ise Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın bağımsızlığının zayıflaması kritik bir kırılma yarattı.

Parasal kararların giderek siyasi önceliklere endekslenmesi, piyasa beklentilerini bozdu.

Bu durum, para ve maliye politikası arasındaki koordinasyonu da ciddi şekilde zedeledi.

Oysa sağlıklı bir ekonomide bu iki alanın birbirini tamamlaması gerekirken, bizde çoğu zaman birbirini nötralize eden bir yapı oluştu.Maliye politikası tarafında da benzer bir sorun var.

Kamu harcamalarının önemli bir kısmı, verimlilik analizi yapılmadan, uzun vadeli getirisi hesaplanmadan hayata geçirildi.

Kaynakların üretken alanlara yönlendirilmesi yerine, kısa vadeli etkiler yaratan ancak kalıcı değer üretmeyen harcamalar ön plana çıktı.

Bu da hem bütçe disiplinini zorladı hem de büyümenin kalitesini düşürdü.Sonuç olarak bugün karşı karşıya olduğumuz tablo; sadece enflasyon, işsizlik ya da hayat pahalılığı meselesi değil.

Bu, üretimden uzaklaşmanın, kurumsal zayıflamanın ve politika koordinasyonunun bozulmasının bir sonucu.

Ve bu yüzden çözüm de kısa vadeli değil; yeniden güvenin tesis edildiği, kurumların bağımsız çalıştığı ve üretim odaklı bir kalkınma anlayışına geri dönülen bir dönüşüm gerektiriyor.FİYATLAR HIZLA ARTACAK AMA DÜŞMEYECEKOrta Doğu’da yaklaşık 1 ayı aşkın süredir devam eden savaşın uzaması ya da bitse dahi Türkiye ekonomisi üzerine etkileri neler olur?Orta Doğu’daki savaşın etkisi sadece dış şokla sınırlı değil, asıl mesele Türkiye ekonomisinin buna ne kadar hazır olduğu.

Ne yazık ki son yıllar bu direncin zayıf olduğunu gösterdi.

Sağlam bir mali yapı ve öngörülebilir politikalar olmadan bu tür dalgalanmalar ekonomide daha derin izler bırakıyor.Enerji fiyatları yükseldikçe “Roket ve tüy” etkisi devreye girecek.

Fiyatlar hızla artacak ama aynı hızla düşmeyecek.

Bu da enerji maliyetlerinin kalıcı olarak yüksek kalmasına yol açacak.

Enerji fiyatlarındaki her artış üretimden ulaştırmaya, gıdadan hizmetlere kadar tüm maliyet zincirine yayılacak ve enflasyon üzerinde kalıcı bir baskı oluşturacak.Kur tarafında da zor bir denge var.

Kur artarsa ihracatçı avantajlı gibi görünür, ancak Türkiye’de üretim büyük ölçüde ithal girdiye bağlı olduğu için maliyetler de aynı anda yükselecek.

Bu nedenle göreceli maliyet avantajı zayıflayacak.

Kur baskılanırsa, bu kez ihracat gücü gerileyecek ve cari açık büyüyecek.

Her iki durumda da belirsizlik artacak, firmaların plan yapması zorlaşacak ve iflaslar artacak.Artan enerji faturası cari açığı büyütecek, döviz ihtiyacı artacak ve kur üzerindeki baskı güçlenecek.

Bu da maliyetleri daha oynak hale getirecek ve fiyat oluşumunu zorlaştıracak.Sonuçta bu tablo vatandaşın günlük hayatına doğrudan yansıyacak.

Gıda fiyatları artacak, gıdaya erişim daha pahalı ve daha zahmetli hale gelecek.

İnsanlar aynı ürüne ulaşmak için daha fazla gelir ve daha fazla çaba harcamak zorunda kalacak.AYLIK YÜZDE 3-5 ARTMASI ÇOK AĞIR BİR TABLOOVP’de yıl sonu enflasyon hedefi yüzde 16, Merkez Bankası’nın tahmin aralığı ise yüzde 15-21, ENAG’ın açıkladığı enflasyonla TÜİK enflasyonu anasında da ciddi makas var.

ENAG olarak yıl sonu için tahmininiz nedir, bundan sonraki aylarda enflasyon artışında grafik nasıl olacak?

Bu alanda ne tür riskler söz konusu?OVP’de yıl sonu enflasyon hedefi yüzde 16, Merkez Bankası’nın tahmin aralığı yüzde 15-21.

Ancak sahadaki gerçeklikle bu hedefler arasında ciddi bir kopukluk var.

ENAG ile TÜİK verileri arasındaki makas da bunu açıkça gösteriyor.Biz enflasyonun bir süredir ‘yapışkan’ hale geldiğini söylüyoruz.

