Haber Detayı

Işığa dokunan kadınlar
Yazarlar cumhuriyet.com.tr
08/03/2026 04:00 (2 saat önce)

Işığa dokunan kadınlar

Albert Einstein’a ait olduğu söylenen şu sözü duymayanımız pek yoktur:

Albert Einstein’a ait olduğu söylenen şu sözü duymayanımız pek yoktur: “Önyargıları kırmak, atomu parçalamaktan daha zordur” Bu sözü bir erkek söylemiş ama tarihte hem atoma hem de önyargılara karşı imtihanlarını başarıyla vermiş bir anne ve kız var.

Onların ismi Marie Curie ve Irene Joliot-Curie.

Bugün çoğumuz “analı kızlı çorbasını” duymuş, hatta tadını ve nasıl yapıldığını da biliyoruz ama kadınlığın mutfağa hapsedilemediği bu hikayeyi çok bilmez, bilsek de sık konuşmayız.

Namı diğer Madam Curie aslında Polonya doğumluydu.

Genç yaşta Paris’e geldi.

Fizik ve kimya okumak istedi ama Avrupa’nın göbeği de olsa bilim dünyası kadınlara pek açık değildi.

Yine de vazgeçmedi.

Pierre Curie ile tanıştı; birlikte çalışmaya başladılar.

Kızları Irène küçük yaşlardan itibaren annesinin çalışmalarını izledi.

Zamanla yalnızca yardım eden biri değil, bir bilim insanı haline geldi.

Ailenin üzerinde yoğunlaştığı alan, o yıllarda yeni keşfedilen bir gizemdi: bazı maddeler görünmez bir enerji yayıyordu.

Bugün buna radyoaktivite diyoruz.

Madam Curie uranyum cevherlerini incelerken beklenmedik bir şey fark etti.

Bazı örnekler uranyumdan çok daha güçlü bir enerji yayıyordu.

Bu da demekti ki o cevherin içinde henüz bilinmeyen başka bir element olmalıydı.

Aylar süren çalışmalar, tonlarca cevherin kaynatılması, süzülmesi ve tekrar tekrar ölçülmesi… Sonunda iki yeni element keşfettiler: polonyum ve radyum.

Radyum karanlıkta hafifçe parlayan bir maddeydi.

O yıllarda insanlar bu ışığı büyüleyici buluyordu.

Ama Madam Curie için muhteşem olan ışığın güzelliği değil; o ışığın ne söylediğiydi.

Çünkü radyumun yaydığı enerji, maddenin iç yapısının sanılandan çok daha karmaşık olduğunu gösteriyordu.

Bu keşif yalnızca fizik için değil, tıp için de yeni bir kapı açtı.

Doktorlar kısa süre sonra radyum ışınlarının bazı tümörleri küçültebildiğini fark ettiler.

Radyasyon tedavisinin ilk adımları böyle atıldı.

Bugün kanser tedavisinde kullanılan radyoterapi yöntemlerinin kökleri o laboratuvar deneylerine kadar uzanır.

Madam Curie bunu keşfettiğinde büyük bir servet elde edebilirdi.

Radyum son derece değerli bir maddeydi.

Ama keşfini patentlemedi.

Bilimin bütün insanlığa ait olması gerektiğini düşünüyordu.

Bu yüzden Curie’nin buluşu yalnızca bilimsel değil, ahlaki de bir hikaye.

Ama trajik olan şu: Curie’nin ve kızının yıllar sonra kan kanserine yakalanmasına yol açan şey de aynı çalışmalar oldu.

Curie uzun yıllar boyunca radyumla neredeyse çıplak elle çalıştı.

Laboratuvarda özel koruma ekipmanları yoktu.

Hatta bazı not defterleri bugün hâlâ radyoaktif olduğu için kurşun kutular içinde saklanır.

O yıllarda radyoaktivitenin insan vücudu üzerindeki etkileri tam bilinmiyordu.

Ama Curie’nin önünde başka bir mesele daha vardı: kadınların kırılgan olduğu, başladıkları işi sonuna kadar götüremeyecekleri yönündeki yaygın önyargı.

