Haber Detayı

Ortadoğu’da Yeni Perde; İran - Gerçekler Başka, Hesap Başka
Yazarlar cumhuriyet.com.tr
06/03/2026 04:00 (2 saat önce)

Ortadoğu’da Yeni Perde; İran - Gerçekler Başka, Hesap Başka

Bu savaş bir gecede doğmadı.

Bu savaş bir gecede doğmadı.

Haftalardır, hatta aylardır adım adım örülen bir gerilimin kaçınılmaz sonucuydu.

Sertleşen açıklamalar, karşılıklı tehditler, “son uyarı” tonundaki mesajlar… Her biri yaklaşan kırılmanın habercisiydi.

Sonunda beklenen eşik aşıldı.

Geçtiğimiz yıl yaşanan 12 Gün Savaşı, aslında bugünün önsözüydü.

O günlerde Washington’dan yükselen mesaj netti: İran’ın nükleer kapasitesine ağır darbe vurulmuştu, tehdit geriletilmişti. “Görev tamam” havası estirilmişti.

Bugün ise aynı başlık yeniden savaş gerekçesi olarak önümüze konuyor.

Eğer tehdit o zaman bertaraf edildiyse, şimdi ne değişti?

Trump’ın dün söylediğiyle bugün söyledikleri arasındaki mesafe kimseyi şaşırtmıyor artık.

Asıl mesele ortaya konan gerekçelerin ötesindeki hedefler.

İran’ın caydırıcılığını kırmak, bölge genelinde kurduğu vekil ağını, nüfuzu çözmek ve İsrail’i güvenlikten ticarete kadar Ortadoğu’nun merkezine yerleştirmek.

Bunun yanında Körfez’deki enerji akışının kesintisiz sürmesini sağlamak, petrol ve doğalgaz hatlarının güvenliğini garanti altına almak ve İran’ın bu enerji havzaları üzerinde daha fazla güç ve nüfuz kazanmasının önüne geçmek… Washington ve müttefikleri açısından diğer bir kaygı da, İran’ın nükleer silah kapasitesine ulaşarak Kuzey Kore benzeri bir caydırıcılık elde etmesi ve bu gücü bölgesel bir baskı aracına dönüştürmesi ihtimali.

Bu yüzden hedef artık yalnızca çevredeki halkalar değil; doğrudan sistemin kalbi.

Fakat bu tabloyu yalnızca jeopolitik hesaplarla açıklamak eksik kalır.

Washington’da iç politik dengeler de en az bölgesel strateji kadar belirleyici.

Trump’ın kamuoyu desteğinin son dönemde ciddi biçimde gerilediği, özellikle Epstein dosyasında yeniden gündeme gelen kirli ilişkilerin Trump’ın üzerinde ağır bir baskı yarattığı bir gerçek, desteğinin yüzde 40’ların altına indiği konuşuluyor.

Dolayısıyla bu izlerin acilen kamuoyundan silinmesi, unutulması şart.

Böyle dönemlerde dış krizlerin iç gündemi gölgelediği ve kamuoyunun dikkatini başka bir yöne çevirdiği siyasetin bilinen reflekslerinden biri ve Trump bunu sonuna kadar kullanmaya kararlı… Kasım ayında yaklaşan seçimler Washington’daki gerilimi daha da artırıyor.

Seçimlerde “topal ördek” konumuna düşeceği ve ardından hukuki dosyalarının yeniden açılacağı konuşuluyor. *** Şu an sahada olan bitene “önleyici saldırı” adı veriliyor.

Ne de olsa bu kavram kulağa teknik ve meşru geliyor.

Sanki kaçınılmaz bir tehdide karşı atılmış zorunlu bir adımmış gibi!

Burada ilan edilmiş, parlamentolardan geçmiş, klasik anlamda bir savaş kararı yok.

İki yürütme organının aldığı fiili bir karar var.

Daha açık söylemek gerekirse iki haydutun tek taraflı ilan ettikleri bir saldırı, estirdikleri terör!

Sahadaki nükleer tesisler, füze üsleri, askeri karargâhlar, deniz unsurları, komuta merkezleri hedef listesinin başında.

İkinci ve daha kritik hedef ise rejimin siyasal omurgası.

Üst düzey askeri ve sivil kadroların hedef alınması, dini lider Hamaney başta olmak üzere, Devrim Muhafızları’nın tepe komutanı, savunma bakanı ve güvenlik mimarisinin merkezinde yer alan çok sayıda üst düzey kilit ismin öldürülmesi, teknik bir askeri başarıdan öte bir anlam taşıyor.

Bu isimler yalnızca karar vericiler değil; emir-komuta zincirini, sadakat ağını ve iç dengeyi ayakta tutan figürlerdi.

