Haber Detayı
Batı’nın yol haritasında ‘Hristiyanlık’ vurgusu... Türkiye bu planın neresinde
Kayahan Uygur yazdı...
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma uluslararası ilişkilerde yeni bir dönem başlattı.
Avrupalıların ayakta alkışladıkları bu konuşma ABD’nin ve onunla ittifaktan kolay kolay vazgeçmeyeceği anlaşılan Batı’nın önümüzdeki yıllardaki politikalarının ipuçlarını verdi.Aslında Rubio’nun da altını çizdiği gibi bu politika yeni de değil, bir bakıma eskiye dönüş.
ABD, Batı uygarlığı adına bir hamleye girişerek kendince bir değerler toplamının, bir kültürün, bir yaşam biçiminin “yeniden dünyaya yayılacağı” bir dönem başlatmış oldu.
Ülkemizde bir “Türkiye Yüzyılından” söz edilirken Amerika küresel çapta bir “Batı Uygarlığı Yüzyılını” ilan etti.
Bu açıdan, Türkiye’nin bu dönemde dünyadaki yerinin ne olacağı çok temel bir soru.ABD Dışişleri Bakanı Münih Konuşmasında ABD ve müttefikleri adına şu noktanın altını çizdi:“Biz tek bir uygarlığa, Batı uygarlığına mensubuz.
Yüzyıllar boyunca ortak tarihimiz, Hıristiyan inancımız, kültürümüz, mirasımız, dilimiz, soyumuz ve atalarımızın miras bıraktığı ortak uygarlığımız için yaptıkları fedakarlıklar sayesinde birbirimize en derin bağlarla bağlıyız.”ABD’YE GÖRE DÜNYA’NIN UZAK VE YAKIN TARİHİRubio, bu uygarlığın geçmişine sahip çıktı: “İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden önceki beş yüzyıl boyunca Batı sürekli genişlemişti.
Misyonerleri, hacıları, askerleri ve kaşifleri kıyılarından akın akın okyanusları aşarak yeni kıtalar kolonileştirmiş ve dünyaya yayılan geniş imparatorluklar kurmuştu” dedi.ABD Dışişleri Bakanı, bu genişlemenin 1945’ten sonra durduğunu söyledi.
Rubio “Ancak 1945 yılında, Kristof Kolomb döneminden bu yana ilk kez, daralma başladı” şeklinde bir analiz yaptı: “Avrupa harabeye dönmüştü.
Yarısı demir perde arkasında yaşıyordu, diğer yarısı da aynı kaderi paylaşmak üzereydi.
Büyük Batı imparatorlukları, hızla ilerleyen bir düşüşe girmişti… Bugün olduğu gibi dün de Batı'nın hakimiyet döneminin sona erdiğine ve geleceğimizin geçmişimizin soluk bir yansıması olacağına inananlar çoktu” diye anımsattı Rubio.İşte tam da bu anda tam da Hollywood filmlerinde olduğu gibi süper güç ABD sahneye çıkmış ve 46 yıl süren bir Soğuk Savaş’tan sonra Batı’ya yeni bir zafer kazandırmayı başarmıştı ona göre.
Rubio Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ve sosyalist blokun yıkılmasının ABD önderliği sayesinde olduğuna işaret etti.
ABD’li Bakan “Geçmişte birlikte yaptığımız şey buydu ve Başkan Trump ile Amerika Birleşik Devletleri bugün sizinle birlikte bunu tekrar yapmak istiyor” şeklinde bir çağrıda bulundu.ABD VE MÜTTEFİKLERİ NE İÇİN SAVAŞACAKLARRubio, Avrupalılardan öncelikle geçmişleriyle gurur duymalarını talep etti.
Dünyayı yönetmek ve “uygarlık götürmek” utanılacak bir şey değildi ABD Dışişleri Bakanı’na göre.
Rubio, “Bu nedenle müttefiklerimizin suçluluk ve utanç duygusuyla ezilmesini istemiyoruz.
Kendi kültürleri ve miraslarıyla gurur duyan, bizimle aynı büyük ve soylu uygarlığın mirasçıları olduğumuzu anlayan ve bizimle birlikte bu mirası savunmaya hazır ve muktedir müttefikler istiyoruz” dedi.Rubio’nun konuşmasından anlaşıldı ki ABD, artık kendisiyle ortak değerleri olan müttefikleri tercih ediyor, bırakın Batı uygarlığını suçlayıp kendilerini başka uygarlıklardan hissedenleri, geçmişlerini eleştirel değerlendirenleri bile yanında görmek istemiyor.
