Haber Detayı
Buenos Aires’ten Cusco’ya: Latin Amerika’da Türk olmak
Salih Seçkin Sevinç yazdı...
Rahmetli İlber Ortaylı’nın da dediği gibi bazen insanın dünyayı anlaması için çok uzağa gitmesi gerekir.
İstanbul’dan kalkıp okyanusun öte tarafına, Latin Amerika’ya vardığınızda ilk fark ettiğiniz şey mesafe değil, hayatın ritmi oluyor.
Türkiye’den yaklaşık on bir bin kilometre uzakta, başka bir kıtada, başka bir kültürde dolaşırken insan hem dünyayı hem de kendisini yeniden okumaya başlıyor.Bu yolculukta Brezilya’dan başladım.
Sokak pazarlarında dolaşırken küçük karides şişleri yapan bir teyzenin tezgâhında durdum.
Chimichurri soslu, kabuklu karidesleri mangalda çeviriyordu.
Yanında tropik meyveler, ananaslar, sokakta ayakta sandviç yiyen insanlar… Bambaşka bir mutfak.
Notlarımı derlemeye devam ediyorum.
Hepsi hakkında detaylı yazılar gelecek.
Brezilya’da hayatın büyük kısmı sokakta geçiyor.
Yemek de öyle.
İnsanlar restoranlarda değil, hayatın içinde yiyor.Sonra Arjantin’e geçtim.
Buenos Aires’te et bir yemek değil, bir kültür. “Asado” dedikleri mangal, aslında bir ritüel.
Saatlerce ağır ağır pişen etlerin etrafında insanlar konuşuyor, şarap içiyor, hayatı tartışıyor.
Bizde mangal hafta sonu yapılan bir aktivite genelde.
Arjantin’de ise hayatın kendisi gibi.Uruguay ise bambaşka bir dünya.
Montevideo’da sokaklarda dolaşırken herkesin elinde bir termos ve bir bardak görüyorsunuz.
Mate içiyorlar.
Bu bir içecekten çok bir alışkanlık.
İnsanlar banklarda oturuyor, deniz kenarında yürürken mate içiyor, arkadaşlarıyla paylaşarak içiyor.
Uruguay’da hayatın temposu yavaş.
Belki de bu yüzden dünyanın en sakin ülkelerinden biri gibi hissettiriyor.
Dünyanın en iyi sandviçi de Uruguaylıların milli yemeği.
İsmi Chivito.Peru’ya vardığımda ise bambaşka bir atmosfer karşılıyor insanı.
Cusco’da deniz seviyesinden üç bin dört yüz metre yükseklikte yürürken nefes almak bile farklı bir deneyime dönüşüyor.
İnka medeniyetinin kalbi sayılan bu şehirde geçmiş hâlâ canlı.
Taş sokaklar, eski duvarlar, İnka mimarisinin izleri… Bir kafede oturup kahve içerken insan sadece manzaraya değil, tarihe de bakıyor gibi hissediyor.Kolombiya’da ise hayat yeniden hızlanıyor.
Bogotá sokakları kalabalık, enerjik ve hareketli.
Empanada, arepa satan sokak tezgâhları, çorba içilen küçük lokantalar, kahve kokan kafeler… Latin Amerika’nın birçok yerinde olduğu gibi burada da hayatın merkezi sokak.Ama bu yolculukta beni en çok şaşırtan şey başka bir şey oldu.Türkiye.Evet, dünyanın öbür ucuna gidince insan kendi ülkesini daha iyi görmeye başlıyor.
Latin Amerika’da mutfak güçlü ama çeşit sınırlı.
Arjantin’de et var, Peru’da ceviche var, Kolombiya’da çorbalar var.
Ama Türkiye gibi aynı anda yüzlerce farklı mutfağı taşıyan bir coğrafya çok nadir.Gaziantep’ten Karadeniz’e, Ege’den Hatay’a kadar uzanan mutfak zenginliği aslında dünyanın birçok yerinde yok.Latin Amerika’yı gezerken bir başka şey daha fark ettim: İnsanlar Türkiye’yi düşündüğümüzden daha fazla tanıyor.
Kimi yerde Türk dizilerinden bahsediyorlar, kimi yerde İstanbul’dan.
Bir restoranda Türk olduğumu söylediğimde “Galatasaray” diyen de oldu, “kebap” diyen de.Dünya küçüldü derler ya… Belki de doğru olan şu: Dünya küçülmedi, ama insanlar birbirini daha çok merak etmeye başladı.Latin Amerika’dan İstanbul’a dönerken insanın aklında tuhaf bir düşünce kalıyor.
Bazen kendi ülkenizi anlamak için dünyanın öbür ucuna gitmeniz gerekiyor.Çünkü mesafe arttıkça, bakış açısı da büyüyor.Tıpkı İlber Hocanın dediği gibi. “Herkese bolca seyahat ve güzel tesadüfler dilerim.”Çünkü aslında hepimiz bu yaşamda yolcuyuz.
Bizlere her geçen gün yozlaşan dünyada sabırla iyiliği, ilmi, ahlakı ve erdemi işaret ettiğin; seyahat etmemiz için cesaretlendirdiğin için sana minnettarım hocam.
Huzur içinde uyu.
Odatv.com