Üç haneli enflasyon dönemlerinin ardından fiyatların hâlâ aylık yüzde 3 ila 5 bandında artması, zaten başlı başına çok ağır bir tablo.

Bu seviyelerde bir aylık artış, yıllıkta çok ciddi bir baskı anlamına gelir.Daha da önemlisi, son dönemde enflasyonda yeniden yukarı yönlü bir hareketin başladığını görüyoruz.

Yani mesele sadece yüksek enflasyon değil, aynı zamanda yeniden ivme kazanan bir fiyat artışı süreci.

Bu da dezenflasyon sürecinin kırılganlığını açıkça ortaya koyuyor.Önümüzdeki dönemde özellikle gıda, kira, enerji ve hizmet kalemlerinde artışlar devam edecek.

Fiyatlama davranışları bozulmuş durumda.

Beklentiler tam olarak kontrol altına alınabilmiş değil.

Kur geçişkenliği, enerji maliyetleri ve kamu fiyat ayarlamaları da bu süreci besleyecek.Benim değerlendirmem şu: yıl sonu enflasyonu resmi hedeflerin belirgin şekilde üzerinde gerçekleşecek.

Üstelik mesele sadece oran değil.

Enflasyon artık hayatın içine yerleşmiş durumda.

Vatandaş için sorun “enflasyon kaç” değil, “yarın aynı ürünü hangi fiyattan alacağım” sorusuna cevap verememek.Kısacası, enflasyon düşmüyor, şekil değiştirerek devam ediyor.

Ve şu an gördüğümüz, bu sürecin yeniden hızlanmaya başladığıdır.HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ ŞARTŞu anda Türkiye’nin en can yakıcı 3 sorunu nedir?Bugün Türkiye’nin en can yakıcı üç sorunu, aslında birbirini besleyen ve aynı kökten gelen yapısal problemler.Birincisi, veri güvenilirliği meselesi.

Ekonomide doğru teşhis koyabilmek için doğru veriye ihtiyaç vardır.

Eğer açıklanan verilerle vatandaşın günlük hayatta hissettiği gerçeklik arasında ciddi bir fark varsa, bu sadece teknik bir sorun değildir, aynı zamanda güven krizidir.

Güvenin zayıfladığı bir ekonomide beklentiler bozulur, karar alma süreçleri aksar ve politikaların etkinliği ciddi şekilde azalır.İkincisi, ücretlerin yaşam maliyetinin gerisinde kalmasıdır.

Bugün geniş kesimler için mesele artık “Ne kadar kazanıyorum” değil, “ne kadarını kaybediyorum” sorusudur.

Ücretler artıyor gibi görünse de enflasyon karşısında eriyor ve insanları adeta açlık sınırına yakın bir yaşam standardına mahkûm eder hale geliyor.

Bu durum sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal bir sorun yaratıyor.Üçüncüsü ise kurumsal yapı ve toplumsal zeminle ilgili.

Ekonomik istikrar, sadece teknik politikalarla değil, güçlü kurumlar, hukukun üstünlüğü ve öngörülebilir bir sistemle mümkündür.

Bu alanlarda yaşanan zayıflama, yatırım ortamını bozar, üretim kararlarını geciktirir ve toplumda genel bir güvensizlik hissi yaratır.

Bu da ekonomik sorunları daha da derinleştirir.Çözüm için neler önerirsiniz?Çözüm önerileri de aslında bu sorunların içinde saklı.

Öncelikle veri üretiminde şeffaflık ve güven yeniden tesis edilmelidir.

İkinci olarak ücret politikaları, enflasyonun gerisinde kalan değil, yaşam maliyetini dikkate alan bir yapıya kavuşturulmalıdır.

Üçüncü ve en önemlisi ise kurumsal güvenin yeniden inşa edilmesidir.

Hukukun üstünlüğü, bağımsız kurumlar ve öngörülebilir politikalar olmadan kalıcı bir ekonomik iyileşme mümkün değildir.REEL SEKTÖRÜN SIKINTILARI CİDDİReel sektör de zor bir dönemden geçiyor.

Emek yoğun sektörlerde ciddi istihdam kayıpları iflaslar var.

Siz reel sektör tarafında neler öngörüyorsunuz?Reel sektörün yaşadığı sıkıntılar gerçek ve ciddi.

Ancak burada göz ardı edilmemesi gereken bir başka boyut daha var.

Bugün yaşanan durum sadece dışsal maliyet baskılarının sonucu değil, aynı zamanda geçmişteki politika tercihlerinin yarattığı bir davranış kalıbının sonucu.Uzun bir dönem boyunca reel sektör, kolay ve politik olarak yönlendirilen krediye erişti.

Düşük faiz ortamı, KKM gibi uygulamalar, baskılanmış döviz kuru ve yüksek enflasyonun yarattığı nominal kârlılık, firmaların önemli bir kısmını disiplinli finansal yönetimden uzaklaştırdı.

