Haber Detayı
ABD/İsrail-İran Savaşı'nda Çin'in statü arayışı ve Küresel Güney'in geleceği
ORSAM Başkanı ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Kadir Temiz, ABD/İsrail-İran Savaşı'nda Çin'in tutumunu AA Analiz için kaleme aldı.
ORSAM Başkanı ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr.
Kadir Temiz, ABD/İsrail-İran Savaşı'nda Çin'in tutumunu AA Analiz için kaleme aldı.***Çin'in Orta Doğu Özel Temsilcisi Zhai Jun, savaşın başından bu yana sürdürdüğü bölgesel diplomasi turunu tamamlayarak ilk raporunu Pekin'e sundu.
Bu raporun Çin medyasına yansıyan kısmı, Çin'i yakından takip eden uzmanlar için şaşırtıcı değildi.
Ancak genel kamuoyu açısından dikkat çekici bir durum vardı: Çin, ısrarla mevcut çatışma ortamından uzak durmaya devam ediyor, savaşa ve özellikle Amerikan tek taraflılığına karşı diplomatik açıklamalar yaparak "yumuşak barış" mesajları veriyordu.
Uzun süredir ABD-Çin rekabetiyle ilgili aşırı dozda manipülasyona maruz kalan kamuoyu için Çin'in bu tavrı bir türlü anlaşılmıyordu.Çin hakkındaki gerçekler ile hayaller arasındaki ayrımı nasıl yapabiliriz?Zhai Jun'un Çin medyasında da geniş bir şekilde ele alınan açıklamalarının özünde altı temel unsur öne çıkmaktadır: Çin, bu savaşın baştan itibaren gereksiz ve önlenebilir olduğunu vurgulamakta, ABD ve İsrail'in Birleşmiş Milletler (BM) onayı olmadan gerçekleştirdiği saldırıları uluslararası hukukun açık ihlali olarak görmektedir.
Ayrıca Pekin, çatışmanın bölgesel yayılmasının önlenmesini, özellikle enerji hatları ve deniz ticaret yollarının korunmasını hayati bir öncelik olarak tanımlamaktadır.
Ateşkesin derhal sağlanması gerektiğini savunan Çin, kalıcı çözümün yalnızca diyalog ve müzakere yoluyla mümkün olabileceğini ifade etmektedir.
Son olarak, tek taraflı güç kullanımına karşı çıkarak uluslararası sistemde hukukun üstünlüğüne dayalı çok taraflı bir düzen çağrısı yapmaktadır.Bu tablo, kamuoyunda uzun süredir yanlış bir şekilde dramatize edilen ABD–Çin rekabetinin neden sıcak çatışmaya dönüşmediği sorusunu yeniden gündeme getirmektedir.
Daha da önemlisi, bu rekabetin ne zaman ve nasıl bir sıcak çatışmaya evrilebileceğine dair merakı artırmaktadır.Oysa daha geniş bir perspektiften bakıldığında, İran savaşı da dahil olmak üzere günümüzdeki birçok kriz, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ve Soğuk Savaş sonrasında köklü bir dönüşüm geçirmeyen uluslararası sistemin yapısal sorunlarını açığa çıkarmaktadır.
Bu durum, Çin'in uzun süredir dile getirdiği söylemi güçlendirmektedir.
Açıkça görünmese de Çin, bu savaşların "görünmeyen kazananı" olabilir.
Peki neden?Statü arayışı: Acele etmeyen bir güçÖncelikle Çin'in küresel sistem içinde uzun süredir devam eden statü arayışı sürmektedir.
Çin, özellikle 2010 sonrasında küresel sistemden statü talebini dolaylı veya doğrudan sürekli gündemde tutmuştur.
Bu talep kimi yorumlara göre büyük güç statüsü, kimi yaklaşımlara göre kendi norm ve kurallarıyla şekillenen alternatif bir düzen kurma isteği, kimine göre ise Asya-Pasifik'te bölgesel hegemonya arayışıdır.
Ancak hangi formda olursa olsun bu statü talebi devam etmektedir.
Çin açısından doğrudan bir sıcak savaşa girmek, bu statü arayışını riske atacak son derece maliyetli bir seçenek olacaktır.
Bu nedenle Pekin, statü kazanımını zamana yayarak ve maliyetleri minimize ederek ilerlemeyi tercih etmektedir.Siyasi söylem düzleminde Çin, mevcut küresel sistem içinde daha adil ve çok taraflı bir düzen talep etmektedir.
Bu çerçevede, "küresel liberal düzenin kaybedenleri" olarak tanımladığı Küresel Güney ülkelerini de kapsayan yeni bir müzakere zemini oluşturmaya çalışmaktadır.
Bu zemin henüz oluşum aşamasındadır.
Dolayısıyla ne Küresel Güney söylemi ortadan kalkmaktadır ne de Çin'in bu söylemin taşıyıcısı olma iddiası zayıflamaktadır.
