Haber Detayı

‘Mükemmel anne’ diye bir şey yok
Yazarlar hurriyet.com.tr
22/02/2026 08:23 (2 saat önce)

‘Mükemmel anne’ diye bir şey yok

Sarah Vaughan’ın romanından uyarlanan “Little Disasters”, 6 bölümlük bir psikolojik gerilim dizisi. Paramount+’ta yayınlanan dizi, ‘doğum öncesi kursu’nda tanışan dört kadın; Jess, Liz, Mel ve Charlotte’un 10 yıl süren dostluğunu merkeze alıyor. Dizide Jess karakterine hayat veren Diane Kruger ile Los Angeles’ta annelik, toplumun kadınlar üzerindeki dayatmaları ve yönetmen Fatih Akın’la dostluğu hakkında konuştuk.

◊ “Little Disasters”ta hayat verdiğiniz Jess gerçekten çok karmaşık bir karakter.

Onu canlandırmak nasıldı?- Büyük bir Sarah Vaughan hayranıyım. “Little Disasters” kitabını okumamıştım ama anne oldum.

Şanslıydım, çünkü lohusalık depresyonu yaşamadım.

Ama yakın arkadaşlarımın birçoğunun bu konularda zorlandığını biliyorum.

Senaryoyu inanılmaz derecede içgörülü buldum; anneliğin ne olduğuna dair çok dürüst ve çok gerçek bir yerden yakalıyordu insanı.

Hayatınızın o dönemi hem çok güzel hem de inanılmaz zorlayıcı.

O yüzden evet, kesinlikle harika bir roldü, bir yandan da çok gerçek hissettirdi.ÜÇ ÇOCUĞU OLANLAR NASIL BAŞ EDİYOR BİLMİYORUM◊ Anne olduktan sonra ortaya çıkan yalnızlık hissini nasıl tanımlarsınız?- Kesinlikle hissettim.

Lohusalık depresyonu yaşasanız da, yaşamasanız da yalnızlık hissi geliyor.

Ben anneliğe gerçekten çok kolay ısındım.

Ama en başlarda, inanılmaz derecede izole bir dönem.

Ve bu çok korkutucu...

Çünkü bir anda biri sana bir bebek veriyor ve “Artık buna bakacaksın” diyor; yolda öğrene öğrene bir şekilde çözmek zorundasın.

Bir yandan da kendin sandığın her şey sanki yok oluyor.

Ve bu öyle bir şey ki; aslında kimseyle doğru düzgün konuşamıyorsun.

Eşinle bile.Bir de “Yeterince iyi değilim” hissi var.

Bunların hepsi gerçek ve insanı uzun süre yalnızlaştırıyor.

Hatta ben kendi adıma söyleyeyim; bunları konuşabilmem, kabul edebilmem 2 yılımı aldı.

O yüzden Jess’te kendimden bir parça gördüm.

Dışarıya her şey yolundaymış gibi gösterme çabası...

Benim bir çocuğum var, üç çocuk yapanlar nasıl baş ediyor gerçekten bilmiyorum!◊ İnsanların yargıları karşısında kendini savunmak da zorlaşıyor. - Açıkçası artık kendimi savunma ihtiyacı hissetmiyorum.

Yaş aldıkça bunu daha iyi anlıyorsun.

Ya da anne olunca...

Hayatında o kadar çok daha önemli şey oluyor ki...

Yani açık söyleyeyim; umurumda bile olmuyor.ANNELER, HATTA EBEVEYNLER EN YARGILAYICI İNSANLAR◊ Anne olduktan sonra çevrenizdeki anneleri, yakın arkadaşlarınızı kıyasladığınız ya da yargıladığınız oldu mu?

Dizideki arkadaşlık dinamiklerinde bu durum var...- Yani...

Sonuçta onlar benim arkadaşlarım.

Çocuk yetiştirme konusunda aldıkları her karara katılmasam bile, bunu dile getirip getirmemek arasında çok ince bir çizgi var.

Ama şunu söyleyebilirim; genel olarak anneler, hatta ebeveynler hayatımda gördüğüm en yargılayıcı insanlar.

Ve ben de aynı derecede suçluyum.

Çünkü bu çok özel bir dönem.

Sabah çocuğunu okula bırakırken anneleri-babaları görüyorsun, herkes birbirini süzüyor, yargılıyor.

Sonra oyun buluşmaları oluyor.

Ve bir noktadan sonra “Çocuğa böyle mi disiplin verilir, şöyle mi” gibi şeyler başlıyor.

Bu işin doğası biraz böyle.

Ama en destekleyici olanlar da yine arkadaşlar.

Annelerden oluşan arkadaş grubum ve kız arkadaşlarım olmasa nerede olurdum, bilmiyorum.

