Haber Detayı
Ortadoğu’da yeni yüzyılın ‘oyuncu’su kim?
Şah yönetimiyle birlikte bu süreç hızlandırılmış ve böylece Türkiye-Irak-Fransa desteğiyle Humeyni; 21. yüzyıla taşınacak radikal İslamın baş oyuncusu olarak sahneye çıkarılmıştır.
Şeytan Yoktur (2021) filminin (Yön.
Mohammad Rasoulof ) ilk epizotunda cezaevi gardiyanının yaptığı tek şey, toplu idamlarda düğmeye basmaktı, ötesi onu ilgilendirmiyordu.
Ülkesinde olup bitenler onu ilgilendirmediği gibi, yaptığı işi de artık kanıksamıştı ve sorgulamak aklının ucundan bile geçmiyordu.
O gardiyanın kaygısızlığında (haydi suskunluk diyelim) gördüğümüz şey, aslında kendi coğrafyamızda da emre itaatin, sorgulamadan yapılan her işin nasıl bir kötülük zincirine dönüştüğünün küçük bir örneğidir. 21. yüzyılda ABD hegemonyasının Ortadoğu’da adım adım tezgâhladığı projenin ilk atağı “11 Eylül 2001” saldırısıydı. 2010’da başlatılan “Arap Baharı” ise BOP adı verilen asıl projenin yeni bir adımıydı.
Tunus, Libya, Mısır, Irak, Sudan, Suriye ve İran’a uzanan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi”, bugünkü İran saldırısıyla nihayete ermiş görünüyor!
Peki acaba gerçekten, bu “son hamle” mi?
Ateş topu gibi ortada gezinen İsrail’in saldırılarına bakınca bunun hiç de öyle olmadığı ortada.
Bu düğmeye basan yeni yüzyılın “oyuncu”su gerçekten de Trump mıdır?
Bu soruya, bir emlak komisyoncusunun aklının ABD’nin bütün bu stratejilerini kurup yönettiğini söyleyerek yanıt vermek büyük bir saflık olur.
İsterseniz, buradan biraz gerilere dönelim, hatta bayağı bir eskilere gidelim.
Çünkü Ortadoğu’nun bugünkü yangınını anlamak için deyim yerindeyse yirminci yüzyılın ortalarından beri masalarda açılan haritalara ve petrol sahalarının kenarına düşülen küçük notlara da bakmak gerekiyor.
İran gerçeği ABD’nin merceğine 1950’lerde girdi.
Bölgedeki asıl oyuncu İngiltere’nin bu yörede nüfuz ve çıkar kaybetmesi de ABD’yi İran’a doğru adım attırdı. 1951’den 1953’e kadar İran’da başbakan olan Muhammed Hidayet Musaddık (1882-1967), Milli Cephe’nin desteğiyle iktidara gelince öncelikle İngilizler tarafından işletilen petrol rafinerisini kamulaştırdı.
Buradaki kaybını sindiremeyen İngiltere, ABD ile darbe girişiminde bulundu.
Devreye giren CIA ve MI6 ilk hamlede başarısız oldu.
İkinci hamlede Kermit Roosevelt Jr. yeni planında ülkenin iç dengelerini bozan adımları atarak başta Kum kentindeki mollaları, ardından nüfuzlu işadamlarını, generalleri ve kullanışlı kişileri satın alarak Musaddık’ı ikinci darbede uzaklaştırdı ve kaçıp Roma’ya gitmiş olan Şah Rıza Pehlevi ’yi tekrar iktidara taşıdı.
ABD’nin denizaşırı ilk müdahalesidir bu.
Ama ötede, Musaddık’ın reformlarından etkilenen Mısırlı “hür subaylar”, 1952’de Cemal Abdünnasır öncülüğünde darbe yaparak Mısır’daki kraliyet rejimine son verdiler.
İlk adımda Süveyş Kanalı Şirketi’ni millileştirmesi gerçekleşti. 1882’de Mısır’ı işgal ederek kanal yönetimini ele geçiren İngilizleri rahatsız eden bu hamleden sonra, bu kez hamisi ABD’yi Mısır’a davet etti.
