Haber Detayı
Aynı Ülkede İki Sofra: Gıda Hakkı Neden Sadece Zenginlerin?
Sizinle çok açık konuşmak istiyorum. Türkiye'de gıda hakkı, anayasada adı bile geçmeyen bir hak.
Dolaylı koruma mekanizmaları var, evet.
Ama pratikte sofrada hissedilen tek şey, o korumanın ne kadar yetersiz kaldığı.
Anayasal güvencelerin neden işlemediğini, gıda hakkının neden parayla satın alınan bir ayrıcalığa dönüştüğünü ve bunun kimlerin işine yaradığını anlatacağım.Türkiye’de Gıda Hakkı Nasıl Korunuyor?1982 Anayasası, gıda hakkını doğrudan güvence altına almıyor.
Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Örgütü, Türkiye'yi gıda hakkını yalnızca dolaylı tanıyan otuz bir ülke arasında sayıyor.
Anayasa'nın birkaç maddesi bir arada okunduğunda gıda hakkı için çok katmanlı bir koruma çerçevesi ortaya çıkıyor.
Ama bu çerçeve, kağıt üzerinde kalan bir çerçeve.Bu çerçevenin temel taşı, Anayasa'nın değiştirilemez maddeleri arasında yer alan 2.
Maddedeki sosyal devlet ilkesi.
Sosyal devlet, yurttaşların asgari yaşam koşullarına erişimini devletin yükümlülüğü olarak tanımlıyor.
Bu yükümlülük, doğası gereği gıda hakkını kapsıyor.Anayasa'nın 17.
Maddesi, herkesin yaşama hakkını güvence altına alıyor.
Yaşam hakkı, gıdaya erişim olmadan gerçekleşemez.
Bunu ben söylemiyorum.
Anayasa hukukunun temel kabulleri arasında yer alıyor.Anayasa'nın 56.
Maddesi ise sağlık hakkını düzenliyor.
Herkesin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı var ve devlet sağlık hizmetlerini planlamakla yükümlü.
Yeterli beslenme sağlığın ön koşulu olduğu için bu madde gıda hakkının dolaylı güvencelerinden biri sayılıyor.Anayasa Gıda Hakkını Neden Sınırlıyor?Anayasa'nın 44.
Maddesi toprak mülkiyetini, 45.
Maddesi tarım ve hayvancılığı, 171.
Maddesi kooperatifçiliğin desteklenmesini düzenliyor.
Özellikle 45.
Madde, devlete tarımsal üretimi artırma, tarım arazilerini koruma ve üreticinin ürününün gerçek değerini almasını sağlama yükümlülüğü yüklüyor.
Bunlar kağıt üzerinde güçlü güvenceler.Ama 65.
Madde bütün bu güvencelerin önüne bir duvar örüyor.
Devlet, sosyal ve ekonomik yükümlülüklerini "mali kaynakların yeterliliği ölçüsünde" yerine getireceğini söylüyor.
Bu ifade, gıda hakkı dahil bütün sosyal hakların mahkemede savunulabilirliğini fiilen zayıflatıyor.
Yani anayasa bir eliyle veriyor, öbür eliyle geri alıyor.Türkiye’de Gıda Hakkı Gerçekten İhlal Ediliyor mu?Rakamlarla konuşayım.
Açlık sınırı 32.793 lira.
Asgari ücret bu sınırın sadece 4.793 lira altında.
Yoksulluk sınırı 106.817 lira.
Tek başına yaşayan bir emekçinin aylık yaşama maliyeti 42.585 lira.
Bu rakamlar ne anlatıyor?
Asgari ücretle geçinen milyonlarca ev, temel gıda ihtiyaçlarını karşılayamıyor.
Emekçi karşılayamıyor, emekli karşılayamıyor, mevsimlik tarım işçisi zaten karşılayamıyor.Doğruyu söylese bile kimsenin inanmadığı TÜİK'e göre nüfusun yüzde 21,2'si, yaklaşık 17,8 milyon yurttaş temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor. 18 yaş altı çocukların yüzde 39,5'i yoksulluk ve sosyal dışlanma riski altında.
