Haber Detayı

İsrail-Hindistan hattında yeni hamle: Pakistan'ı Orta Doğu'dan koparma operasyonu mu?
Güncel haberler.com
27/02/2026 14:53 (1 saat önce)

İsrail-Hindistan hattında yeni hamle: Pakistan'ı Orta Doğu'dan koparma operasyonu mu?

Doç. Dr. Necmettin Acar, Afganistan-Pakistan arasındaki gerilimin sıcak savaşa dönüşmesini ve bu gerilimin mevcut ittifaklar için ne ifade ettiğini AA Analiz için kaleme aldı.

Doç.

Dr.

Necmettin Acar, Afganistan-Pakistan arasındaki gerilimin sıcak savaşa dönüşmesini ve bu gerilimin mevcut ittifaklar için ne ifade ettiğini AA Analiz için kaleme aldı.***Cenevre'de ABD-İran müzakereleri hız kazanmış, Körfez'e yığılan ABD donanması üzerinden "askeri seçenek" ihtimali yeniden tartışılmaya başlanmışken, Afganistan-Pakistan arasında çıkan savaş bölgesel gündemi bir anda altüst etti.

Uzun süredir sınır hattında düşük yoğunluklu biçimde devam eden gerilimin topyekün bir savaşa evrilmesi, ilk bakışta iki komşu ülke arasındaki klasik bir sınır ihtilafı gibi görülebilir.

Oysa bu tırmanış, Basra Körfezi'nden Güney Asya'ya uzanan güvenlik mimarisinin aynı anda sarsılacağı yeni bir dönemin habercisi olarak okunmalıdır.

Çünkü Pakistan'ın istikrarı, yalnızca İslamabad'ın iç güvenliğiyle değil, Körfez'in caydırıcılık düzeniyle, Orta Doğu'daki güç boşluklarıyla ve Sünni dünyanın stratejik denge kapasitesiyle doğrudan bağlantılı.Bu krizi daha anlamlı kılan ise zamanlamasıdır.

Pakistan-Afganistan hattındaki savaşın, Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin İsrail'e gerçekleştirdiği kritik ziyaretin hemen ardından ortaya çıkması tesadüf olmayabilir.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun "Karşımızda yaralı bir Şii blok ve güçlü bir Sünni blok var" şeklindeki açıklamaları, Hindistan-İsrail arasında derinleşen askeri işbirliği ve Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki askeri pakta Türkiye'nin de katılımının gündemde olması birlikte değerlendirildiğinde, yaşananların "sahadaki tesadüfler" ile açıklanması güçleşiyor.Pakistan'ın askeri değeri: Nükleer caydırıcılık ve denge unsuruPakistan, 1947'den bu yana Hindistan ile süregelen jeopolitik rekabeti ve sahip olduğu nükleer kapasitesi sayesinde yalnızca Güney Asya'nın değil, İslam dünyasının da en kritik aktörlerinden biri haline geldi.

Nükleer silaha sahip olması, Pakistan'a sembolik bir prestijin ötesinde somut bir caydırıcılık gücü de kazandırıyor.

Bu caydırıcılık, yalnızca Hindistan'a karşı değil, daha geniş ölçekte Sünni dünyanın stratejik denge kapasitesi açısından da belirleyici.

Hindistan'ın hızlanan askeri modernizasyonu, ABD ve İsrail'le genişleyen savunma işbirliği ve İsrail'in revizyonist eğilimleri dikkate alındığında Pakistan, Sünni blok açısından bir denge unsuru olarak öne çıkıyor.Tam da bu nedenle, Müslüman dünyadaki tek nükleer gücün "potansiyel bir tehdit" çerçevesinde konumlandırılması ihtimali göz ardı edilemez.

Böyle bir senaryo, Orta Doğu'daki güç boşluğunu daha da büyütecek, bölgesel dengeleri kalıcı biçimde dönüştürecek ve Sünni dünyanın stratejik ağırlığını aşındıracaktır.