Bugün ABD’nin yanında olmanın anlamı Rubio’nun konuşmasına göre buydu.
Anlaşılan, ABD dış politikası da artık bu ilkeye dayandırılacak.ABD Dışişleri Bakanı’nın Münih’teki konuşmasında en çok dikkat çeken paragraflardan biri şöyleydi:“Başlangıçta cevaplamamız gereken temel soru şudur: Tam olarak neyi savunuyoruz?
Çünkü ordular soyut kavramlar için savaşmazlar.
Bir halk, bir ulus, bir yaşam biçimi için savaşırlar.
Ve bizim savunduğumuz da budur: tarihiyle gurur duymak için her türlü sebebe sahip, geleceğine güvenen ve ekonomik ve siyasi kaderinin her zaman kendi elinde olmasını isteyen büyük bir uygarlığı savunuyoruz”.NEOLİBERALİZM VE KÜRESELCİLİK ABD VE BATI'NIN DÜŞMANIRubio’ya göre Sovyet kampına karşı kazanılan zaferden sonra Batı uygarlığı bir illüzyona kapılmıştı.
Artık tarihin sonuna gelindiğini sanmıştı.
Her ulus kapitalizm sayesinde kendiliğinden liberal bir demokrasi haline dönüşecekti.
Ticaretin kurduğu bağlar artık ulus kavramının yerini alacaktı.
Kural temelli dünya düzeni ulusal çıkarların üstünde olacaktı.
Ve sınırların olmadığı, herkesin dünya vatandaşı olduğu bir dünyada yaşanacaktı.
Rubio’ya göre bu, insan doğasını ve 5000 yılı aşkın tarihin derslerini göz ardı eden saçma bir fikirdi.
Ve Batı uygarlığına çok pahalıya mal oldu.Batı bu yanılgı içindeyken, bazı ülkeler ekonomilerini koruyup şirketlerini sübvanse ederek sistematik şekilde Batı ekonomilerini zayıflattılar.
Batı ve müttefikleri ise engelsiz serbest ticaretin dogmatik bir vizyonunu benimsediler.
Bu da fabrikaların kapanmasına, toplumların büyük bir kısmının sanayisizleşmesine, milyonlarca işçi ve orta sınıf çalışanın işlerini kaybetmesine ve temel tedarik zincirlerinin kontrolünün Batının rakiplerine ve düşmanlarına geçmesine neden oldu.Batı ülkeleri egemenliklerini giderek daha fazla uluslararası kurumlara devrettiler, birçok ülke savunma kapasitelerini zayıflatarak geniş kapsamlı refah devletlerine yatırım yaptı.
Oysa diğer ülkeler insanlık tarihinin en hızlı askeri güçlenmesine girişmiş ve kendi çıkarları için güç kullanmaktan çekinmemişti.Batı dogmatik bir çevreci ideoloji olan doğa kültünü savunanları yatıştırmak için, halkı yoksullaştıran enerji politikaları uyguladı, oysa ki Batının rakipleri petrol, kömür, doğal gaz ve diğer tüm kaynakları sadece ekonomilerini beslemek için değil, aynı zamanda da Batı ekonomisi üzerinde baskı aracı olarak da kullandılar.
Ve Batı, sınırsız bir dünya arayışında, toplumların uyumunu, kültürün devamlılığını ve toplumların geleceğini tehdit eden, eşi görülmemiş bir göç dalgasına kapılarını açtı.İşte Rubio’nun Münih Konferansında ifade ettiği görüşler bunlar.
ABD Dışişleri Bakanı, bu hataların birlikte yapıldığını ve Avrupalılarla birlikte düzeltileceğini söyledi. “Amerika Birleşik Devletleri’nin, Donald Trump'ın başkanlığında, uygarlığının geçmişi kadar gururlu, egemen ve dinamik bir gelecek vizyonuyla yenilenme ve restorasyon görevine girişeceğini” açıkladı.
