Haber Detayı
Yargının Mutfağından Kabineye: Akın Gürlek
Türkiye’de Adalet Bakanlığı koltuğu, sadece bir siyasi makam değil; devletin vicdanı ile bürokrasinin hantallığı arasındaki o ince çizgidir. Yıllardır bu koltukta siyasetçileri, hukuk profesörlerini ya da seçim dönemlerinin o meşhur 'tarafsız' teknokratlarını gördük. Ancak bugün karşımızda farklı bir profil var: Akın Gürlek.
Türkiye’de Adalet Bakanlığı koltuğu, sadece bir siyasi makam değil; devletin vicdanı ile bürokrasinin hantallığı arasındaki o ince çizgidir.
Yıllardır bu koltukta siyasetçileri, hukuk profesörlerini ya da seçim dönemlerinin o meşhur 'tarafsız' teknokratlarını gördük.
Ancak bugün karşımızda farklı bir profil var: Akın Gürlek.Öncelikle bir parantez açalım; seçim hükümetlerindeki geçici atamaları ve darbe dönemlerini bir kenara koyduğumuzda, doğrudan yargı kürsüsünden gelip bu makama oturan isim sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor.
En son 1971 yılında Yusuf Ziya Önder ile gördüğümüz o "savcı bakan" profilini, aradan geçen koca bir yarım asrın ardından bugün yeniden konuşuyoruz.
Ama Gürlek’i o dönemlerden ayıran, hatta Cumhuriyet tarihinde bir "ilk" yapan başka bir özelliği var.O, hem hakimlik hem de savcılık yapmış bir isim.
Yani yargı mekanizmasının her iki yakasını, o masanın iki tarafını da bizzat tecrübe etmiş ilk Adalet Bakanı.Peki, bu durum neden bu kadar kritik?
Cevabı basit: Adalet mekanizması dışarıdan bakıldığında sadece kanunlardan ve dosyalardan ibaret sanılıyor.
Oysa o dosyaların neden yıllarca karara bağlanamadığını, tebligatların neden geciktiğini ya da bir duruşmanın neden sürekli ertelendiğini anlamak için adliye koridorlarının o kendine has kokusunu solumak gerekiyor.
Gürlek, göreve gelir gelmez ilk neşteri bitmek bilmeyen davalara vurdu.
Bu bir tesadüf değil, bir "sahayı bilme" refleksi.Ankara’da yüksek tavanlı odalarda rapor okuyarak sorun çözmeye çalışmakla, o sorunu bizzat yaşamış olmak arasında dağlar kadar fark var.
Bugün adliye saraylarında görev yapan binlerce hakim ve savcı için yeni bir dönem başlıyor diyebiliriz.
Neden mi?
Çünkü dertlerini anlatmalarına gerek kalmıyor.
Üzerlerindeki iş yükünü, personel sıkıntısını ya da sistemin nerede tıkandığını en tepedeki isim zaten biliyor.
Bakan Gürlek, raporların tercümesine ihtiyaç duymadan, doğrudan uygulayıcının diliyle konuşuyor.Yargıda reform tartışmaları hepimizin malumu.
Ancak reform dediğiniz şey sadece kanun maddesi değiştirmekle olmuyor.
Uygulayıcıyı ikna etmeden, o masadaki hakimin, o odadaki savcının gerçek sorununa dokunmadan kağıt üstünde kalan her adım ölü doğuyor.
Akın Gürlek’in en büyük avantajı da işte bu liyakat ve tecrübe birleşimi.Bitmeyen davalar vatandaşı yoruyor, adalet duygusunu zedeliyor.
Bu kangreni çözecek olan irade, sistemin içinden gelen, mutfağı bilen bir iradedir.
Gürlek’in bu hıza odaklanan tavrı, aslında yargıdaki o ağır bürokratik çarkları hızlandırma çabasıdır.
Hakim ve savcıların, meslektaşları olan bir bakana duyduğu o "içeriden birisi" güveni, sistemin çok daha sağlıklı işlemesini sağlayacak gibi görünüyor.Sonuçta adalet sadece bir kavram değil, yaşayan bir organizma.
Bu organizmayı tanımak, neresinin ağrıdığını bilmek lüks değil, bir zorunluluk.
Akın Gürlek ismi, işte bu "tanıma" sürecinin kabinedeki karşılığıdır.
Yargı camiası için bu kadar önemli olmasının sebebi de tam olarak bu: Sorunu anlatan değil, sorunu yaşayan birinin artık çözüm makamında oturuyor olması.Türkiye’nin yargı yolculuğunda bu yeni soluk, sadece bir isim değişikliği değil; bir metodoloji değişikliğinin habercisi.