Operasyonların noktasal niteliği ise artık kimseyi şaşırtmıyor.

İran’ın güvenlik yapısına yıllardır sızıldığı, istihbarat savaşının içeride yürüdüğü bilinen bir gerçek.

Bu kadar hassas koordinatların bulunması, kritik toplantı saatleriyle çakışan saldırılar bunun devamı.

Tahran’daki trafik ışıklarının hacklenerek belirli güzergâhların kontrol altına alındığı, hedef alınan konvoyların adım adım izlendiği iddiaları da aynı tabloyu tamamlıyor.

Bu, klasik cephe savaşı değil; bilginin, teknolojinin ve içeriden kurulan ağların savaşı.

Bu operasyon yalnızca fiziksel altyapıyı zayıflatmaya dönük değil.

Amaç, İran’ın savaşma kapasitesini azaltmak kadar, toparlanma kapasitesini de felce uğratmak.

Yani bir ülkenin sadece bugünkü gücünü değil, yarın yeniden ayağa kalkma ihtimalini de baskılamak.

Savaşın henüz ilk saatleri içinde bombalanan bir okul, yaşları 7 ile 12 arasında değişen yüz elliden fazla kız çocuğu mezarı… Ardından bombalanan hastane… Savaşta bile çocukların ve hastaların dokunulmazlığı vardır, olmalıdır.

Eğer çocukların bulunduğu bir okul ve tedavi gören insanların olduğu bir hastane bombaların hedefi oluyorsa, burada artık insan olma eşiği aşılmış, vicdanın iflas ettiği karanlığa çoktan girilmiş demektir.

Sivillerin öldüğü bir operasyonu “önleyici” diye adlandırmak, kelimeleri kanlı hakikatlere karşı kalkan yapmak olur.

Güç, kendini savunma hakkına sığınabilir ama çocuk mezarları hiçbir stratejik planın dipnotu olamaz.

Üçüncü hedef ise açık biçimde psikolojik.

Trump’ın Devrim Muhafızları’na yönelik “silah bırakan kurtulur, direnen bedel öder” mesajı ya da Netanyahu’nun İran halkına doğrudan seslenmesi, rejimin iç sadakat dengesinin hedef alındığını gösteriyor. *** Öte yandan İran’ın uzun menzilli balistik füzelerle ABD’nin bölgedeki üslerine yönelmesi, Katar’dan Bahreyn’e, Körfez hattında askeri hedefleri vurması, çatışmayı İran topraklarının dışına taşıyor.

İran’ın ABD üslerini hedef alması askeri açıdan anlaşılabilir bir karşılık olarak görülebilir.

Ancak saldırıların Körfez’deki Arap ülkelerini de doğrudan denklemin içine çekmesi, bölgedeki devletlerin İran karşısında hızla konsolide olmasına yol açabilir.

Bu da Tahran’ın stratejik alanını daraltan bir sonuç doğurur.

Belki de istenen tablo zaten tam da budur… Körfez’in bir çatışma alanına dönüşmesi, bölge ülkelerinin birbirine karşı cepheleşmesi… İRAN NEDEN KOLAY BİR HEDEF DEĞİL?

Şimdi biraz geri çekilip büyük resme bakalım.

İran, sıradan bir Ortadoğu ülkesi değil.

Perslerden bu yana yaklaşık iki buçuk bin yıllık devlet geleneği olan, imparatorluk hafızası taşıyan, işgaller görmüş ama dağılmamış bir coğrafyadan söz ediyoruz.

Makedonlar, Farslar, Moğollar, Araplar, Afganlar ve Türklerin izleri bu topraklarda.

Bu topraklar tarih boyunca Asya ile Akdeniz, Kafkasya ile Körfez arasında bir köprü işlevi gördü.

Bugün de aynı yerde duruyor: Hazar havzasından Basra Körfezi’ne, Orta Asya’dan Arap dünyasına uzanan hatların tam kesişim noktasında.

Jeopolitik değer dediğimiz şey tam olarak budur.

İran, yalnızca enerji üreten bir ülke değil; enerji yollarını kontrol edebilen bir ülke.

Hürmüz Boğazı üzerindeki konumu, Basra Körfezi’ni Hint Okyanusu’na bağlayan geçişi denetleme kapasitesi, petrol ve sıvılaştırılmış gaz akışının ana damarına yakınlığı… Bu nedenle İran’a yönelik her askeri hamle, yalnızca askeri bir mesele değildir; küresel ekonomiyle doğrudan bağlantılıdır.

Öte yandan İran’ın iç tablosu da karmaşık.

Komşularıyla ilişkileri tarih boyunca inişli çıkışlı süregitti.