Rubio, “Gerekirse bunu tek başımıza yapmaya hazır olsak da bunu sizlerle, Avrupa'daki dostlarımızla birlikte yapmayı tercih ediyor ve umuyoruz” şeklinde konuştu.ABD’NİN YENİ DIŞ POLİTİKASIABD Dışişleri Bakanı’nın Münih Konferansı konuşması sadece Washington’un değil belki hafifçe ayak sürüyecek bir iki ülke hariç bence tüm Batı dünyasının yeni dış politika ilkelerini özetliyor.
Dış politikanın iç politikanın devamı olduğu şeklindeki kuralı kanıtlarcasına yapılan bu konuşmanın sadece Trump yönetiminin görüşlerini yansıttığını sanmak da saflık olur.
Görüldüğü gibi 1990 sonrası neoliberalizmin “dünya vatandaşlığı ve her yerde liberal demokrasi” ideolojisinin yerini kültür ve uygarlık temelli yeni bir yaklaşım almıştır.
Restorasyon dönemindeyiz.Bu yeni dış politika “Neoliberal Küreselcilik” döneminde geçerli olan uygarlıklar anlaşması ve dinler arası diyalog uygulamalarının tam tersini gündeme getirecektir.
Göçe getirilen sınırlamalar, kaçak göçmenlere karşı alınan önlemlerin sıkılaştırılması, ABD başta olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde Müslüman Kardeşler ve İran Devrim Muhafızlarına karşı alınan önlemler bunun en somut ifadeleridir.ABD, Batı olarak adlandırdığı blok adına ki bu cepheye Japonya, Güney Kore gibi ülkeler de dahildir, bir uygarlık savaşı açtığını söylüyor.
Burada asıl hedef kuşkusuz Çin olmakla birlikte Siyasal İslamcılığın da artık düşman kampta sayıldığı Rubio’nun konuşmasında verdiği referanslardan net olarak anlaşılıyor.
Münih Konferansı’nın ABD’nin İran’a karşı yığınak yaptığı bir döneme rastlaması da ayrıca ilgi çekicidir.TÜRKİYE NEREDE DURUYORTürkiye çeyrek asırdır Neoliberal Küreselci dönemin ekonomik, siyasal hatta kültürel kodlarına kendini kaptırmış durumda.
Tüm politikaları ekonomik planda ülkeyi tamamen dışa ve kapitalizmin her türüne açma, kültürel planda İslamcı muhafazakarlığa yaklaşma, dış politikada ise “ümmetin” sözcüsü rolünü oynamaya dayandı.
Başlangıçta, dünyada neoliberal dalga yükselirken uyum sağlamakta bazı geçici başarılar gösterildi.
Bu nedenle karar alıcılar “sihirli” liberal formüllerin büyüsüne kapılarak oldukça ileri gittiler.
Şimdi ise değişen koşulların onları zora sokacağı anlaşılıyor.Yeni dönemde ekonomi, tüm dünyada politik kararların etkili olduğu bir araca dönüşmekte olduğundan, içe kapanma ve korumacılık eğilimi de arttığından derin sıkıntılar yaşandığı ortada.
Ama ülkemizde dünyayı iyi okumanın bir türlü başarılamaması hâlâ eski politikaların ısrarla devamını getirmektedir.Öte yandan ekonomiden de önemli olan yeni dönemdeki uluslararası saflaşmanın iyi anlaşılamamasıdır.
Rubio’nun konuşmasında ifadesini bulan bir Batı uygarlığı ittifakı içinde biz de varsak her gün sabah akşam o değerlere ve yaşam tarzına küfredilmesi bize ne sağlıyor?
Nitekim Münih Konferansı’nda değerli temsilcilerimiz de vardı.
Niyetimiz orayı terk etmekse neden bunu onlara da bildirip safımızı belirlemek yerine gerçekte onların her istediğini bir süre sonra kabul ediyoruz?
Retorik de bir yere kadardır, içerde söylenenlerle dışarda yapılanlar bu kadar farklı olabilir mi?“Ümmetin sesi, Hamas’ın yoldaşı olma” dış politikası siyasal İslamcılığa çok toleranslı davranan Neoliberal Küreselci dönemde bir miktar etkili olabiliyordu.
Çünkü kapitalizmin yayılmasıyla her ideolojinin ister istemez ve kendiliğinden liberal demokrasiyle uyumlu hale geleceğine inanılan o yıllarda Batı uygarlığının kendisini ve “Hristiyan değerlerini” savunma gibi bir derdi yoktu.