Ya duracaklar ve bu önyargıları doğrulayacaklardı.

Ya da devam edip hem bilimin hem de insanlığın yolunu aydınlatacaklardı.

Işığa eldivensiz dokundular.

Keşifleri bugün milyonlarca insanın hayatını kurtaran tıbbi yöntemlerin kapısını açtı.

Dünyada böyle kadınlardan bir tane yok elbette.

Ve işte bir başkası.

Remziye Hisar.

Onun yolu doğrudan Curie ailesinin laboratuvarına kadar uzanmıştı.

Paris’te Irène Joliot-Curie ile çalışan genç bir Türk bilim insanıydı.

Cumhuriyet henüz çok gençti ve bilim insanı yetiştirmek bir memleket meselesi sayılıyordu.

Hisar yurda döndü, Türkiye’nin ilk kadın kimyagerlerinden biri oldu ve uzun yıllar öğrenciler yetiştirdi.

Bir bakıma Curie’nin laboratuvarındaki ışığın küçük bir parçasını Türkiye’ye taşımış oldu.

Dokunmak deyince Türkan Saylan’ı unutmamalı.

Cüzzam yüzyıllar boyunca yalnızca tıbbî bir hastalık değil, aynı zamanda bir korku ve utanç meselesi olmuştu.

İnsanlar bulaşma ihtimalinden korktukları için cüzzamlıları çoğu zaman toplumdan uzaklaştırıyor, hatta onlara dokunmaktan bile çekiniyorlardı.

Hastalık kadar ağır olan şey, o insanların yalnız bırakılmasıydı.

Dermatolog olarak İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’nde ve İstanbul Lepra Hastanesi’nde çalışan Türkan Saylan bu korkunun, hastalığın kendisinden bile yıkıcı olabileceğini görüyordu.

Hakim anlayışın tam tersini deneyerek hastaları saklamak yerine görünür kılmayı seçti.

İstanbul’daki tedavileri sürdürmekle kalmadı, saha taramaları da başlattı.

Daha çok hastaya dokunmak istiyordu.

Anadolu’nun farklı yerlerinde hastalarla ve aileleriyle konuştu.

Çünkü hastalığın tedavisinin yalnızca ilaç olmadığını biliyordu.

İnsanların korkusunu ve önyargısını da tedavi etmek gerekiyordu.

Bu yüzden Saylan’ın mücadelesi yalnızca bir doktorun meslek hikayesi değildi.

Bir toplumun korkularını değiştirme çabası oldu.

Bilimin, insana dokunmadıkça eksik kaldığını göstermiş oldu ve insana dokunan bu el, bu akıl yine bir kadına aittir.

Dilhan Eryurt’un hikayesi ise gökyüzüne doğru uzanır.

Ankara’dan çıkar, Amerika’ya gider ve NASA’da yıldızların evrimi üzerine araştırmalar yapar.

Güneş’in ve yıldızların nasıl doğup nasıl yaşlandığını anlamaya çalışan bir bilim insanıdır.

Bir Türk kadınının evrenin tarihini hesapladığını düşünmek bile başlı başına etkileyicidir.

Bugün bu zincirin halkalarından biri de Feryal Özel’dir.

Arizona Üniversitesi’nde çalışan bu astrofizik profesörü nötron yıldızları ve kara delikler üzerine araştırmalar yürütür.

Evrenin en karanlık noktalarına bakarak ışığın bile kaçamadığı yerleri anlamaya çalışır.

Canan Dağdeviren’in hikayesi ise daha kişisel bir yerden başlar.

Dedesi genç yaşta kalp yetmezliğinden hayatını kaybeder.

Bu olay küçük bir kızın zihninde bir soru bırakır.

Yıllar sonra MIT’de çalışan bir bilim insanı olduğunda insan vücudunun hareketinden enerji üreten cihazlar ve giyilebilir kalp pili üzerinde çalışır.

Bir kayıp, bir araştırma sorusuna dönüşür.

Örnekler çoğaltılabilir.

Ancak çok oluşu kadar bunu konuşmak, hatırlatmak, zamanın akışı içinde üstünü bilinçli ya da bilinçsiz biçimde örtmemek de önemlidir.