Irak’la yıkıcı bir savaş yaşadı.

Körfez ülkeleriyle sürekli gerilim hattında kaldı… Osmanlı’yla da Türkiye Cumhuriyeti’yle de sorunları hep oldu… İçeride ise toplum ikiye bölünmüş durumda.

Bir kesim rejimin baskıcı yapısından yorulmuş; gençler özgürlük ve daha açık bir sistem talep ediyor.

Son aylarda ülke, İran Devrimi’nden bu yana en sert iç direniş dalgalarından birini yaşadı.

Sokaklara çıkan binlerce insan, güvenlik güçlerinin sert müdahalesiyle karşılaştı; çok sayıda kişi hayatını kaybetti.

Bu hafıza hâlâ taze.

Diğer kesim ise kaos korkusuyla mevcut düzenin sürmesini tercih ediyor.

Ortadoğu’daki birçok devletin sınırları tarihsel ve toplumsal gerçekliklerden çok, cetvelle çizilmiş jeopolitik hesapların ürünüdür.

Dün İngiliz himayesinde, bugün ise büyük ölçüde Amerikan sığıntısı olarak ayakta duran bu yapılar; içeride demokrasi ve hukuk eksikliğiyle, ekonomik yıpranmışlıkla, derin toplumsal kutuplaşmalarla birleştiğinde dış müdahalelere açık bir zemin yaratıyor.

Böylece emperyalizm, “insan hakları” ve “adalet” söylemleri üzerinden bu coğrafyalara nüfuz edebiliyor.

Washington’un hesabı da bu kırılgan zemine dayanıyor.

Yeni bir Ortadoğu düzeni kurma iddiasında İran en büyük engel olarak görülüyor.

Bölgedeki güç mimarisini İsrail merkezli yeniden tasarlamak isteyen akıl için İran, çözülmesi gereken düğüm.

Ancak; tarihsel hafızası güçlü, devlet geleneği köklü, coğrafi avantajı belirgin bir ülke bu kadar kolay yeniden şekillendirilebilir mi?

Bir rejimin zayıflığı, bir ülkenin kolay çözüleceği anlamına gelmez.

İran bugün askeri olarak baskı altında olabilir; fakat 90 milyona yaklaşan nüfusu, güçlü devlet geleneği ve derin jeopolitik hafızasıyla, sonuçları kısa sürede kapanacak bir dosya değildir.

Üstelik bu coğrafya tarih boyunca kimseye yar olmamıştır.

İmparatorluklar gelip geçmiş, ordular girip çıkmış fakat bu topraklar hiçbir güce kalıcı bir zafer armağan etmemiştir.

Çünkü bu topraklar yalnızca zengin kaynakların değil, aynı zamanda zor bir tarihin ve inatçı bir coğrafyanın da adıdır.

İran dosyası, 7 Ekim 2023’ten sonra hızlanan bir zincirin son halkasıdır.

Gazze’de yaşanan büyük yıkım… Suriye’de İran’ın etki alanının daralması, Hizbullah’ın kapasitesinin aşınması, bölgedeki “direniş ekseni”nin zayıflaması… İran, birkaç yıl içinde çevresindeki dayanaklarını kaybetti.

Bir domino etkisi oluştu ve şimdi o domino taşlarının sonuncusu doğrudan Tahran’a kadar uzandı.

Liderlerin yargılanıp idam edildiği, menfezlerde yakalanıp linç edildiği, rejiminin çökertildiği, ülkesinden kaçmak durumunda bırakıldığı ve saraylarından alınıp götürüldüğü sahneler gördük.

Libya’da Kaddafi, Irak’ta Saddam, Suriye’de Esad, Venezuela’da Maduro’nun düşüşü… Şimdi İran’da en üst düzey isimlerin hedef alınması… Bu örneklerin gösterdiği gibi; küresel güç mücadelesinde liderler yalnızca diplomatik rakip değil; doğrudan hedef. *** Amerika’nın bu kadar pervasız hareket edebilmesinin arkasında yalnızca askeri güç değil, karşısında onu gerçekten dengeleyecek bir küresel rakibin bulunmaması da yatıyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla oluşan boşluk hâlâ tam anlamıyla doldurulmuş değil.

Çin ekonomik olarak hızla yükseliyor, ticaret ve üretim kapasitesiyle dünya dengelerini değiştiriyor; ancak askeri ve stratejik caydırıcılık bakımından Washington’la eşit bir noktaya ulaşması için hâlâ zamana ihtiyaç olduğu söyleniyor.