Verimlilik yerine finansal genişlemeye dayalı bir rahatlama oluştu.Bu süreçte birçok firma, gerçek anlamda rekabet gücünü artırmak yerine, enflasyonun ve kur dinamiklerinin sağladığı geçici avantajlarla büyüdü.

Bu da bir tür “alışkanlık” yarattı.

Şimdi bu koşullar ortadan kalkarken, yani finansman zorlaşırken ve maliyetler daha görünür hale gelirken, reel sektörün bu yeni gerçeklikle yüzleşmesi gerekiyor.Dolayısıyla bugün yaşanan sıkıntıların bir kısmı yapısal ve kaçınılmaz.

Ancak bir kısmı da geçmişteki bu rahat dönemin yarattığı bir adaptasyon sorunu.

Bu nedenle her şikâyeti tamamen dış koşullara bağlamak eksik olur.

Bazı durumlarda, fırsatçılık ve alışılmış kolaylıkların kaybına verilen tepkiyi de görüyoruz.Türkiye’nin ihracat pazarları da bir elden gidiyor.

AB’nin Hindistan ile yaptığı serbest ticaret anlaşması, Made in Europe’u da düşünürsek, Türkiye tamamen Avrupa’dan dışlanıyor mu?Buna evet ya da hayır demek kolay değil.

Uluslararası ticaret son derece dinamik bir süreçtir ve dengeler hızla değişir.

Ancak şunu net söylemek gerekir ki Türkiye, özellikle Avrupa pazarında göreli avantajlarını kaybetme riskiyle karşı karşıya.AB’nin Hindistan gibi büyük ekonomilerle serbest ticaret anlaşmaları yapması, Türkiye açısından rekabet koşullarını zorlaştırır.

Çünkü Türkiye Gümrük Birliği içinde olmasına rağmen bu tür anlaşmalara otomatik olarak dahil olamaz.

Bu da aynı pazarda daha dezavantajlı koşullarda rekabet etmek anlamına gelir.Buna bir de “Made in Europe” yaklaşımı eklenince, Avrupa’nın üretimi kendi içinde tutma ve tedarik zincirlerini yeniden yapılandırma eğilimi güçleniyor.

Bu durum Türkiye’nin yıllardır sahip olduğu coğrafi yakınlık avantajını da aşındırıyor.Ancak mesele sadece dış gelişmeler değil.

Türkiye’nin kendi içinde yaşadığı maliyet artışları, kur dengesizlikleri ve üretim yapısındaki sorunlar da rekabet gücünü zayıflatıyor.

Özellikle ithal girdiye bağımlı üretim yapısı nedeniyle, kur hareketleri beklenen ihracat avantajını tam olarak yaratamıyor.Önümüzdeki dönemde şu olacak: Türkiye Avrupa’dan tamamen dışlanmayacak, ancak payı daralacak.

Rekabet daha sert hale gelecek.

Daha düşük maliyetle ve daha yüksek kaliteyle üretim yapan ülkeler öne çıkacak.Uzun zamandır yurt dışındasınız.

Yurt dışından Türkiye’ye bakış nasıl.

Gerek ekonomik gerekse de siyasi olarak Türkiye’nin hangi yönleri ön plana çıkıyor ve konuşuluyor?Türkiye artık dışarıdan bakıldığında klasik anlamda demokratik bir ülke olarak görülmüyor.

Bu, akademik çevrelerde ve genel kamuoyunda oldukça yaygın bir kanaat haline gelmiş durumda.

Türkiye giderek kurallarla işleyen bir sistemden, karar vericilerin tercihleriyle şekillenen bir yapıya dönüşmüş olarak değerlendiriliyor.

Kurumların bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü ve veri güvenilirliği ciddi şekilde sorgulanıyor.Daha da önemlisi, Türkiye artık demokratik ekonomilerle değil, daha çok otoriter yönetişim yapısına sahip ülkelerle benzer bir eksende anılıyor.

Yolsuzluk ve kaynak tahsisinde şeffaflık eksikliği de bu algıyı güçlendiriyor ve sistematik bir sorun olarak görülüyor.Ancak esasında dışarıdan nasıl bakıldığı tek başına belirleyici değildir.

Asıl önemli olan, kendi insanımızın ne düşündüğü ve ne yaşadığıdır.

Yüksek enflasyon altında, giderek daha otoriter bir sürece kayan bir ekonomik ve siyasi yapı içinde, uzun süreli bir ekonomik buhranın yükünü taşıyan nesiller var.

Bu nesillerin geleceği açısından, bu sorunları açıkça dile getirmek ve bu düşünceye ses vermek bir tercih değil, bir sorumluluktur.

İlgili Sitenin Haberleri