Haber Detayı

İYİ Parti lideri Müsavat Dervişoğlu: 'Türkiye bir sonraki İran değildir'
Siyaset cumhuriyet.com.tr
04/03/2026 10:51 (4 saat önce)

İYİ Parti lideri Müsavat Dervişoğlu: 'Türkiye bir sonraki İran değildir'

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, ABD ve İsrail'in İran ile yaşadığı gerilime ilişkin iktidara yakın medyada yer alan ''Bir sonraki hedef Türkiye'' söylemlerine tepki göstererek ''Türkiye bir sonraki 'İran' değildir. Ama Netanyahu Türkiye'yi bir sonraki İran olarak konumlandırılmak istenmektedir. Türkiye gerçek vatanseverler tarafından yönetilirse yeni bir İran asla olmayacaktır'' dedi.

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, İran’daki yozlaşmış rejimlerin idaresi altında ezilen İranlılarla duygu ve fikir birliği içindeyiz.

Öte yandan evrensel insani değerlerin sömürgeci, saldırgan ve hesap vermekten kaçan liderler tarafından istismar edilmesine de karşıyız.

Çünkü mollaların alternatifi kuklalar olamaz.

İran, mollaların yozlaşmış düzeninin devrilip, yerine dışarıdan bir kuklanın monte edilebileceği bir ülke değildir.

İran halkı da ne bunu kabullenir ne de buna layıktır.

Bu yüzden İran’ın geleceğine yalnız İranlıların karar vermesi gerektiğini söyledik; söylemeye de devam edeceğiz dedi.

Dervişoğlu, partisinin TBMM'de düzenlediği grup toplantısında gündeme dair açıklamalarda bulundu.

Dervişoğlu, özetle şunları kaydetti: Pazartesi günü yine bir cinayet işlendi.

Yer gök inlemeliydi ama maalesef sorumlu kimsenin umurunda değil.

İstanbul’da Fatma Nur Çelik öğretmenimiz, öğrencisi tarafından öldürüldü.

Bir öğretmenimiz de yaralandı.

Merhumeye rahmet, tüm eğitim camiasına da başsağlığı diliyorum.

Hadiseye, münferit demek isterdim ama münferit değil.

Çünkü okullarımızda, gerek akran zorbalığının ve gerekse öğretmenlere karşı şiddetin istisna olmaktan çıkarak, alelade bir olaya dönüşmesi son birkaç senede oldu.

Bunun da AKP’nin 9.

Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e denk gelmesi tesadüf değildir.

Neredeyse Dünya Savaşı çıkacak, adamın dert ettiği şeye bak diyenler olacaktır, biliyorum.

Yusuf Tekin de zaten tam onu diyenlerin bakanı.

Kendisi, Türk Milli Maarifini yönetmekle değil, milli manevi değerler kisvesine sığınarak, okullarımızı rant şebekelerine paylaştırmakla meşhur.

Milletvekillerimiz, Meclis'te verdikleri önergelerle ve yaptıkları konuşmalarla konuyla ilgili söylenmesi gereken ne varsa dile getiriyorlar.

Ama maalesef duyan yok.

İstanbul’un bir ilçesinde, bin 450 öğrenciye yalnızca bir rehberlik öğretmeni düşüyor.

Okulların kapısında devlet tarafından vazifelendirilmiş bir tek resmi güvenlik görevlisi yok.

Okul giriş kapıları ya nöbetçi öğrencilere ya da maaşları okul aile birlikleri tarafından ödenen özel güvenlik şirketlerine emanet edilmiş durumda. 25 senede, öğretmeni, öğrenciyi, milli, yaygın ve parasız eğitimi tarumar ettiler.

Atanamayan öğretmen rezaleti, paralel milli eğitim akademisi, taşımalı eğitim denen ve köy-taşra okullarını yok eden uygulamaları bunlar hayata geçirdiler.

Bunlar milli eğitimi baştan aşağıya katlettiler.

Milli eğitimi bu duruma getirmiş olmaları tesadüf değildir.

Cumhuriyete ve Türk milli kimliğine karşı kinlerini bu sahada yarattıkları yıkımla eyleme geçirdiler.

O sebepledir ki, eğitim sistemimizi yeniden bize yaraşır hale getirmek parlamenter sistemi yeniden inşa etmekle aynı önem ve aciliyettedir.