Bu nedenle birçok uzmana göre Amerika’nın bugünkü saldırgan refleksi biraz da bu “zaman penceresinden” kaynaklanıyor: Gücünü tartışmasız biçimde kullanabileceği son yılları olabileceği düşüncesinden… Yani mesele sadece bugünün savaşları değil; aynı zamanda yarının güç dengesine hazırlanma telaşı.

İRAN SAVAŞI: GÜÇ VE MALİYET Peki bu savaş nereye gider?

ABD gerçekten İran’ı aşabilir mi?

İsrail merkezli yeni bir Ortadoğu düzeni kurulabilir mi?

Askeri olarak bakıldığında Amerika’nın üstünlüğü tartışılmaz.

Fakat savaş yalnızca askeri güçle kazanılmaz.

Siyasi zemin, ekonomik maliyet ve toplumsal meşruiyet en az silah kadar belirleyicidir.

Burada ise tablo sanıldığı kadar net değil.

Trump ile Netanyahu, kendi ülkelerinde ciddi destek kaybı yaşayan iki figür.

Trump’ın kamuoyu desteği zayıf; adı uzun süredir çeşitli skandallarla, özellikle Epstein dosyasıyla anılıyor ve her yeni belge tartışmayı büyütüyor.

Epstein’in İsrail’in istihbarat yapılanmasının kritik bir halkası olduğuna ilişkin güçlü söylentiler de bu tartışmayı daha karmaşık hale getiriyor.

Amerikan toplumunun önemli bir bölümünün yeni bir Ortadoğu savaşına sıcak bakmadığı biliniyor.

Birçok Amerikalı, çocuklarının tabutlarının eve dönmesini istemediklerini, Trump’ın, Netanyahu hükümetinin politikalarının bedelini Amerikan askerlerine ödetmemesi gerektiğini açıkça dile getiriyor.

Nitekim son olarak Senato’daki bir oturum sırasında emekli asker Brian McGinnis’in savaş karşıtı protestosu ses getirdi. “Kimse İsrail için savaşmak istemiyor” diye bağıran emekli askerin güvenlik güçleri tarafından sert şekilde salondan çıkarılması, Washington’daki gerilimin ne kadar yükseldiğini göstermesi açısından çarpıcıydı.

Bu görüntüler, savaş kararlarının yalnızca dış cephede değil, Amerikan iç siyasetinde de ciddi bir çatlak yarattığını ortaya koyuyor.

Netanyahu cephesinde de tablo farklı değil.

Hakkındaki yolsuzluk dosyaları ve yargı süreci, iktidarda kalmasını kişisel bir zorunluluk haline getiriyor.

Gazze’de yaşanan ağır yıkım ve soykırımdan sorumlu.

İktidardan düşmesi halinde yalnızca iç hukukla değil, uluslararası mahkemelerle de yüzleşme ihtimali var.

Böyle bir baskı altında, risk alma eşiği yükselir.

İç politikada sıkışan liderlerin dış politikada sertleşmesi tarihte sık görülen bir refleks.

İçeride yargı baskısı, düşen oy oranları, koalisyon zorunlulukları… Dışarıda ise “ulusal güvenlik” söylemi.

Bu yeni bir durum değil.

Ancak risk şu: Devlet aklı ile liderlerin kişisel hesapları arasındaki mesafe açıldığında, bedeli toplumlar öder.

ABD açısından daha büyük mesele ise güven sorunu.

Müzakere masası kurulmuşken düğmeye basılması, diplomasinin ciddiyetini zedeliyor.

Eğer bir devlet aynı hafta içinde hem teknik görüşme takvimi açıklayıp hem saldırı başlatabiliyorsa, bu durum yalnızca rakiplerini değil müttefiklerini de düşündürür.

Uluslararası hukuku hiçe sayarak gerçekleştirilen hedefli suikastlar ve sivil ölümler, açıkça “devlet eliyle işlenen cinayet” olarak tanımlanır.

Böyle bir tablo, yalnızca askeri değil ahlaki bir meşruiyet krizidir.

Cinayetle liderlik inşa edilemez.

Washington bunun orta ve uzun vadeli bedelini, ikili ilişkilerden küresel ittifaklara kadar geniş bir alanda hissedecektir.

Küresel sistemde güven, askeri güçten daha uzun ömürlüdür.

O zedelendiğinde, liderlik iddiası da zedelenir.

Nitekim Washington’da Trump yönetimine yönelik güven krizi gözlerimizin önünde derinleşiyor.

Trump yönetiminin Kongre’ye yaptığı gizli brifingin ardından hem Demokrat hem de bazı Cumhuriyetçi senatörler, Trump’ın İran konusunda sürekli değişen ve çelişen gerekçeler sunduğunu, nükleer ve füze kapasitesine dair yalan söylediğini dile getirdi.