İngilizlerin bu iki kaybı, Ortadoğu’da yeni politikaları gündeme getirdi.
İngiltere, “Müslüman Kardeşler”i Mısır’ın başına örümcek gibi sararken ötede İran’da da mollaların cumhuriyetinin zeminini hazırlamaya başladı.
Burada ABD ile derin işbirliği içinde olan İngiltere; bir yandan da Türkiye’yi “kullanışlı” (bir) ülke haline getirebilmek için 1952’de NATO’ya alınmasına destek verdi.
Bu dönemde Demokrat Parti’nin Menderes dönemi iktidarı, bir nevi “arabulucu”luğa soyundu, daha doğrusu bu iktidardan Mısır-İran-Türkiye arasında bu görevi yerine getirmesi istendi.
Başarısız olunca da İngiltere 1955’te CENTO’nun (Merkezi Antlaşma Merkezi) kuruluşunu Türkiye, İran, Irak, Pakistan’la gerçekleştirdi.
Sovyetler Birliği’nin bölgedeki nüfuzunu kırmak da buradaki başlıca amaçtı.
Bu arada ABD de boş durmamış, İran’ı ve Ortadoğu’yu dizayn etmede meşgul olmuştu.
İşte İsrail’in bölgedeki ikinci kullanışlı ülke haline getirilmesi bu süreçte başlar.
Mısır’daki Nasır yönetiminin dikbaşlılığının bedeli, “Altı Gün Savaşı” (5-10 Haziran 1967) ile ödetilir.
Nasır’ın yakın danışanı gazeteci M.
Hasaneyn Heykel, “Kahire Dosyası” (*) kitabında, Nasır’ın bu savaşa kaybedebileceğini bile bile girdiğini anlatır.
İsrail’in Ortadoğu’daki varlığının, özellikle ABD tarafından ateş topuna dönüştürülmesi de bu süreçte başlar. “Filistin sorunu” bahane edilerek güdülen yayılmacı politika, bölgeyi sürekli tehdit eder.
Dikkat ederseniz, İran’da molla rejiminin iktidara “devrim” denerek taşınması, Sovyetlerin çöküş planı, Pakistan’ın ve Afganistan’ın yeni düzene göre dizayn edilmesi ve Türkiye’de de “12 Eylül 1980” askeri darbesinin gerçekleştirilmesi eşzamanlı hamlelerdir. “İran İslam Devrimi” dedikleri, aslında bir ABD projesi, başka bir deyişle yeni dünya düzeninin aktörü olan küresel güçlerin bir tasarısıdır.
Şah yönetimiyle birlikte bu süreç hızlandırılmış ve böylece Türkiye-Irak-Fransa desteğiyle Humeyni; 21. yüzyıla taşınacak radikal İslamın baş oyuncusu olarak sahneye çıkarılmıştır.
İşte bu oyunun kurucusu ABD, İngiltere ve Batı; bugün Büyük Ortadoğu Projesi’nin nihai aşamasına gelmiştir.
Dolayısıyla bugün olup bitenler, bir ülkenin bir diğerine anlık bir öfke patlaması değil, yüzyıldır sahnelenen aynı oyunun yeni bir perdesi gibi okunmalıdır.
Son halkada yeni “oyuncu” olarak Türkiye’nin devreye girmesine de korkarım az bir zaman kaldı!
Çünkü bu savaş vahşetini “esefle” karşılayan ve şiddetle kınayan bir iktidarın “BOP”un eşbaşkanlığından vazgeçeceğini pek sanmıyorum!
Peki bundan sonra neler olacak?
Bunu da kestirmek pek güç olmasa gerek!
O nedenle sevgili okurum, tarihin bize fısıldadıklarını hatırlamalıyız: Başkalarının yazdığı senaryoda figüran olmayı kabul edenler, bir gün sahneden ilk indirilenler olur. (*) Kahire Dosyası, Muhammed Hasaneyn Heykel; Çev.: Berin Büktaş, 1974, Bilgi Yay., 379 s.