Haber Detayı

Dünya düzeni öldü mü? - İlker Başbuğ
Yazarlar cumhuriyet.com.tr
12/03/2026 04:00 (3 saat önce)

Dünya düzeni öldü mü? - İlker Başbuğ

3-15 Şubat 2026 tarihleri arasında toplanan Münih Güvenlik Konferansı’na katılan liderlerin çoğu, 1945 sonrası dünya düzeninin öldüğünü ilan etti.

3-15 Şubat 2026 tarihleri arasında toplanan Münih Güvenlik Konferansı’na katılan liderlerin çoğu, 1945 sonrası dünya düzeninin öldüğünü ilan etti. 1945 sonrası dünya düzeni ile kastedilen ne idi? 1- 22 Temmuz 1944’te 44 ülke temsilcisi; savaş sonrası uluslararası para-finans düzeninin kurallarını ve bunun kurumlarını tartışmak ve tasarlamak üzere, ABD’de New Hampshire eyaletinde toplandılar.

Burada yeni dünya düzeni için oluşan düşünceler daha sonra, Bretton Woods düzenine ve prensiplerine dönüştü.

Bretton Woods denince insanların aklına daha çok ekonomik kararlar gelmektedir.

Bunların başında da ABD Doları’nın uluslararası ödemelerde rezerv rolünün kabul edilmesi bulunmaktadır.

Altın-dolar çıpası da orada kabul edilmişti. 35 ABD Doları, bir ons altına eşit olacaktı.

IMF’nin hukuki temelinin ve Dünya Bankası’nın hukuki temeli de yine orada kabul edilmişti.

Bugün, Bretton Woods klasik olarak pek geçerli değil. 1971’de ABD, doların altına çevrilebilirliğini askıya aldı.

Ama IMF ve Dünya Bankası küresel sistemin içinde kurumsal görevlerine devam ediyor.

Daha da önemlisi, Bretton Woods’ta kabul edilen ABD Doları’nın rezerv para rolü, bugün için de ABD için yaşamsal öneme sahip olmaya devam etmektedir.

Ancak Bretton Woods’un bir de pek üzerinde durulmayan, yeni dünya düzenine yönelik bazı prensipleri vardı.

YAYILMACI SİYASET ABD, iç pazarlarını “serbest ticaret” prensibi altında, özellikle 2.

Dünya Savaşı’nın mağluplarına, Almanya ve Japonya’ya açıyordu.

Bu ayrıcalık zamanla, Hindistan, İsveç, Arjantin, Mısır, Endonezya, Singapur ve Tayland’da da açıldı.

ABD ayrıca, deniz ticaretinin güvenliğini sağlama görevini de yükleniyordu.

Bu nedenle diğer ülkelerin deniz kuvvetine sahip olmasına pek gerek yoktu.

Belki de en önemlisi; ABD Bretton Woods’a katılan ülkelere nükleer şemsiye dahil, Sovyetler’e karşı onları korumayı kabul ediyordu.

Tek istediği, katılanların Soğuk Savaş’ta ABD’nin istediği şekilde mücadelede yanında olmalarıydı.

Böylece ABD küresel güvenliği sağlayacak emperyalist bir devlet olmaya adımlarını atıyordu.

Zamanla serbest ticaret yerini gümrük duvarlarına bırakacaktı.

Burada “Sovyetler Birliği o tarihlerde gerçekten yayılmacı bir siyasete sahip miydi” sorusu sorulabilir ve şöyle yanıtlanabilir: 2.

Dünya Savaşı esnasında, Amerika ve İngiltere, İran üzerinden Sovyet Rusya’ya yardım etme kararı aldılar.

İran, Almanya taraftarı bir politika izliyordu.

Bu nedenle bu isteği kabul etmedi.

Bunun üzerine Sovyet Rusya ile İngiltere, İran’ı işgal etti ve 29 Ocak 1942’de İran’la bir ittifak anlaşması imzalandı.

Sovyet ve İngiliz askerleri İran topraklarında bulunacaktı.

Ancak savaş sona erdikten sonra, altı ay içinde Sovyet ve İngiliz askerleri İran topraklarını boşaltacaklardı.

Savaş resmen 2 Eylül 1945’te bitti.

İngiltere askerlerini İran’dan çekmeye başladı.