Hatta bazı senatörler Trump’ın tamamen kontrolden çıktığını, bu savaşın yasadışı olduğunu ve ortada savaşın nasıl biteceğine dair hiçbir plan bulunmadığını açıkça söyledi.

Buna rağmen Senato’da Cumhuriyetçi oylarıyla İran saldırısı onaylandı.

Trump da bu ince çoğunluğa yaslanarak düğmeye bastı.

Ancak Washington kulislerinde Trump’ın, Kasım seçimlerinde bu çoğunluğu kesin olarak kaybedeceği konuşuluyor.

İşte asıl korku bu.

Eğer Senato ve temsilciler meclisi dengesi değişirse, bugün verilen kararların siyasi ve hukuki faturası Trump’ın önüne çok daha ağır biçimde konabilir.

Savaşın uzaması ihtimali Washington için kolay taşınabilir bir yük değil.

İran; Irak ya da Afganistan’a benzemez.

Coğrafyası, nüfusu, devlet kapasitesi ve direnme refleksi daha farklı bir tablo sunar.

Yalnızca hava ve füze savaşıyla sınırlı bir baskı stratejisi ne rejimi hızla devirebilir ne de kalıcı bir siyasi dönüşüm yaratabilir.

Kara harekâtı ihtimali de zaman zaman dillendiriliyor.

Böyle bir adımın bedeli son derece ağır olur.

Bu nedenle sahada doğrudan bir işgalden çok, içerideki fay hatlarını harekete geçirme senaryoları konuşuluyor.

İran’daki ayrılıkçı yapılar, özellikle PJAK gibi örgütler üzerinden bir iç gerilim yaratma arayışının olduğu yönünde değerlendirmeler var.

Amaç olası bir kara harekâtının zeminini hazırlamak, yerel ayrılıkçı unsurları sahada bir tür destek gücü haline getirebilmek.

Dışarıdan yürütülen askeri baskı ile içeride oluşturulacak kaosun birleşmesi, böyle bir stratejinin temel mantığı olarak okunabilir… Zaten Trump bu yolda adeta bütün tuşlara aynı anda basıyor.

Bölgeyi yalnızca askeri olarak değil, siyasi ve toplumsal fay hatları üzerinden de hareketlendirmeye çalışan bir strateji izleniyor.

Bir yandan İran’ın Azerbaycan’a füze gönderdiği iddiaları dolaşıma sokuluyor; Tahran bunu açık biçimde yalanlasa da söylem hızla bölgeye yayılıyor.

Ardından Bakü yönetiminden, İran’ın “cezalandırılması” gerektiği yönünde sert açıklamalar geliyor.

Bu tür söylemler, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada halkları birbirine düşürebilecek tehlikeli bir gerilim hattı yaratıyor.

Bölgeyi bir tür kardeş kavgasına sürükleme ihtimali hiç de uzak değil ama bu oyuna asla gelinmemeli!

Öte yandan Trump’ın Kürt grupların İran’a karşı harekete geçmesini desteklediğini söylemesi, sahada yeni bir denklem yaratma arayışının işareti.

Bir anda bambaşka bir “Kürt realitesi” üzerinden yeni bir cephe açılmak isteniyor.

Bu tür çıkışlar, bölgedeki etnik ve siyasi dengelerin ne kadar kolay araçsallaştırılabildiğini de gösteriyor.

Trump’ın İran’a dair son açıklamaları ise müdahalenin sınırının yalnızca askeri hedefle kalmayacağını açık bir biçimde ortaya koyuyor.

Venezuela örneğini hatırlatarak “benim müdahalem olmadan İran’da seçim olmaz” demesi, hatta Hamaney sonrası liderlik tartışmalarına kadar uzanarak, Rıza Pehlevi’den “daha güçlü” ve daha “içeriden” bir aday arayışından söz etmesi, Washington’un yalnızca askeri dengeyi değil, doğrudan İran’ın siyasal geleceğini şekillendirme niyetini açık ediyor.

Sonuçta gerekçe ne olursa olsun, ortada açık bir gerçek var: Trump ve Netanyahu, kendi sıkışmışlıklarının ortasında İran’a karşı çok daha geniş bir hesapla hareket ediyor.

Bir ülkeye savaş açmak, liderini doğrudan hedef almak ve ardından o ülkenin iç siyasetini yeniden tasarlamaya soyunmak… Bir devletin kaderini dışarıdan yazma girişimi.

Dahası, bu yolun sonunun nerede biteceği de belirsiz.

Çünkü bu stratejinin nihai hedefinin yalnızca İran’ı zayıflatmak değil, gerekirse parçalanmış (3 parçaya bölünmüş) ve enerji kaynakları üzerinde kontrol kurulmuş bir İran yaratmak olduğu yönünde yorumlar giderek daha yüksek sesle dile getiriliyor. *** Ekonomik boyut ise ayrı bir kırılma hattı.

