Haber Detayı

Savaş ve Türkiye’nin sessiz gücü - Prof. Dr. Cengiz Kuday
Yazarlar cumhuriyet.com.tr
02/03/2026 04:00 (3 saat önce)

Savaş ve Türkiye’nin sessiz gücü - Prof. Dr. Cengiz Kuday

Türkiye bugün iki dalganın kesişiminde duruyor: Birincisi, İran–İsrail–ABD geriliminden doğan askeri ve ekonomik sarsıntı; ikincisi, bölgesel kırılganlık arttıkça daha görünür hale gelecek olan su jeopolitiği.

Bugün dünyanın gündemi İran–İsrail– ABD üçgeninde kilitlenmiş durumda.

İran, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki gerilim, nükleer başlıklar ve balistik füzeler üzerinden okunuyor.

Peki gerçekten mesele yalnızca İran’ın nükleer programı mı?

Hayır.

Nükleer dosya, görünen yüz.

Asıl mesele güç dengesi, tarihsel bellek ve bölgesel egemenlik mücadelesi.

İran–İsrail hattındaki gerilim son kırk yılın değil; yüzyıllara yayılan bir zihinsel arka planın ürünü.

Diplomasi masasında teknik detaylar konuşulsa da stratejik zihinler tarih üzerinden çalışır.

ABD–İran savaşında İran’ın boğazı kapaması küresel enerji piyasalarında deprem etkisi yaratıyor.

Böyle bir durumda beklenen ve gerçekleşen yükselen enerji fiyatları, artan sigorta maliyetleri ve pahalanan deniz ticaretidir.

GÖZDEN KAÇAN YAŞAMSAL KONU Türkiye gibi net enerji ithalatçısı bir ülkenin bu dalgadan etkilenmemesi mümkün değildir.

Fakat bu jeopolitik tartışmalar yapılırken gözden kaçan daha sessiz bir başlık var: Su.

Türkiye, Fırat Nehri ve Dicle Nehri’nin yukarı havza, yani kaynak ülkesidir.

Bu durum Türkiye’ye stratejik avantaj sağlar.

Ama aynı zamanda onu potansiyel baskıların merkezine de yerleştirir.

Tarih bize şunu gösterdi: Stratejik kaynağa sahip olmak yalnızca güç değil, aynı zamanda risk üretir.

Bugün su, petrol kadar stratejiktir.

Hatta bazı coğrafyalarda daha da değerlidir.

İklim değişikliği akış rejimlerini bozuyor, kuraklık artıyor, tarımsal talep büyüyor.

Aşağı havza ülkelerinde su kıtlığı ekonomik ve siyasal istikrarsızlık yaratıyor.

İşte tam bu noktada, Güneydoğu Anadolu Projesi’nin ve onun kalbi olan Atatürk Barajı’nın anlamı daha iyi kavranmalı.

Atatürk Barajı yalnızca bir hidroelektrik santralı değildir.

O, geleceğin su jeopolitiğini bugünden görebilen bir devlet aklının eseridir.

O dönemde bu projeye inanmak kolay değildi.

Uluslararası finans çevrelerinin mesafeli durduğu, hatta açık ya da örtülü biçimde karşı çıktığı bir süreç yaşandı.

Buna rağmen bu proje yaşama geçti.

Bu proje, masa başında kurgulayan mühendis aklı; sahada gecesini gündüzüne katarak inşa eden teknik kadrolar ve kısa vadeli siyasi maliyetleri göze alarak uzun vadeli bir vizyonu savunan devlet adamları sayesinde mümkün oldu.

O büyük mühendislik kadrosunun bazı temsilcilerini yakından tanıma şansına erişmiş biri olarak biliyorum ki bu baraj hesap tablolarında değil, bir gelecek tasavvurunda doğdu.

Bu barajın planlama aşamalarını bilenler, o günlerde çizilen haritaların ve yapılan hesapların sıradan olmadığını da bilir.

Bu iş, yalnızca teknik bir proje değil; bir gelecek tasarımıydı.

Onu tasarlayan ve inşa eden ekipten bazıları bugün aramızda değil.

Bazıları ise geride bıraktıkları yapı ile hâlâ yaşıyor.

SU JEOPOLİTİĞİ Atatürk Barajı, beton bir yapıdan ibaret değildir.

Türkiye’nin su egemenliğinin, gıda güvenliğinin ve siyasi manevra alanının temel taşlarından biridir.

Aynı zamanda kriz anlarında stratejik bir tampon görevi görür. “Su savaşları” ifadesi abartılı bulunabilir.

Ancak suyun yokluğunun ürettiği krizler gerçektir.

İran–ABD hattında yaşanabilecek bir savaş, bölgeyi daha kırılgan hale getirirse su meselesi ikinci bir gerilim başlığı olarak masaya gelebilir.

Yukarı havza ülkesi olmak, hem avantaj hem de sorumluluktur.

Su bir baskı aracı değil, istikrar unsuru olarak yönetilmelidir.

Ancak aynı zamanda bu stratejik varlıkların korunması da yaşamsal önemdedir.

Türkiye bugün iki dalganın kesişiminde duruyor: Birincisi, İran–İsrail–ABD geriliminden doğan askeri ve ekonomik sarsıntı; ikincisi, bölgesel kırılganlık arttıkça daha görünür hale gelecek olan su jeopolitiği.

Muhtemel savaşları ciddiye almak gerekir; fakat korkuyla değil, stratejiyle.

Nükleer krizler kader değildir.

Su savaşları kaçınılmaz değildir.

Belirleyici olan; zamanında düşünebilen, öngörebilen ve uzun vadeli plan yapabilen akıldır.

Bazı eserler yalnızca bugünü değil, yarım asır sonrasını da düşünerek yapılır.

Bu topraklarda böyle eserler üretildi.

Onları doğru anlamak ve korumak, gelecek yüzyılın asıl meselesidir.

Çünkü geleceğin jeopolitiğinde barajların yüksekliği değil, o barajları tasarlayan vizyonun derinliği belirleyici olacaktır.

İlgili Sitenin Haberleri