Sovyetler’de bir hareket olmadığı gibi, Sovyetler kasım ayında İran Azerbaycan’ında ayaklanma çıkarttılar.

Muhtar Azerbaycan Cumhuriyeti’ni 12 Aralık 1945’te kurdurttular.

Olaylar bununla kalmadı.

Mahabad’da bağımsız bir Kürt Cumhuriyeti’ni de kurdurttular.

Bu iki kurulan devlet, kendi aralarında hemen bir ittifak imzaladılar.

İRAN PETROLLERİ İran’da bu olaylar yaşanırken 25 Nisan 1945’te San Francisco Konferansı da toplandı.

Konferansın konusu Birleşmiş Milletler (BM) idi.

Birleşmiş Milletler Antlaşması 25 Haziran 1945’te 59 devlet tarafından imzalandı.

İran meseleyi, BM Genel Kurulu’na götürdü.

İngiltere ve ABD yeni kurulmuş BM’nin prestijinin sarsılmasını istemediklerinden İran’ı desteklemediler.

İran çaresiz, Sovyetler ile görüşme yoluyla sorunu çözmek istedi. 4 Nisan 1946’da bir anlaşmaya varıldı.

Sovyetler İran’dan çekilecek ancak buna karşın kuzey İran petrollerini Sovyetler’le beraber işleyip yüzde 51 hissesini de Sovyetler’e verecekti.

Bu arada, ABD 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya, 9 Ağustos 1945’te ise Nagazaki’ye atom bombalarını atarak dünyada ilk ve tek nükleer güce sahip ülke olmuştu.

Bu gelişme elbette Sovyetler’i tedirgin etmişti.

Sovyetler 1946 Mayıs ayında İran’ı tamamen boşalttı.

Daha sonra da İran Parlamentosu yapılan antlaşmayı reddetti.

BM ÜYELİĞİ VE NATO ABD 20 Eylül 1947’de yaptığı açıklama ile petrol antlaşmasının reddedilmesinden dolayı İran beklenmedik neticelerle karşılaşırsa, İran’ın bütünlüğünü koruyacağını dünya kamuoyuna açıkladı.

Sovyetler bu tutum altında çatışmayı göze alamadığı için geri çekilmek zorunda kaldı. 1946’da, Sovyetler’in Türkiye’ye yönelik tehditleri de ortaya çıkmıştı.

Boğazlarda üs ve Kars ile Ardahan bölgelerinin Rusya’ya terkinin istenmesi konusu, Türkiye’nin BM’ye üye olmasını acil ve zorunlu bir hale getirmişti.

Stalin’in yönetimindeki Sovyetler Birliği’nin İran’ı işgal ederken aynı zamanda Türkiye’den bazı taleplerde bulunması üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken bir noktadır. 1945 sonrası kurulan dünya düzeninin belki de en önemli kuruluşu BM’ydi.

Kurulduğu ilk günlerde İran sorununa bile çözüm üretemeyen BM’nin bugünkü uluslararası sorunlar karşısında çaresizliği bu kurumun mutlaka yeni düzenlemeye tabi tutulmasını zorunlu kılmaktadır. 1948’de Sovyetler’in Batılıları Berlin’den çıkarmak için teşebbüse geçmeleri ortaya bir buhran çıkardı.

Bu buhran ABD’ye Sovyetler’le bir işbirliği yapma olanağının kalmadığını gösterdi.

Bu durumda yeni bir barış düzeninin kurulması zorunluydu. 4 Nisan 1949’da Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) kuruldu.

NATO’nun ana görevi muhtemel Sovyet yayılmasını önlemekti.

ABD de Bretton Woods’ta tespit edilen prensipler çerçevesinde, NATO’nun da lideri olacaktı.

NATO Soğuk Savaş döneminde önemli görevleri başarıyla tamamladı.

Ama bugün NATO’nun geleceği de tartışılmaya açılmıştır.

Bu tartışmaların nasıl sonuçlanacağı da pek bilinmemektedir.

ULUSLARARASI HUKUK DARMADAĞIN Sonuçta; 1945 sonrası kurulan dünya düzeni bugün ciddi sorunlarla karşı karşıyadır.

Ancak değişmeyen bir şey var: Emperyalist devletler dünde vardı, bugün de varlıklarını devam ettirmektedirler.

Belki tek değişen devletlerin isimleridir.