Hürmüz hattında oluşan fiili sıkışma, sigorta şirketlerinin Körfez geçişlerine temkinli yaklaşması, tankerlerin beklemeye geçmesi… İran’ın boğazı tamamen kapatmasına bile gerek kalmadan sistem kendi kendini kilitleyebiliyor.

Petrol fiyatları yükseliyor.

Doğal gaz akışı risk altına giriyor.

Dahası, küresel gübre ticaretinin büyük bir kısmı bu koridordan geçiyor.

Fosfat ve üre akışı aksadığında, mesele yalnızca enerji değil; tarım ve gıda güvenliği haline de geliyor.

Boğazın kapanması ya da sigorta şirketlerinin çekilmesi, yalnızca bölgeyi değil Çin’den Hindistan’a, Japonya’dan Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyayı etkiler.

Enerji akışı durduğunda, dünya siyaseti de durur.

Bu tablo özellikle Avrupa için ağır sonuçlar doğurabilir.

Enerji ihtiyacının önemli bir kısmını dış kaynaklardan karşılayan Avrupa ülkeleri, Körfez hattındaki bu tıkanmadan en fazla etkilenecek bölgeler arasında gösteriliyor.

Enerji akışındaki her aksama, üretim maliyetlerinden ulaşıma kadar tüm ekonomik zinciri sarsar.

Sonunda bu maliyetler dünya ekonomisine enflasyon olarak geri döner.

Yani bu savaşın faturası yalnızca cephedeki taraflara değil, küresel ekonominin tamamına kesilir.

ABD dâhil hiçbir büyük ekonomi bu yükü uzun süre taşımak istemez.

İşler uzayacak gibi görünüyor ama uzamaması da gerekiyor.

Çünkü Hürmüz hattındaki tıkanma sadece askeri bir kriz değil, ekonomik bir geri sayım.

Petrol kuyularının romantizmi yoktur; üretim başladı mı akışın devam etmesi gerekir.

Çünkü petrol sürekli akması gereken bir sistemdir.

Depolama kapasitesi sınıra dayandığında (ki bu sürenin 20 gün kadar olduğu söyleniyor) kuyulara beton dökerek üretimi dondurmak, durdurmak zorunda kalması, bazı sahalarda geri dönüşü zor teknik sorunlara yol açabilir.

Piyasaların asıl korkusu da budur: Sadece sevkiyatın değil, üretim zincirinin tamamının kırılması.

Nitekim piyasalarda petrolün varil fiyatının 150 dolara kadar çıkabileceği konuşuluyor.

Bu, dünya ekonomisi için son derece ağır bir maliyet anlamına geliyor.

Yüksek enerji fiyatları küresel enflasyonu körüklerken, enerjiye büyük ölçüde bağımlı olan Çin, Hindistan, Japonya ve Avrupa gibi ekonomiler bu dalgadan etkilenecek bölgeler arasında gösteriliyor.

Öte yandan ironik bir tablo da var: Krizin büyümesi halinde petrol satışlarından elde edilecek gelir nedeniyle Rusya ve ABD gibi büyük üreticilerin kısa vadede önemli kazançlar sağlayabileceği de konuşuluyor.

Savaşın etkisi yalnızca enerji piyasalarıyla da sınırlı değil.

İran’ın bölgedeki Amerikan üslerini hedef alan saldırıları, Körfez hattında hava ulaşımını ve turizmi de ciddi biçimde aksattı.

Çok sayıda uçuş iptal edildi, insanlar bölgede mahsur kaldı.

Son olarak Amerikan donanmasına ait Lincoln uçak gemisinin hedef alındığına dair haberler de çatışmanın kontrol dışına çıkma riskini daha da büyütüyor.

Bu noktada asıl soru şu: Washington bu yükü ne kadar taşıyabilir Belki de ABD buradan, Afganistan’da olduğu gibi kafasını duvarlara çarpa çarpa geri çıkacak… *** Bir diğer kritik soru ise şu: Diyelim ki askeri baskı işe yaradı.

Peki sonra ne olacak?

İran’da kiminle çalışılacak?

Hangi siyasi yapı bu süreci taşıyacak? “Hükümeti elinize alın” çağrısı kulağa güçlü gelebilir; fakat sahada birleşik, örgütlü ve meşruiyeti yüksek bir alternatif yok.

İran muhalefeti parçalı.

Toplumun önemli bir kesimi hem mevcut rejime mesafeli hem de dış müdahaleye şüpheyle bakıyor. “Ne Şah ne molla” sloganı boşuna değil.