BİLİNÇLİ BİR ANARŞİ ORTAYA ÇIKARTILIYOR Maalesef, son dönemde birçok konuşmama, dünyada yaşanan çatışmalardan dem vurarak başlıyorum.

Bir tarafta, hem de ramazan ayında, halkı Müslüman ve kendilerini de İslam devleti olarak tanımlayan iki ülke, Afganistan ve Pakistan savaşıyor, diğer yanda da İran’da rejim değişikliği bahanesiyle bölgesel egemenlik mühendisliği faaliyeti işletiliyor.

Evet, dünyada belirsizlik artıyor, çatışmalar artıyor, masum ve mazlumların gördükleri zararlar artıyor.

Ancak artan daha önemli bir şey var.

Bir zamanlar küreselleşmeye mal edilen kültürel, ekonomik ve sosyal etkileşim, artık yerini, ikiyüzlülük, riyakarlık, sahtekarlık etkileşimine bırakıyor.

Bilinçli bir anarşi ortaya çıkartılıyor.

Hem ahlaken, hem de kurumsal olarak ön ayak oldukları uluslararası hukuk sisteminin, bugün adeta lağvedilmesi için yarışan batılı ülkelerden bahsediyorum.

Daha önce, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun Trump tarafından kaçırılmasıyla ilgili yaşananlar, 19’uncu yüzyıl emperyalizminin, 'Ya dediğimi yaparsın ya da bedelini ödersin' hoyratlığı ve haydutluğudur demiştim.

Bunun, 21’inci yüzyılda yeni tekniklerle yürürlüğe konulmasıdır diye de eklemiştim. 1990’ların başında Bosna’daki katliamlardan ve soykırımlardan başlayarak, son 30 yıla damga vuran nice olay sayabiliriz.

Ancak 2003 yılındaki Irak işgalinden beri sürekli artan ikiyüzlülük, bugün artık bambaşka bir noktaya gelmiş durumdadır.

Bir yanda, kendi kişisel iktidarının güvenliğini, Siyonizmin sapkın emelleriyle birleştiren Netanyahu var, ki bunun için de insanlığa dair her ne varsa, kana ve ateşe boğmayı kendisine misyon edinmiştir, diğer yanda da aynı saiklerle, onun hem koruyucusu hem de emir erliği olan Trump var.

ERDOĞAN KADİM DOSTU TRUMP’A TEK LAF EDEMİYOR Hemen arkasından da başlarını kuma gömerek, bu katliamlara alkış tutarak, ayakta kalacaklarını düşünen gaflet kuyusunun dibine düşmüş bir Batı dünyası izliyoruz.

Sözde Müslüman Körfez emirlikleri de bu katliamların taşeronluğunu yapıyor.

İsrail, saldırılara adeta bir ayin yapar gibi bir kız ilkokulundan başlayarak 165 tane masumu öldürüyor.

Bu ucubelerse lafa İran’ı kınayarak başlıyorlar.

Erdoğan ise çok şey söylediğini düşünmemizi istiyor.

Ama her zaman olduğu gibi hiçbir şekilde kadim dostu Trump’a tek laf edemiyor.

Bırakın çatışmalarda ölen ve ölecek olan nice masumu düşünmelerini, bu çatışmalara körükle giden ve tam da bu sebeple ortaya çıkan ve çıkacak olan mülteci akınlarını, küçük rüşvetlerle bertaraf edeceklerini zanneden zavallı bir güruh.

Uluslararası hukuk dediğimiz şey insanlığın ortak ahlaki ve vicdani birikimidir.

Bu şekilde yapılan her haydutluk ve her katliamda o ortak beşeriyet birikimini öldürülmektedir.

Bu sebeple o birikime sahip çıkmak, kimse çıkmasa bile Türk milleti için ona yakışan bir sorumluluktur.

Ülke başkentlerine bombalar yağdırıp, devlet başkanlarını kaçırıp, siyasi veya dini liderlere suikast düzenliyorlar.

İster yozlaşmış ister otoriter, her ne olursa olsun böylesi bir hoyratlık meşrulaştırılamaz.

Meşrulaştırılmamalıdır.

Bugün İsrail Haşhaşilere, Trump ise Roma’nın deli imparatorlarına özeniyor.

Ne kadar uzarsa uzasın, eşkıyanın sonu hep aynı olacaktır.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SİSTEMİNİN KALAN SON DUVARLARININ DA YIKILIŞINA ŞAHİT OLUYORUZ 28 Şubat gününden beri Birleşmiş Milletler sisteminin kalan son duvarlarının da yıkılışına şahit oluyoruz.

