Haber Detayı

Necati Tosuner’in ardından...
Yazarlar cumhuriyet.com.tr
28/02/2026 04:00 (3 saat önce)

Necati Tosuner’in ardından...

Benim için Ankara Öykü Günleri’nin Erendiz Atasü’nün romanın adı gibi “gençliğin o yakıcı mevsimi”nde kapladığı alan kocamandır.

Benim için Ankara Öykü Günleri’nin Erendiz Atasü ’nün romanın adı gibi “gençliğin o yakıcı mevsimi” nde kapladığı alan kocamandır.

Bir Ankara Öykü Günleri’nde tanıdım Necati Tosuner ’i.

Okuruydum, tanıdıkça ve ince zekâsının tadına vardıkça hayranlığım arttı.

Kalın çerçeveli gözlüklerinin ardında Bernard Shaw gibi “güldüren düşünceleri” özüt kılan, günlük yaşamın sıradanlığını öne çeken esprilerinin bağımlısı oldum.

Necati Tosuner’in konuşması yazdıklarına benzerdi.

Yazdıkları da yaşamına...

Bir öyküsünde en çok bir kentte yağmurları sevdiğini yazmıştı.

Ankara’da mayıs yağmuru var gücüyle yağarken gerçeğini yazdığını anlamıştım.

Bu gerçeklik bende onun hayata karşı büyük direnişinin kapısını aralamamı, biraz da anlamamı sağladı. *** Nitekim “Kambur” da, “Evet, sevinelim kamburum.

Yüreğimizi hiçbir şeye kiralamadık.

Paraya, pula ve ezip de başkalarını keyiflenmeye, kiralamadık yüreğimizi.

Varsın birbiriyle yarışsın insanlar, kiralamakta ve kiralanmakta...” diye yazmıştı.

Tosuner için zaten; “Beni ben yapan sırtımdaki kamburdur” deyişiydi.

Ancak o, yazmayı kendinden ve çevresinden intikam almak için kullananlardan değildi.

Yazarlık ve hastalık denince ilk aklıma gelenlerden biri Alexander Pope ’dir.

Pope Londra yakınlarında Windsor ormanı kıyısında bir kasabada dünyaya gelmiş; on iki yaşındayken yakalandığı bir hastalık onu sağlıksız ve sakat bırakmıştı.

Arkadaşı Dr.

Johnson acımasız ayrıntılar vererek onun ne denli biçimsiz olduğunu; bir örümceğe benzediğini, çok kısa boylu kaldığından sofraya oturabilmesi için iskemleye yastık koymak gerektiğini anlatır.

Dr.

Johnson’ın sert betimlemelerinin ardında Pope’nin geçimsiz ve saldırgan kişiliği vardır.

Oysa Tosuner zor olanı başararak böyle bir tuzağa düşmemiş; tersine iyi insan olmanın melekelerini tartımlamıştı hep. *** Acıyı saklamadan, estetize etmeden yazmak onun hep birincil görevi olmuştu.

Çünkü yaşamını kaplayan bir dertle boğuşuyordu.

Gerçekten de dert ne olmalı sorusu tüm düşünme faaliyetimizi ve eylemlerimizi, hayatımızı nasıl yaşayacağımızı kendi kendimizle, diğer insanlar, canlılar ve geri kalan dünyayla kurduğumuz tüm ilişkileri belirleme ve bütün bu ilişkileri radikal bir şekilde dönüştürebilme gücü ve potansiyeline sahip bir sorudur.

Bu yalnızca felsefeye müdahil olma biçimimizi belirlemez; bizzat hayatın kendisinin nihai amacını belli eder.

Hatta hayatı nasıl yaşamamız gerektiğini gösterir.Bu anlamda dert ne olmalıdır sorusunun araştırılması gereken birçok veçhesi vardır.

Bu soruyu sormakla sadece felsefenin temel sorusunu cevaplamayız.

Bu noktada bizi saran daha büyük bir dertle karşılaşırız.

O da derdin yaşamla iç içe olduğudur.

Tosuner’de dert Karen Blixen ’de olduğu gibi bizi karanlığa değil insanın merkezine taşır. *** “Sancı...

Sancı...” yazarın Almanya’daki yaşamını ön plana taşır.

Bir yanıyla toplumsal ama geniş açıyla da bireyseldir.

Toplumsaldır, Almancıların yaşam dünyasından bir zenginlik sunar.

Bireyseldir, kendi tedirginliğini sürekli aktarır.

Dönmek mi kalmak mı sorusu onun iç sarkacıdır.

Bağırmadan da acının anlatılabileceğini gösterir okura. *** Sevgili Zeynep Eşin ekim sonunda Necati Tosuner’in kitaplarını Alakarga Yayıncılık tarafından basıldığını yazdı ve destek istedi.

Necati Tosuner’e yakışan bir yazı için beklerken içinizdeki gafillerden biri oldum sonunda.

Faruk Duman ’la Zeynep yazara sahip çıkmış; hayatının son günlerini bir nebze huzurla geçirmesini sağlamıştı.

Onlara şükran borçluyuz.

Yine de şu soruyu sormadan edemedim: Tosuner’i inciten büyük yayınevleri bize neler yapmaz?

Burada derin bir ders gizli...

İlgili Sitenin Haberleri