Dışarıdan parlatılan figürlerin içeride karşılığı sınırlı.

Dış müdahalelerin tarihi burada öğretici.

Afganistan’da rejim kısa sürede çöktü ama kurulan düzen dış desteğe bağımlı kaldı ve ilk büyük sarsıntıda dağıldı.

Irak’ta Saddam devrildi; fakat devlet çözülünce mezhepsel parçalanma derinleşti.

Libya’da hızlı zafer, uzun süreli bir otorite boşluğuna dönüştü.

İran bu örneklerin birebir kopyası değil; daha büyük, daha kurumsal ve daha şehirli bir yapıdan söz ediyoruz.

İran 90 milyona yaklaşan nüfusuyla homojen bir yapı değil.

Nüfusun yaklaşık yarısı Farisi kökenli, önemli bir bölümü Türk topluluklardan oluşuyor; bunun yanında Araplar ve diğer etnik unsurlar da ülkenin dokusunun parçası.

Bu çeşitlilik, dışarıdan bakıldığında kırılganlık gibi görülebilir.

Ancak tam tersine, böyle bir toplumsal yapı dış müdahale karşısında kolayca tek bir hatta hizalanmaz.

Rejimle mesafeli kesimler dahi yabancı askeri baskıya karşı refleks gösterebilir.

İran toplumunu yalnızca “rejim karşıtı” ya da “rejim yanlısı” diye ikiye ayırarak bir rejim değişikliği planı yapmak, sahadaki sosyolojik gerçekliği hafife almak olur.

Dolayısıyla en büyük risk, operasyonun askeri olarak başarısız olması değil.

Askeri olarak etkili görünen bir hamlenin, siyasi olarak yönetilemeyen bir kaos üretmesidir.

TÜRKİYE’NİN KONUMU Bu savaş Türkiye için uzaktan izlenecek bir gelişme değil.

İran’la uzun bir kara sınırına sahip, aynı zamanda topraklarında NATO ve ABD bağlantılı askeri tesisler barındıran bir ülke olarak, fiilen denklemin içinde.

Ateş hattında değil belki ama ateş çemberinin hemen kıyısında.

Riskler açık.

Türkiye’deki tesisler de potansiyel birer sembolik hedefe dönüşebilir.

Nitekim son gelişmeler bu ihtimalin artık teorik bir tartışma olmaktan çıktığını gösteriyor.

İran’dan ateşlenen ve Türkiye’ye doğru yöneldiği tespit edilen bir füzenin havada etkisiz hale getirildiği, parçalarının Hatay’a düştüğü Milli Savunma Bakanlığı tarafından açıklandı.

Bu olay, bölgedeki gerilimin Türkiye sınırlarına kadar uzanabilecek bir risk alanı yarattığını da ortaya koyuyor.

İran’dan gelebilecek yeni bir göç dalgası, zaten kırılgan olan demografik ve ekonomik dengeleri zorlayabilir.

Çatışmanın tarafları, Ankara’yı kendi tezlerine eklemlemek isteyebilir.

Uzun vadede ise İran’daki bazı ayrılıkçı yapıların dış güçler tarafından desteklenmesi ya da bölgesel planlara eklemlenmesi, Türkiye açısından yeni bir güvenlik başlığı yaratabilir.

Bu nedenle Türkiye’nin atacağı her adım hayati.

Limanların, hava sahasının, üslerin, lojistik hatların bir taraf lehine açılması, Ankara’yı doğrudan hedefe yerleştirebilir.

Böylesi bir tercihin bedeli sadece bugünle sınırlı kalmaz; yıllara yayılır.

Türkiye’nin çıkarı, askeri angajman değil; dengeli, mesafeli ve kendi güvenlik önceliklerine odaklı bir duruştur. *** İran’da bombalar düşerken halkın bir kısmı bunu dans ederek kutluyor… Kendi ülkesinde baskıdan yorulmuş, sesi bastırılmış, umudu kırılmış insanlar… Bir kısmı, gökten yağan bombaları bir kurtuluş ihtimali gibi görüyor.

Bu ne kadar trajik bir tablo.

Bir halk, özgürlüğü kendi iradesinde değil, yabancı bir uçağın kanadında arıyor.

Gerçek ise çok sert.

İspanyol milletvekili Irene Montero’nun Avrupa Parlamentosu’nda söylediği gibi; “İran’ın bombalanması kadınlara özgürlük getirmez, Trump’a petrol getirir.” Bombalarla gelen hiçbir müdahale, adaleti sihirli bir değnekle kurmaz.

Yıkımın içinden özgürlük nadiren çıkar; çoğu zaman daha büyük bir belirsizlik doğar.