Ancak bu sürecin hızlandığı an 7 Ekim saldırılarıdır.

Nasıl ki 11 Eylül, Orta Doğu ve dünya için bir milatsa, 7 Ekim saldırıları da benzer şekilde değerlendirilebilir.

İsrail bir yandan Gazze’de kanlı bir işgal süreci başlatmış, maliyetini ise Hamas’tan ziyade sivillere ödetmiştir.

Diğer yandan da Orta Doğu’daki İran merkezli Şii direniş eksenini hedef alan geniş bir stratejiyi adım adım hayata geçirmiştir.

Bu stratejinin ilk halkalarında Lübnan’da Hizbullah’ın kapasitesinin zayıflatılması, lider kadrolarının tasfiyesi, Suriye’de dengelerin altüst oluşu, Yemen’de Husilere dönük operasyonlarla bölgesel taşeronların oyun dışına itilmesi, son halkada ise İran’ın bizzat hedefe yerleştirilmesi vardır.

Yaklaşık iki buçuk senedir, İsrail’in 'kendi güvenliği' adına, İran ve onun uydu aktörlerini etkisizleştirmeye dönük bu operasyonu izliyoruz.

Ve bugün gelinen noktada, bunun İran’a kadar uzandığını, üst düzey kadroların ve rejimin kalbini hedef alan hamlelerle, savaşın niteliğinin değiştiğini görüyoruz.

İSRAİL’İN İRAN’A KARŞI AÇTIĞI BU SAVAŞIN İSTİKRARSIZLIK ÜRETECEĞİNİ BİLİYORUZ Şunu da açıkça söylemek gerekir: İran yıllar boyunca Orta Doğu’yu kendi uzantılarıyla istikrarsızlaştıran bir aktör olmuştur.

Mollaların kurduğu yozlaşmış ve insan haysiyetine saygı duymayan rejim, içeride iktidarını sürdürmek için dışarıda kriz üretmekten imtina etmemiştir.

İhtiyaç duyduğunda terör örgütleriyle dahi ilişki kurmaktan kaçınmamış; bölgedeki gerilimleri kendi iç konsolidasyonunun yakıtı haline getirmiştir.

Buna PKK da dahildir.

Ne var ki, İsrail’in İran’a karşı açtığı bu savaşın istikrarsızlık üreteceğini biliyoruz.

Gelinen noktada devlet egemenliği kavramı ağırlığını yitirmiş, uluslararası hukuk bir teferruata indirgenmiştir.

Petrol fiyatları yükselmekte, dünya genelinde bir baskı ortamı oluşmakta, bunun maliyetini de yine insanlar, yani hepimiz ödemekteyiz.

Bugüne kadar ne İran’ın rejim güvenliği adına uyguladığı strateji ne İsrail’in ulusal güvenlik paranoyasıyla yürüttüğü hamleler Orta Doğu’yu ve dünyayı daha güvenli bir hale getirmiştir.

Tam tersine, kendi uluslarına ve kendi yargı kurumlarına hesap vermek istemeyen yönetimler, güvenlik söylemiyle iktidarlarını tahkim ederken, bölgeyi ateşe, insanı enkaza çevirmişlerdir.

Geldiğimiz nokta bunun sonucudur.

MOLLALARIN ALTERNATİFİ KUKLALAR OLAMAZ İYİ Parti, ülkemizde yürüttüğü demokrasi ve haysiyet mücadelesini yalnızca Türk milleti için değil, bütün insanlık için arzu etmektedir. 'Yurtta Sulh, Cihanda Sulh' ilkesinden anladığımız budur.

Sen sınırıma saygı duyarsan, ben de senin sınırına kendiminki gibi saygı duyarım demektir.

Bu sınırlar hem maddi hem de manevidir.

Manevi sınırlar, insanın temel hak ve hürriyetleridir.

Elbette ki İran’daki yozlaşmış rejimlerin idaresi altında ezilen İranlılarla duygu ve fikir birliği içindeyiz.

Öte yandan evrensel insani değerlerin, sömürgeci, saldırgan ve hesap vermekten kaçan liderler tarafından istismar edilmesine de karşıyız.

Çünkü mollaların alternatifi kuklalar olamaz.