Afganistan-Pakistan hattında yükselen duman, bu açıdan sadece bir sınır çatışmasının değil, daha geniş bir jeopolitik yeniden dizayn sürecinin işareti olarak okunmalıdır.Türkiye-Pakistan hattı: Teknoloji, operasyonel kapasite ve kurumsallaşmaTürkiye–Pakistan ilişkileri, bu stratejik tabloda özel bir önem taşıyor.

İki ülke arasında derinleşen savunma sanayi işbirliği; MİLGEM korvet projeleri, insansız hava araçları ve havacılık alanındaki ortaklıklar üzerinden somut bir nitelik kazandı.

Bu ilişki yalnızca teknik bir ortaklık değil; askeri bilgi transferi, müşterek üretim kabiliyeti ve operasyonel kapasite inşası anlamına da geliyor.

Türkiye'nin NATO tecrübesi ile Pakistan'ın nükleer caydırıcılığı birleştiğinde, Sünni dünyanın farklı coğrafyalarında etkili olabilecek çok katmanlı bir savunma mimarisinin zemini güçleniyor.Bu bağlamda Pakistan'ın istikrarlı ve "dışa dönük katkı verebilir" bir aktör olarak kalması, yalnızca İslamabad için değil Ankara'nın Körfez'e uzanan güvenlik vizyonu açısından da kritik bir gereklilik olarak değerlendirilmelidir.

Zira Pakistan'ın sınırlarına hapsolduğu, iç güvenliğe gömüldüğü her senaryo, Türkiye-Pakistan hattındaki stratejik sinerjinin Orta Doğu'ya taşınmasını zorlaştıracaktır.Suudi Arabistan-Pakistan bağı: Körfez güvenliğinin taşıyıcı kolonuSuudi Arabistan ile Pakistan arasındaki köklü askeri bağlar ise Pakistan'ı Körfez güvenliğinin taşıyıcı kolonlarından biri haline getiriyor.

Pakistan ordusunun Suudi güvenlik yapısına sağladığı tarihsel destek ve iki ülke arasındaki derin savunma koordinasyonu, Riyad'ın ulusal güvenliğinde İslamabad'a her zaman ayrıcalıklı ve kritik bir rol yüklemiştir.

Hatta Pakistan'ın askeri kapasitesi, sadece Suudi Arabistan için değil, Körfez monarşilerinin bütünü için sarsılmaz ve dolaylı bir güvenlik şemsiyesi anlamı da taşıyor.Özellikle İsrail'in Doha'ya yönelik gerçekleştirdiği saldırının ardından imzalanan geniş kapsamlı Suudi–Pakistan savunma anlaşması, askeri işbirliğini kurumsal bir zemine oturttu.

Böylece Pakistan, Basra Körfezi ve Orta Doğu güvenlik mimarisinin asli ve vazgeçilmez bir bileşeni konumuna yerleşti.

Dolayısıyla Pakistan'ın zayıflaması yalnızca Güney Asya'yı değil, Körfez'in caydırıcılık düzenini de doğrudan etkileyecektir.Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan: Yeni bir pakt mı filizleniyor?Suudi Arabistan ve Pakistan'ın kurumsallaşan askeri işbirliğine Türkiye'yi dahil etmeye yönelik girişimlerin yankı bulduğu kritik bir dönemde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Körfez ülkelerine gerçekleştirdiği stratejik ziyaret, bölgesel dengelerde bir yön değişiminin habercisi olarak görülmelidir.

Bu gelişmeler, dikkatleri kaçınılmaz biçimde tek bir gerçeğe yöneltiyor: Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan ekseninde, tarihsel ve ideolojik temelleri olan bir paktın doğuşu.

Bu paktın anlamı, yalnızca üç ülkenin ikili ilişkilerinin toplamı değil, Orta Doğu güvenliğinde "alternatif bir eğilim" üretme iddiasıdır.Modi'nin Tel Aviv ziyareti ve Netanyahu'nun Sünni blok vurgusu sonrasında Pakistan-Afganistan hattındaki gerilimin savaşa evrilmesi, bu nedenle yalnızca iki ülke arasındaki bir sınır krizi olarak okunamaz.