Devlet, vatandaşının gözünde adalet dağıtan bir çatı olmaktan çıkıp baskı aracına dönüştüğünde, dış güçler kendilerini kurtarıcı gibi sunabiliyor.

Bu sosyolojik zemin, müdahalelerin en verimli toprağıdır.

Şeyh Edebali’nin yüzyıllar önce söylediği “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözü, bugün hâlâ geçerli.

Devletin gücü, vatandaşının rızasından beslenir.

Adalet, refah ve özgürlük zayıfladığında ülke dış müdahalelere karşı daha kırılgan hale gelir.

Tarih bu karanlık denklemi bozan güçlü bir istisna da yazdı.

Cumhuriyet’in doğuşu!

Bir imparatorluğun küllerinden, parçalanmış bir coğrafyadan, işgal altındaki şehirlerden bir milletin kendi iradesiyle ayağa kalkışı.

Atatürk yalnızca bir sınırı savunmadı; bir zihniyet kurdu. “Ya istiklal ya ölüm” derken romantik bir slogan atmıyordu, dışarıdan medet ummayı reddeden, bağımsızlığı karakter sayan bir siyasal bilinç inşa ediyordu.

Bugün çevremizde savaşlar patlarken, bazı toplumlar kurtuluşu yabancı güçlerde ararken, o bilinç daha da kıymetli hale geliyor.

Çünkü bağımsızlık yalnızca askeri bir kazanım değildir; zihinsel bir eşiği geçmektir.

Atatürk’ün bıraktığı miras tam da buydu: Kendi kaderini başkasının insafına bırakmayan bir cumhuriyet onuru.

Türkiye için yol haritası net olmalı: Egemenliğini koruyan, dış politikasını duygusal reflekslerle değil akılcı dengelerle yürüten, kendi ulusal çıkarlarını merkeze alan bir çizgi.

Bu savaşın kazananı olmayabilir.

Ama yanlış pozisyon alanın kaybedeni kesin olur.

YA SONRA?

Bir eşikten geçtik ve dünyayı (Amerika dahil) yöneten bir İsrail’in zifiri karanlık çağına girdik.

Bu artık tek bir operasyonun, tek bir ülkenin meselesi değil.

Patlayan bombalar yalnızca askeri hedefleri vurmuyor; küresel dengeleri de yerinden oynatıyor.

Hedef; Ortadoğu’nun güç mimarisini yeniden kurmak.

İsrail’in bölgesel üstünlüğünü tartışmasız hale getirmek.

Amerika’nın enerji ve strateji hatlarını garanti altına almak.

Gücün kalıcılaştırılması için yürütülen sert bir mühendislik.

Amerika içinde hâlâ aklıselim kadrolar varsa, belki bu gidişi frenleyebilir.

Fakat tablo iyimser değil.

Küresel sistem uzun süredir ilkelere değil, çıplak güce göre işliyor.

Uluslararası hukuk, güçlülerin yorumuna göre esneyen bir metne dönüşmüş durumda.

Büyük güçler, dostluk söylemi üretse de son tahlilde çıkarlarına bakıyor.

Çin nerede hani?

Ya Rusya?

Her biri kendi çıkarının peşinde.

Afrika’da, Ukrayna’da, Pasifik’te, Orta Asya’da sessiz pazarlıklar dönüyor.

Büyük güçler birbirlerinin arka bahçesine dokunmamayı tercih ediyor ama küçük ve orta ölçekli ülkeler o pazarlıkların masasında çoğu zaman yok.

İran bu savaştan tek parça halinde çıkarsa, yalnızca askeri stratejisini değil, ittifak ilişkilerini de yeniden düşünmek zorunda.

Buna rağmen İspanya’nın Washington çizgisine mesafe koyması, bu karanlık tabloda nadir görülen ilkeli, ayakta alkışlanacak bir duruş olarak kayda geçti.

Bugünün dünyasında çıplak gerçeklik şu: Ya askeri olarak caydırıcı olacaksın, ya ekonomik ve teknolojik olarak vazgeçilmez olacaksın, ya da sağlam bir demokratik meşruiyet zeminine sahip olacaksın.

Bu üçünden hiçbirine tam sahip değilsen, bir gün bir gerekçe bulunur ve senin de kapın mutlaka çalınır.

Amerika’nın verdiği mesaj açık.

Küresel düzenin patronu benim.

İtaat edenle çalışırım, direnenle uğraşırım.

Yeryüzünde kimsenin can güvenliğinin olmadığı bir çağdan söz ediyoruz belki de.

Gücün hukuku belirlediği, lider egolarının halkların kaderini tayin ettiği bir tür akıl tutulması çağı!

İlgili Sitenin Haberleri