İran, mollaların yozlaşmış düzeninin devrilip, yerine dışarıdan bir kuklanın monte edilebileceği bir ülke değildir.

İran halkı da ne bunu kabullenir ne de buna layıktır.

Bu yüzden İran’ın geleceğine yalnız İranlıların karar vermesi gerektiğini söyledik, söylemeye de devam edeceğiz.

Dışarıdan yapılan müdahalelerle gerçekleşen rejim değişikliklerinin sonuçlarını çok iyi biliyoruz.

Bunu yakın tarihimizde, Irak’ta gördük.

Irak’ı gözlerimizin önünde 3’e böldüler.

Lübnan yine böyledir.

Suriye’de 15 yıldır yaşananlar ortadadır.

YOZLAŞMIŞ TİRANLAR BU COĞRAFYAYA REVA DEĞİLDİR Emperyalistlerin özgürlük diye tarif ve servis ettikleri, merkezi iktidarların, kimlik zehriyle zayıflatılmasıdır.

Onların küresel çarkına göbekten bağlı yozlaşmış rejimlerin kurulması ve tahkim edilmesidir.

Şimdi bunlar, İran’da bir kere daha tekrar etmemelidir.

Bizim açımızdan İran’ın ve komşularımızın toprak bütünlüğü, kendi ülkemizin toprak bütünlüğü kadar önemlidir.

Bu yüzden hem İran halkına hem İran’ı yöneten elitlere tarihi bir çağrı yapmak istiyorum: Bu kuşatmayı, bu ablukayı, bu saldırıyı ancak siz durdurabilirsiniz.

Bu düğümü de ancak siz çözebilirsiniz.

Tahran’da yaşanacak bir geçiş süreci olacaksa, bu İranlıların yabancılar yerine birbirleriyle konuşmasıyla olacaktır.

Konuşabilecekleri bir siyaset imkanının tesis edilmesi şarttır.

Orta Doğu’nun en büyük imtihanı budur.

Yozlaşmış tiranlar bu coğrafyaya reva değildir.

Bu yozlaşmanın maliyetini ne vurulan okul binasının enkazı altında kalan kız öğrenciler, ne sokaklarda hürriyetleri için gösteri yapan İran’ın gençleri, kadınları ödememelidir.

Ne de bir başka ülkenin 'jeopolitik oyun planı' uğruna yeni nesiller ateşe sürülmemelidir.

Şimdi bir başka başlığa geliyorum.

İsrail ve ABD’nin İran’a düzenlediği ortak operasyonun ardından gerek İsrail’den gerek ABD’deki neo-con çevrelerden, gerekse ülkemizdeki bazı isimlerden aynı sözleri duyuyoruz: 'İsrail’in bir sonraki hedefi Türkiye.' Hiç lafı uzatmadan söyleyeceğim: Bu bir tespit değil, bir temenni cümlesidir.

Ancak daha acı olan şey, bu temenninin sahipleri sadece Siyonistler ve onlara bağlı bir takım aktörler değildir.

Çünkü böyle bir durumdan nemalanmaya fazlasıyla hazır olan, Türkiye’de çok fazla odak vardır, etki ajanı vardır.

İSRAİL TEHDİDİNİN ARKASINA GİZLEMEYİ BİR STRATEJİ HALİNE GETİRENLER VAR Unutulmamalıdır ki, Netanyahu ve Likud çevresindeki şahin kanadın dört gözle beklediği şey tam olarak budur.

Türkiye’nin İran ile aynı rotayı benimsemesidir.

Türkiye’nin teokratik bir yönetime sürüklenmesidir.

Laiklik ilkesinden vazgeçmesidir.

İhvancı bir ideolojinin hamiliğine soyunmasıdır.

Aynı İran gibi yozlaşmış bir diktatörlüğe dönüşmesi, etnik ve dini bölünmelere daha da kırılgan hale gelmesidir.

Çünkü böyle bir Türkiye’yi, hem uluslararası sistemden, hem de Orta Doğu sisteminden izole etmek, marjinalize etmek kolay olacaktır.

Böylece güvenlik söylemi üzerinden iktidar kuranların yeni 'ötekisi' Türkiye olur.

Türkiye’de, İsrail’i bir sopa olarak gösterip, milleti terbiye etmeyi, her türlü akla ziyan kararı alırken bunu İsrail tehdidinin arkasına gizlemeyi bir strateji haline getirenler vardır.