Çin'in Küresel Kalkınma, Küresel Güvenlik ve Küresel Medeniyet girişimleri düşünüldüğünde, Ukrayna ya da İran gibi bölgesel savaşların bu uzun vadeli stratejik yönelimi kısa vadede değiştirmesi beklenmemelidir.Ekonomik-güvenlik dengesi: Savaşmadan kazanmakEkonomik açıdan Çin, Küresel Güney ile kaderini birbirine bağlayan bir söylem geliştirmiştir.
Kuşak ve Yol Girişimi başta olmak üzere Çin'in küreselleşme stratejisi, kendi kalkınması ile Afrika, Asya ve Latin Amerika'daki gelişmekte olan ülkeler arasında güçlü bağlar kurmuştur.
Bu ilişkiler zaman zaman asimetrik bağımlılık üretse de karşılıklı bağımlılık derinleşmiştir.
Son yıllarda bu bağımlılık ticaret ve enerji alanlarının ötesine geçerek teknoloji, veri ve nadir mineraller gibi stratejik alanları da kapsamaktadır.
Bu nedenle Çin ile küresel ekonomi arasındaki bağların kopması, yalnızca Çin'i değil tüm sistemi maliyetli bir krize sürükleyebilir.Güvenlik boyutuna gelindiğinde ise Çin'in yaklaşımı Batı'dan belirgin şekilde ayrışmaktadır.
Çin için güvenlik yalnızca askeri güçle tanımlanmaz, aksine savaşın ertelendiği, risklerin yönetildiği ve ilişkisel güç unsurlarının öne çıktığı bir anlayışı ifade eder.
Bu çerçevede Çin, İran savaşında ne tamamen dışarıda kalmış ne de doğrudan taraf olmuştur.
Daha çok gözlemci ve dengeleyici bir rol üstlenmiş, süreçten dersler çıkarmaya çalışmıştır.Çin, Küresel Güney'i terk ediyor mu?Küresel Güney açısından bu savaş, normatif olarak karşı çıkılabilecek ancak doğrudan müdahil olunamayacak kadar derin ve büyük bir krizdir.
Bu durum, Küresel Güney ülkelerini söylem düzeyinde güçlendirirken, pratikte ekonomik ve güvenlik risklerine karşı temkinli olmaya zorlamaktadır.
Dolayısıyla Çin'in Küresel Güney söylemi bu süreçte daha da önem kazanmıştır."Çin, Küresel Güney'i terk ediyor mu?" sorusu bu bağlamda anlamlı değildir.
Aksine mevcut uluslararası ortam, Çin'in bu söylemini güçlendirmektedir.
Çin, savaşı uluslararası hukuka aykırı, adaletsiz ve istikrarsızlaştırıcı bir gelişme olarak tanımlayarak normatif bir pozisyon almıştır.
Bu da Küresel Güney nezdinde Çin'in söylemsel meşruiyetini artırmaktadır.
Çin'in bu söylemi gelecekte daha da güçlendirmesi beklenmelidir.
Pekin, kendisini yalnızca bir güç merkezi olarak değil, aynı zamanda "korunmasız ülkeler için alternatif bir güvenlik ve kalkınma ortağı" olarak konumlandırmaktadır."BRICS gibi oluşumlar bu bağlamda önemlidir.
Her ne kadar BRICS doğrudan Küresel Güney'i temsil eden siyasi bir blok olmasa da alternatif ekonomik ve finansal modeller üretme potansiyeliyle bu ülkeleri desteklemektedir.
İran ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) aynı platformda yer almasına rağmen savaşta karşıt pozisyonlarda bulunması, BRICS'in siyasi bir ittifak olmadığını açıkça göstermektedir.
Bu durum örgütün zayıflığından ziyade doğasının bir sonucudur.
BRICS'in kurumsal kapasitesi kriz yönetiminden ziyade ekonomik işbirliği üretmeye yöneliktir.Dolayısıyla İran savaşı bağlamında BRICS'in geleceğinin, bir güvenlik örgütüne dönüşmekten ziyade ekonomik çeşitlendirme ve alternatif finansal mimari üretme kapasitesi üzerinden şekillenmesi muhtemeldir.Sonuç olarak, Çin'in yükseliş hikayesi bu tür krizlerle zayıflamak yerine dolaylı olarak güçlenmektedir.
Çin, mevcut küresel düzenin eksikliklerini görünür kılan bu savaşları kendi normatif söylemini güçlendirmek için kullanmaktadır.Çin bu savaşın doğrudan kazananı olmayacaktır.
Ancak Çin'in sabırlı, maliyetleri minimize eden ve uzun vadeli stratejik hedeflere odaklanan yaklaşımıyla küresel sistemdeki konumunu daha da sağlamlaştırmasını beklemek yanlış bir çıkarım olmayacaktır.[Dr.
Kadir Temiz, ORSAM Başkanı ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesidir.]Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.