Bazen gerçekten parçaları toplayan, yardımcı olan, yükü alan onlar.◊ “Nightbitch”, “If I Had Legs I’d Kick You”, “Die My Love” ve sizin diziniz, anneliğin karanlık taraflarını gösteren hikâyeler.

Bu tarz anlatılarda neden bir artış görüyoruz son dönemde? - Bence bunun temel sebebi, sektörümüzde karar verme pozisyonlarında daha fazla kadının olması.

Nihayet...

Kadınları gerçekten oldukları gibi anlatmak, bizim yaşadığımız mücadeleleri ekrana taşımak isteyen kadınlar önemli pozisyonlara geldikçe, kadınların daha katmanlı portrelerini görmeye başladık.

Üstelik her yaşta kadının.

Ben eskiden sadece film yapıyordum, şimdi ise çok daha fazla televizyon ya da streaming projesi yapıyorum; çünkü fırsatlar gerçekten orada.◊ Sizce “mükemmel anne” diye bir şey var mı? - Hayır, bence yok.

Hepimiz elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyoruz.

Anne olunca insan kendi annesine karşı da yumuşuyor; daha anlayışlı oluyorsun, anneni suçladığın şeylere bile başka türlü bakmaya başlıyorsun.

Ben de biliyorum, kızım yakında bazı şeyleri mutlaka sorgulayacak, hatta sitem edecek.

Ama ben çok uğraşıyorum.

Önemli olan tek şey de bu; gerçekten çabalamak.◊ Toplumun annelik ve babalığa bakışı nasıl? - Annelerden beklenen şu: “Hadi, doğal olarak hemen adapte ol, anında sev, bayıl...” Ama kadınların gerçekte yaşadığı şey bu değil.

Ve bu konular açık açık konuşulmuyor.

Hamileliğini sevmeyebilirsin, hamile olmaktan nefret edebilirsin.

Doğal doğum istemeyebilirsin.

Emzirmek istemediğin için ayıplanabilirsin.

Evet, yargı çoğu zaman diğer kadınlardan geliyor.Erkekler tarafında ise...

Daha en başından çok ilgili harika babalar tanıyorum.

Ama bir yandan da bebeğe ne yapacağını bilmeyen, nasıl yaklaşacağını çözemeyen babalar var.

O yüzden...

Bilmiyorum...

Bu roller nasıl değişecek, ben de kendime bunu soruyorum.ÇEKİMLER TAM BİR DUYGU TRENİ GİBİYDİ◊ Bir projede yolun sonuna gelince, bir rahatlama hissi oluyor mu?- Evet.

Bitince mutlu oldum. “Bitsin de bir daha görmeyeyim” gibi değil, ama...

Duygusal olarak tükenmiştim.

Yani resmen bitmiştim.

Ölüm gibi görünüyordum.

Kilo verdim.

Tamamen “tamam artık” modundaydım.◊ Dizide duygusal seviye sürekli inip çıkıyor.

Sahneler arasındaki geçişleri oturtmakta zorlandınız mı? - Hem evet hem hayır.

Çünkü bu, işin bir parçası zaten.

Ertesi günün repliklerini çalışırken, aynı zamanda o gün Jess’in “hangi noktada” olduğunu da çözmek zorundaydım.

Zordu tabii.

Ve duygusal olarak da işi iyice zorlaştırıyordu.

Öğle yemeğinden önce, 6’ncı ya da 5’inci bölümü çekerken içini döküyorsun, kalbini ortaya koyuyorsun.

Sonra bir bakmışsın, flashback’e geçiyorsun ve bu kez mutlusun.

Tam bir duygu treni gibiydi.

Ve bu da böyle bir diziyi çekmenin yorgunluğunu artıran şeylerden biriydi.FATİH ARTIK BENİM AİLEM GİBİ◊ Fatih Akın’la çıktığınız sinema yolculuğunda Altın Küre kazanmak nasıl bir histi?

O günlere dönünce aklınıza ne geliyor?- Ah, çok özel bir geceydi.

Biz aslında birlikte bir film daha yaptık.

Adı “Amrum”.

Geçen yıl Cannes’daydık.

Gerçekten çok güzel bir film.

Birlikte üzerinde çalıştığımız başka bir proje daha var.

Hatta Fatih’le bu projeyle ilgili pazartesi günü görüştüm.

Fatih artık benim ailem gibi.

Hep çok yakın kaldık.

Altın Küre kazandığımız o an, o film (In The Fade/Paramparça)...

İnanılmaz bir deneyimdi.

Kariyerimin ve hayatımın en önemli anlarından biriydi.

Altın Küre gecesi, hani “Hollywood hayali” denilen şey galiba...

İlgili Sitenin Haberleri