Emperyalist Sovyetler Birliği’nin 1946’da İran’da gerçekleştirmeye çalıştıklarını, neredeyse 80 yıl sonra bugün başka bir emperyalist ülke ABD, uluslararası hukuku darmadağın ederek maalesef gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

Münih Güvenlik Konferansı’nda ifade edildiği gibi bugün uluslararası kuralların yok sayıldığı, güçlünün haklı olduğu büyük bir düzensizlik ortamı içinde bulunulmaktadır. 1946’da Sovyetler Birliği’ni ABD durdurmuştu.

Bugün ABD’yi kim durdurabilir?

Herhalde ABD’yi durdurabilecek tek güç ABD’nin yine kendisidir.

Bu konuda yazılı ve görsel medyaya da büyük bir sorumluluk düşmektedir.

Sıcak odalarında koltuklarında oturanlara, gerçekte yaşanan trajik olayların adeta bir film gibi veya sanal bir oyun gibi yansıtılmasıyla bir yere varılamaz.

Önemli olan; çatışmaların yarattığı insanlık dramlarının ve çatışmaların nasıl sonlandırılabileceği yönündeki düşüncelerin ortaya konulmasıdır. ‘GÜÇ DENGESİ STRATEJİSİ’ Yine, ana konuya 1945 sonrası dünya düzeninin nasıl öldüğü konusuna geri dönersek Sovyetler Birliği, NATO’ya karşı bir güç dengesini oluşturmak üzere 14 Mayıs 1955’te Varşova Paktı’nı kurduklarını hatırlamalıyız.

Bugün 1945 sonrası dünya düzeninin öldüğünü itiraf eden Avrupalı liderlerin, nasıl bu noktaya gelindiğini, ne hatalar yapıldığını da özeleştiri konusu yapmaları bir zorunluluktur.

Bu sorunun ilk yanıtı bugün Avrupa’da; Kardinal Richelieu, Klemens von Metternich ve Otto von Bismarck gibi yetenekli liderlerin olmayışıdır.

Bu üç isim “güç dengesi stratejisi”nin yaratıcıları ve uygulayıcılarıydı.

Bu üç devlet adamı bugün bulundukları yerden kalksalar, gördükleri manzara karşısında bugünün liderlerine her halde şunları söylerlerdi: Güç dengesi stratejisi her şeyden önce kendi gücünüze dayanmalıdır.

Daha sonra yapılacak ittifaklar ile bu gücünüzü daha da güçlendirebilirsiniz.

Silah satın almak için para gerekir.

Refahı sağlamak için de para gerekir.

Bir ülke bunlardan herhangi birini yeterli miktarda sağlayamadığında sorunlarla karşılaşabilir.

Önemli olan devlet adamlarının hem silahları hem de refahı, düşüşlerine yol açan aşırılıklar üretmeden dengeli bir şekilde gerçekleştirmeyi sürdürebilmesidir.

Avrupa ülkeleri olarak 2.

Dünya Savaşı’nda büyük yıkımlarla karşı karşıya kaldınız.

Belirli bir süreyi bu yıkımlardan kurtulmaya ayırmanız kabul edilebilir.

Ancak belirli bir refah seviyesine ulaştıktan sonra, kendi güvenliğinizi de düşünmek zorundaydınız.

Güvenliğinizi başka ülkelere dayandırmanızın, bir gün size pahalıya mal olabileceğini düşünmeliydiniz.

HAKKIN ŞANSA KALMASI...

Donald Trump’ın 20 Ocak 2017’de ABD başkanı oluşu, Avrupa ülkeleri liderlerinin “güç dengesi stratejisi”nin gerekleriyle yüz yüze gelmelerini sağladı.

ABD ile İsrail’in 28 Şubat 2026 günü İran’a karşı başlattığı savaş, dünyada uluslararası kuralların olmadığı, güçlünün haklı olduğu ve ortaya büyük bir düzensizliğin çıktığının yeni bir göstergesi oldu.

Shakespeare VI.

Henry oyununda şöyle diyor: “Gücün eridiği yerde, kural çözülür.

Kuralın çözüldüğü yerde hak şansa bırakılır.

Geriye kalan ise söze değil, silahtan çıkan sese daha çok benzeyen bir uğultudur.”

İlgili Sitenin Haberleri