Dikkat ederseniz bunun en canlı örneklerini son iki yıldır yaşıyoruz.

İktidarın ömrünü uzatmak ve Türkiye’yi bir hanedan düzenine teslim etmek isteyenler, Terörist başıyla oturdukları pazarlık masasına meşruluk devşiriyorlar. ''TÜRKİYE BİR SONRAKİ İRAN DEĞİLDİR'' İlk günden beri, 'İsrail geliyor' diye anlatıyorlar.

İsrail geliyor...

Peki, tamam, ne yapalım o zaman?

PKK ile Öcalan ile iş tutalım.

Niye ?

İsrail Türkiye’yi bölmek istiyor ya, o terör örgütünü kullanacaklar ya, buna müsaade etmeyelim.

Etmeyelim elbette.

O zaman öncelikle şu gerçeği kabul edelim.

PKK ile muhatap olmak, İmralı canisiyle iş tutmak, İsraille iş tutmak değil mi?

Hukuk devleti ilkelerini çiğneyen ne kadar aktör varsa, yurttaşlıkla, Türk milletinin mana ve varlığıyla derdi olan ne kadar aktör varsa, Türkiye hedefte yaygarası koparıyor.

Anlaşılan o ki, bir tahterevalli kurulmak istenmektedir.

Türkiye bir sonraki İran değildir.

Ama Netanyahu bölgede yeni bir İran yaratmak, en azından Türkiye’yi yeni bir İran gibi konumlandırmak istemektedir.

Buna teşne olanlar ise İran gibi olmaktan gocunmamakta, iktidara sahip olmak uğruna kendilerine biçilen elbiseyi hevesle giymeye talip olmaktadırlar.

Türkiye eğer kuruluş kodlarına sadık kalırsa Cumhuriyet’in alelade bir sıfat olmadığını idrak ederse, ve gerçek vatanseverler tarafından yönetilirse, yeni bir İran elbette olmayacaktır.

Eğer bugün, İran’ın düştüğü durumu anlamak istiyorsak, meselenin bu tarafını konuşmak zorundayız.

İran otokratik bir din devletidir.

Toplumu temsil eden siyasi partiler yoktur.

Devlet adına fikir ve ifade hürriyetini kısıtlanmış, her eleştiri vatan hainliği sayılmıştır.

İmtiyazlı bir azınlık, hem bürokrasiyi hem de ticareti tekeline almıştır.

Böylece, korku ve açlık sarmalı içine alınmış bir koskoca bir halk kendi ülkesine yabancılaştırılmıştır.

Bu sebepledir ki ısrar ettiğimiz şey, parlamenter sistemdir.

Hukuk devletidir.

İmtiyazların değil, eşitliğin düzenidir.

Tesis edilmiş bir Cumhuriyet, partizan olmayan, liyakate dayalı bir bürokrasi, Türk milletinin ortak, kapsayıcı bir kimlik olarak korunmasıdır.

Eğer bunlar olmazsa, Türkiye zayıflar.

Türkiye’yi zayıflarsa da etraftaki akbabaların senaryolarının yaşama geçirilmesi kolaylaştırılır.

ABD-İSRAİL AJANDASININ BİR PARÇASI OLDUĞUNU YETERİNCE ANLADIK Bu noktada, ülkemizde yürütülen kimi siyasal tercihlerin; Türkiye’nin ulusal kimliğini zayıflatma riskini de ciddiyetle konuşmak zorundayız.

İnsan ve insanlık kasabı katil Netanyahu’nun saldırı başlattığı sıralarda yayınladığı videoya ve o videoda kullandığı dile bakın ne diyor? 'Farslar, Kürtler, Azeriler, Beluçlar ve Ahvazlıların tiranlığın boyunduruğundan kurtulup, özgür ve barış arayan bir İran kurmasının zamanı geldi'.

Manidar değil mi?

İran ulusuna değil, etnik kimliklere sesleniyor.

Polemik aramıyorum, polemik de yaratmıyorum.

Bu hakikati ısrarla kavrayamamak, hele de Cumhuriyet devletini yönetirken bunun sürekli aksi istikametinde gitmek nedir diye soruyorum.

Şimdi yine aynı davulu çalacaklar biliyorum.

Başından beri zaten İsrail’in bir yerlere saldırmasını bekliyorlar.

Bu arada onlarla aynı kelimelerle konuşuyor, onlar adına büyük İsrail yolunu açıyorlar.