Siyasal İslamcılık demokrasiyle uyumlu sanılıyordu.
Bugün ise bu hoşgörü Rubio’nun ve ABD yönetiminin gözünde sadece bir illüzyondur.Dış politika iç politikanın bir devamı olduğuna göre tüm Batılı kurumları düşman ilan ettikten sonra her gün bir başka NATO tatbikatına katılmak nasıl mümkün olacaktır?
İsrail’in terör devleti olduğunu söyledikten sonra Barış Kurulu’nda yan yana oturmak çelişkili değil mi?
İçeriyle dışarı arasında politik cambazlık bir süre devam edebilir ama onun da bir sınırı var.
Üstelik bazı ülkeler bu çelişkileri vurgulayıp dünya kamuoyunu etkilene çabalarını iyice arttırmışlarken.MANEVRA ALANI DARALIYORABD’nin yeni çizgisinden kaynaklanan başka bir sıkıntı Batı ittifakının bir anlamda giderek kıskançlaşmasıdır.
Türkiye’nin eskiden olduğu gibi Rusya’ya yaklaşma olanakları araması, BRİCS’le ilişkilerini sıkılaştırması artık pek mümkün görünmüyor.
Kısacası, Türkiye’de son çeyrek yüzyılın politikalarının kaynaklandığı Amerikan stratejisi özeleştiri yaptığından bizdeki uzantı da ya onu takip ederek kendini inkâr edecek ve içerdeki ümmetçi desteği yitirecektir ya da ABD’den uzaklaşıp ümmetçilikte radikalleşecektir.
İkinci seçeneğin gerçekleşmesi aslında tamamen olanak dışıdır kuşkusuz, çünkü ne Türkiye’dekilerde böyle bir “özellik” var ne de ABD buna razı olur.Peki Türkiye ne yapmalı?
Sık sık tekrarladığım gibi dünyada ve bölgede esen fırtınalardan etkilenmemenin tek yolu laiklikten taviz vermemektir.
İçerde laiklikten sapılması zorunlu olarak dış politikayı da etkiler ve ulusal çıkarları bir yana bırakıp ümmet davaları ve benzeri enternasyonalist serüvenler peşinde koşmayı getirir.
Bu da bazen açık bazen gizli birçok sıkıntılara neden olur.Laik Türkiye tercihi ve ona uygun çağdaş değerler ve yaşam tarzı Batı uygarlığı içinde kalabilmenin tek yoludur.
Ancak bununla birlikte de dünyada Ortodoks Hristiyanlardan Hindulara, Budistlerden Afrika’nın animistlerine kadar herkesle anlaşmanın çaresidir.
Türkiye asla “ümmetçi” ülke olarak anılmamalıdır, vakit geçmeden ülkemizin Atatürk ile kazandığı özelliklerine yeniden sarılmalıyız.
Atatürkçü dış politika gerçekçi ve ilkelidir.
Ve bu özellikleriyle dünyada saygınlık kazanmıştır.
Küreselci Neoliberal dönem artık kapandığına göre o laik ve çağdaş dış politika ilkelerinin fazla beklenmeden uygulanması bölgemizde en kritik sorun olan cihatçı terörle mücadelede önümüzü açacaktır.Kimileri Osmanlı dönemi özlemine kapılıp “özümüze dönersek” her sorunun üstesinden geleceğimizi söylüyor.
Bu tartışmaya hiç girmeden şunu anımsatayım: Öze dönme tek taraflı olmaz, bunu düşünürken Rusya’nın Çarlık dönemine, İngilizlerin ve Fransızların sömürge imparatorluklarına, Almanya’nın eski zamanlarına döneceklerini de hesaba katmalısınız.
Dönüş pratik olarak Osmanlının son dönemine götürür ancak.
O zaman diliminde neler yaşandığını da herkes biliyor.Münih Konferansı’nda yapılan beyanname tipi konuşmadan anlaşıldığı gibi ABD, Hristiyan değerlere bağlı Batı uygarlığının beş yüz yıllık yayılma ve genişleme çağını yeniden başlatmak arzusunu kaygısızca dile getiriyor.
Böyle bir dünyada Osmanlıcı yayılma özlemleri sadece hayali olabilir, o hayaller de ancak TV dizilerine senaryo olur.Odatv.com