Yıllar önce şu meşhur “Bandırma Füze Kulübü” öyküsü bir film yapmak üzere benim de önüme gelmişti. 1950’lerin sonunda Bandırma’da bir grup lise öğrencisi roket yapmak için harekete geçiyor.

Dünya o sırada uzay yarışını konuşuyor; Sputnik uzaya çıkmış ve gökyüzü bir anda herkesin hayal gücünü harekete geçirmiş.

Konuyu incelemeye başladım.

Basında konuyla ilgili haberleri tararken kimi fotoğraflara da ulaştım.

Roketlerin başında lise talebesi genç erkek öğrenciler duruyor ama aynı kadrajın içinde yine saçları örülü, tertemiz önlüklü liseli genç kızlar da var.

Ama işin tuhaf tarafı, o yıllarda olan bu olayları hep erkekler anlatıyor.

Erkeklerin anlattığı olay akışının içinde kızların ismi geçmiyor.

Öyle ki onlar hiç emek vermemiş, olayların akışı içinde en ufak bir katkıları olmamış gibi.

Açıkçası buna sinirlendim.

Filmi “Bandırma Füze Kulübü” adıyla değil “Haydi Kızlar Uzaya” ismiyle yapmak istediğimi söyledim.

Hikayeyi erkekler üzerinden değil kızların üzerinden anlatacaktım.

Film bittiğinde ise göstermek istediğim ise şuydu. 1950’li yıllarda liseli kızlarımız uzayı merak ederken, bugün nasıl oldu da kız çocukları ilk okula bile gitmemeye başladı.

Biz “haydi kızlar uzaya” derken ne ara “haydi kızlar okula” demeye başladık.

Eski Türkiye’ye göre daha ileride olduğu söylenen ülkemiz, okula gitmekle yetinmeyip uzaya bile gitmeyi düşünen kız çocuklarından, okula bile gönderilmeyen kız çocukları dönemine nasıl geçmişti ve bu nasıl olur da bir ilerleme sayılabilirdi.

Elbette bu filme bu şekilde yaklaşmam erkek egemen film sektöründe, erkek egemen hikaye anlatıcıları dünyasında pek de sevimli ve ticari bulunmamış olacak ki bana kibarca teşekkür edildi.

İki yıl sonra dünyada NASA’ya uzay yarışında katkı veren afro-amerikan iki matematikçi kadının öyküsünü anlatan “Hidden Figures” filmi Oscar’a aday olduğunda dünya ile aynı paralelde ve doğru düşündüğümü gördüğüm için kendi içimden gülümsedim. “Bandırma Füze Kulübü” filmini ise yıllar sonra, fikri piyasada çok gezdirip başkalarına kaptırmış olacaklar ki, bana gelen insanlardan çok farklı insanlar yaptı.

Filmi izlemeye tenezzül bile etmedim.

Gerçek filmi kafamda çoktan tamamlayıp izlemiştim.

Daha da önemlisi yıllar önce o kulüpteki liseli kızlar da hikayenin orijinalini yaşamışlar, ışığa dokunmanın heyecanını iliklerine kadar yaşayıp o fotoğraftaki gibi aydınlık bir gülümsemeyle hakikati yaşamışlardı.

Tarih çoğu zaman erkeklerin isimlerini yazar.

Bu yüzden kadınlar tarih boyunca yalnızca bilime değil, bilimin kadınlara biçtiği role de direndiler.

Curie laboratuvarda atomu parçaladı; Sevgi Soysal ve Tezer Özlü kelimeleri… Bu yazı bir anma yazısı değil; küçük bir hatırlatma. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününe de ev sahipliği yapan mart ayı boyunca bilim alanındaki fikri olan, projesi olan genç kadınların bu zincire katılması için de bir davet.

Bana sosyal medya hesabımdan mesajlarını ulaştırabilirler.

Onların seslerinin duyulması için hesabımda mesajlarını yayınlayacağım.

Çünkü ışık paylaşıldıkça çoğalır.

İlgili Sitenin Haberleri