Bu gelişme, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan ekseninde kurulma aşamasındaki paktın istikametini ve dayanıklılığını test eden stratejik bir sarsıntıdır.

Burada bu sarsıntının kısa vadede doğuracağı dört temel sonuç bulunuyor.Bölgede tırmanan gerilim hangi riskleri barındırıyor?İlk olarak, bu gerilim, oluşum aşamasındaki yeni çatlak üretme potansiyeli taşıyor.

Pakistan'ın güvenlik gündemi bir anda doğu ve kuzey sınırlarına yığıldığında, Körfez güvenliği ve Orta Doğu dosyaları doğal olarak ikinci plana itilecektir.

Bu, paktın "eşgüdüm kapasitesini" zayıflatır, ortak tehdit algısının dağılmasına neden olabilir.İkinci olarak, tırmanan gerilim Pakistan'ı Orta Doğu'dan uzaklaştırıp sınır boylarına hapsedecektir.

Pakistan'ın konvansiyonel kapasitesi, istihbarat odağı ve diplomatik enerjisi sınır güvenliği ve iç istikrara kilitlendiğinde, Körfez'de caydırıcılık üreten "dışa dönük kapasite" zayıflayacaktır.

Bu durum, Pakistan'ın fiili katkı verebilirliğini düşürür ve paktın psikolojik caydırıcılığını kırar.Üçüncü olarak, bu dikkat dağılması ve koordinasyon boşluğu İsrail'e daha geniş bir manevra alanı açabilir.

Uzun zamandır Pakistan'ın nükleer kapasitesini hedefe koyan İsrail'in, Pakistan'daki istikrarsızlıktan stratejik fayda üretmeye çalışması şaşırtıcı olmayacaktır.

Bölgesel güvenlik mimarisinde bir "eşgüdüm zafiyeti" oluştuğunda İsrail'in risk iştahı artabilir.Son olarak, Pakistan'ın kendi sınırlarındaki istikrarsızlıklara odaklanması, Körfez güvenliğinde beliren alternatif eğilimleri baltalayacaktır.

Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan hattında kurumsallaşma tartışmaları hız kazanırken Pakistan'ın uzun süreli bir savaşa sürüklenmesi, bu kurumsallaşmayı pratikte dondurabilir.Sonuç olarak, Afganistan-Pakistan sınırında patlak veren bu savaş, basit bir sınır anlaşmazlığının ötesinde, İslam dünyasının askeri ve stratejik ağırlık merkezini hedef alan çok katmanlı bir sarsıntı niteliğinde.

Pakistan'ın nükleer caydırıcılığı ve konvansiyonel gücü, Türkiye'nin teknolojik derinliği ve Suudi Arabistan'ın finansal jeopolitiği ile birleşerek yeni bir güvenlik mimarisi inşa etmeye yönelmişken, bu sürecin bir savaşla kesintiye uğraması tesadüf olarak geçiştirilemez.Pakistan'ın kendi sınırlarına hapsedilmesi, yalnızca İslamabad'ın enerjisini tüketmekle kalmayacak, Körfez'den Doğu Akdeniz'e uzanan Sünni savunma hattında telafisi güç bir gedik açacaktır.

Bu stratejik felç hali, İsrail'in revizyonist emelleri ve Hindistan'ın bölgesel tahakküm arzusu için manevra alanını genişleten elverişli bir zemine dönüşebilir.

Eğer Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan ekseninde oluşan yeni dinamiğin aktörleri bu riskleri görüp Pakistan'ın istikrarsızlaştırılmasına karşı ortak bir irade geliştiremezse, bölgesel güvenlik mimarisi bir kez daha dış aktörlerin inisiyatifine terk edilecektir.[Doç.

Dr.

Necmettin Acar, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanıdır.]*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.

İlgili Sitenin Haberleri