Şimdi anladınız mı, niye İmralı canisiyle iş tutulduğunu?

Şimdi anladınız mı, ona neden 'kurucu önder' denildiğini?

Şimdi anladınız mı, Meclis'in onun ayağına ne amaçla götürüldüğünü?

Evet anladık.

Tüm bu yaptıklarınızın ABD-İsrail ajandasının bir parçası olduğunu yeterince anladık. 15 Yıllık Suriye maceranızın ne olduğunu da yeterince gördük. 40 YILDA SİLAHLA YAPAMADIĞINI, BUGÜN SİYASETLE YAPABİLECEĞİNİ DÜŞÜNÜYOR Dostları Trump, dostları Maduro’yu kaçırıyor: İşte Terörsüz Türkiye hedefimiz diyorlar.

Afrika’da darbe oluyor, terörsüz bölge hedefimizi gerçekleştiriyoruz diyorlar.

Kutuplarda penguen dağa yürüyor, bunlar 'nasıl da doğru yapıyoruz' diye bağırıyorlar.

Çaresizlik mi?

Zavallılık mı?

Şuursuzluk mu?

Dün vefat yıl dönümüydü, Allah gani gani rahmet eylesin, Müslüm Baba'nın dediği gibi: 'Adını sen koy'.

Bize iç cephe diye muhayyel bir şeyden bahsediyorlar.

Aynı insanlar, Türkiye’nin ne kadar tartışılmazı varsa, tartıştırıyorlar.

Her gün, her vesileyle millet içinde ikilik yaratıyorlar.

Bu mu iç cepheniz?

Bu mu sözde savaş hazırlığınız?

Daha dün Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ı tutukladılar.

Dünya kadar siyasetçi, belediye başkanı içeridedir.

Böyle mi kuracaksınız Terörsüz Türkiye’yi?

Böyle mi tahkim edeceksiniz iç cepheyi?

Bunların cephe dedikleri yerde, yanlarına aldıkları silah arkadaşlarına bir bakın, orada neyin amaçlandığını görürsünüz zaten.

İRAN’IN ANİ ÇÖKÜŞÜ, BÜTÜN BÖLGEYİ PARÇALANMA DİNAMİKLERİNE AÇAR PKK’lılar o cephededir.

Domuz bağcılar o cephededir.

Mankurtlar o cephededir.

Ne kadar Cumhuriyet düşmanı varsa o cephededir.

İmralı canisinin teşekkür mektubu da bu yüzdendir.

Teşekkür ediyor çünkü artık, 40 yılda silahla yapamadığını, bugün siyasetle yapabileceğini düşünüyor.

Peki bunu ona düşündürten nedir? 25 yıllık çürümüş düzen ve 8 yıllık Cumhurbaşkanlığı sistemidir.

O da görüyor ki, artık bu devleti yöneten iktidar, o iktidara açık veya gizli ortak olarak omuz verenler, Türk milletinin hürriyet ve istiklal haklarına düşmandır.

O da işte bu yüzden umutlu ve müteşekkir.

Allah'a şükür o teşekkür listesinde yokuz.

İsmimiz Türk milletinin yanında anılmaktadır.

Türkiye açısından en kritik risklerden biri şudur: İran’ın batı ve kuzeybatı kuşağıyla Irak sınır hattında, Kandil–Zagros silsilesi boyunca etkinleşen bir yapılanmanın, Suriye’deki hatla entegre olup genişlemesi… Yani devlet otoritelerinden bağımsız bir PKK/KCK yapılanması fotoğrafının ortaya çıkması.

Bu sebeple Türkiye’nin savunması gereken tez; her hal ve şartta İran’ın toprak bütünlüğünün ve üniter devlet yapısının muhafaza edilmesi olmalıdır.

İran’ın ani çöküşü, istikrarsızlaşması ve otorite boşluğu yalnız İran’ı değil, bütün bölgeyi parçalanma dinamiklerine açar.

Ve o parçalanmanın dalgaları, en sert biçimde Türkiye’ye vurur. ''TÜRKİYE ASLA YENİ BİR İRAN OLMAYACAK'' Türkiye bir sonraki 'İran' değildir.

Ama Netanyahu Türkiye'yi bir sonraki İran olarak konumlandırılmak istenmektedir.

Türkiye gerçek vatanseverler tarafından yönetilirse yeni bir İran asla olmayacaktır.

İlgili Sitenin Haberleri