Türkiye bu oranla Avrupa'da ilk sırada.
Yoksullukla mücadele eden aileler gelirlerinin yüzde 36,6'sını gıdaya harcıyor.
Zengin ailelerde bu oran yüzde 15'in altında.
Aynı ülkede iki ayrı sofra, iki ayrı Türkiye var.Gıda güvencesizliği herkesi aynı biçimde etkilemiyor.
Derin bölgesel, demografik ve sınıfsal kırılganlık hatları boyunca yoğunlaşıyor. 5 yaş altı çocuklarda yetersiz beslenme kaynaklı bodurluk, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da en yüksek düzeyde.
Aşırı kilo ve obezite ise Ege, Marmara ve İç Anadolu'da belirgin biçimde daha yaygın.İstanbul'da çocuk aşırı kilo oranı yüzde 17,6, Van'da yüzde 11,1.
Türkiye yetersiz beslenmenin çifte yükünü taşıyor: Bir yanda anne obezitesi, öbür yanda çocuk yetersiz beslenmesi. 15 yaş altındaki 4,3 milyon çocuk günde bir kez et içeren öğün yiyemiyor.
Yüzde 49,5'i günlük meyve tüketemiyor, yüzde 67'si günlük sebze tüketemiyor.
Bir çocuğun büyüme çağında et, meyve ve sebze yiyememesi hak ihlali değilse nedir?Gıda Hakkı İhlallerinin Arkasında Hangi Yapısal Sorunlar Var?Bu tablonun kök nedenlerini görmek istiyorsanız 2001 krizine bakmanız gerekiyor.
IMF ve Dünya Bankası, kriz sonrası verdikleri borçların koşulu olarak Tarım Reformu Uygulama Projesi'ni dayattı.
Bu projenin sonuçları yıkıcı oldu.
Tarımın milli gelir içindeki payı 2002'de yüzde 10,2'den 2024'te yüzde 5,6'ya düştü. 1950'lerde bu oran yüzde 52'ydi.Tarımsal istihdam 7,5 milyondan 4,8 milyona geriledi. 12 yılda 2,6 milyon tarımsal iş kayboldu.
Kayıtlı çiftçi sayısı 2,8 milyondan 1,9 milyona düştü.
Köyden kente göç eden her çiftçi ailesinin ardında terk edilmiş bir tarla, kapanan bir mandıra, boşalan bir köy var.Bu dönüşüm tesadüf değil.
Neoliberal piyasa serbestleşmesinin, mülksüzleştirme yoluyla birikimin ve gıda zincirlerinin büyük sermaye tarafından ele geçirilmesinin doğal sonucu.
Perakende piyasasındaki yoğunlaşma, gıda hakkı ihlallerinin en somut yapısal nedenlerinden biri.İlk dört büyük market zincirinin pazar payı 2010'da yüzde 26 iken, 2025'te yüzde 80'in üstüne çıktı.
Üretici ile tüketici arasındaki fiyat makası bazı ürünlerde yüzde 400'e ulaşıyor.
Üretici en iyi ihtimalle yüzde 10'un altında kâr marjıyla çalışıyor; çoğu zaman maliyetini bile kurtaramıyor.
Dağıtım zincirleri ise yüzde 40 kâr marjı seviyesinde dolaşıyor.
Çiftçi tarlada ezilirken, ev kadını markette eziliyor; arada büyük sermaye kazanıyor.Gıda enflasyonu, bütün bu yapısal sorunların en görünür yüzü.
Kasım 2022'de yüzde 102,6 ile zirveye ulaşan gıda enflasyonu, Mart 2026'da yüzde 38,86 ile hâlâ kronik düzeyde seyrediyor.
Gıda ve tarımdaki ithalat bağımlılığı, döviz kuru dalgalanmalarını doğrudan sofraya yansıtıyor.
Dolar her yükseldiğinde sofradaki ekmek küçülüyor, tabaktaki et kayboluyor.
Bedelini öğrenci yurdundaki genç de emekli maaşıyla geçinen yaşlı da asgari ücretle geçinmeye çalışan anne de ödüyor.