Haber Detayı
Hafta sonu polemiği: Tişörtteki Mona Lisa... Warhol mu haklı, Adorno mu
Louvre’da sergilenen bir tabloyla, aynı görselin bir tişörtün üzerinde dolaşması arasında ne fark var? Soru basit görünüyor ama cevabı, modern kültürün içinde. Sanat eserlerinin kıyafetlere, çantalara, telefon kılıflarına basılması artık sistemin çarklarından olmuş gibi….
Mona Lisa’nın yüzü, Basquiat’nin dinozoru, Van Gogh’un sarı çiçekleri: Hepsi her yerde ve herkesin görebileceği çeşitlilikte…Bu durum ilk bakışta bir değer kaybı gibi görünüyor.
Walter Benjamin, 1936 tarihli “The Work of Art in the Age of Mechanical Reproduction(Mekanik Röprodüksiyon Çağında Sanat Eseri)” başlıklı metninde eserlerin aura*sından söz ederken tam da bunu tartışıyordu:Ona göre eserin biricikliği, tarihsel konumu ve mekansal özgünlüğü, ona ritüel bir değer kazandırıyordu.
Çoğaltma teknolojileri —fotoğraf, baskı, sinema— bu aurayı aşındırıyordu.
Mona Lisa’nın tişörte basılması, Benjamin’in tarif ettiği aura kaybının en güncel versiyonu gibi görünebilir: Eser artık seri üretimdedir…*Aura, sanat eserinin yalnızca kendisine ait olan, başka hiçbir yerde ve biçimde tam olarak tekrar edilemeyen varlık titreşimi.KİRLENME DEDİĞİMİZ ŞEY DOLAŞIM MIAma Benjamin’in metni tek yönlü bir yas metni değil zira çoğaltmanın aynı zamanda sanatı elit mekanlardan çıkarıp kitlelere ulaştırdığını da söylüyor.
Bu açıdan bakıldığında röprodüksiyon, bir tür demokratikleşme olarak görünüyor.
Müzeye gidemeyen biri, sanatla tişört üzerinden temas kurabilir hale geliyor.Bu noktadan bakıldığında meselenin kirlenmeden ziyade dolaşım olduğu anlaşılıyor.Bir de Theodor W.
Adorno’nun ‘kültür endüstrisi’ eleştirisine bakalım:Adorno ve Horkheimer, “Dialectic of Enlightenment (Aydınlanmanın Diyalektiği)” metninde kültürün seri üretim mantığına girdiği vakit eleştirel gücünü kaybettiğini savunuyor.
Yani sanatın sisteme karşı değil, sistem için çalışmaya başladığı zamanı vurguluyorlar.BASQUIAT ÖRNEĞİBasquiat örneği bu açıdan ironik: 1980’lerde sokak estetiğiyle, ırkçılığa ve sermayeye karşı bir öfke dili kuran bir sanatçı, bugün hype* kültürünün ve lüks markaların koleksiyonlarında yer alıyor.
Eleştiri estetiğe, estetik ürüne, ürün de statü göstergesine dönüşüyor.*Hype, bir ürün ya da olay etrafında bilinçli olarak yaratılan abartılı ilgi, beklenti ve heyecan dalgası.Adorno’nun kaygısı da bu: İçeriğin, piyasanın filtrelerinden geçerken törpülenmesi...Ancak mesele burada da bitmiyor.
Jean Baudrillard’ın “Simulacra and Simulation”da bahsettiği gibi, çağdaş dünyada kopya ile orjinal arasındaki fark giderek siliniyor.
Çoğu insan Mona Lisa’yı Louvre’da görmedi; onu internetteki görsellerde, emojilerde, posterlerden tanıdı.Bu durumda gerçek hangisi?Orijinal tablo mu, yoksa imgelerin dolaşımı mı?
Baudrillard’a göre artık simülakr* çağındayız; temsil, referansını kaybetmiş ama varlığını sürdürüyoor.
Tişörtteki Mona Lisa, orijinal tablodan daha görünür halde...*Simülakr, aslında bir kopyadır.
Ama öyle bir kopyadır ki, artık ortada referans aldığı bir orijinal kalmamıştır ya da kimse o orijinalle temas etmez.Peki bu bir değer kaybı mı?MODA İŞBİRLİKLERİ, MÜZE MAĞAZALARISanatın moda ile işbirliği de bu tartışmanın önemli bir ayağı.
Takashi Murakami’nin lüks markalarla yaptığı çalışmalar, sanat ile ticaret arasında hiyerarşi olmadığını açıkça ilan ediyor. (Murakami’nin “Superflat” yaklaşımı, zaten yüksek sanat ile popüler kültür arasındaki sınırları silmeyi hedefler)Takashi MurakamiBenzer biçimde Pop Art geleneği, özellikle Andy Warhol’un üretiminde, tüketim imgelerini sanatın merkezine taşımıştı.
Warhol’un “Good business is the best art (Başarılı ticaret, sanatın en üst biçimidir)” sözü, bugünün moda-sanat işbirliklerinin sloganı gibi...
Bu perspektiften bakıldığında sanatın ürüne dönüşmesi yozlaşmadan ziyade çağın estetik mantığı haline gelmiş durumda.Andy WarholÖte yandan müzelerin ekonomisi de bu dönüşümü besliyor.
Müze mağazaları artık finansal modelin bir parçası oldu.
Röprodüksiyon ürünlerinden elde edilen gelir, sergilerin, eğitim programlarının ve restorasyon çalışmalarının finansmanında kullanılıyor.
Buna göre yazının başında bahsettiğim tişört, sanatın sürdürülebilirliğini sağlayan aracın kendisi oluyor.Yani tüketim, kültürel üretimi finanse ediyor.Peki kontrol kimde?Sanatçı mı bu dolaşımı bilinçli olarak yönetiyor, yoksa marka ve algoritma mı?Eğer sanatçı üretimini baştan bu dolaşımı gözeterek kurguluyorsa, bu stratejik bir tercihtir diyebiliriz.
Ama tarihi bir başyapıtın imgesi bağlamından koparılarak yalnızca bir yüzey olarak kullanılıyorsa, burada anlamın aşınması kaçınılmaz.Özetlemek gerekirse sanat eserinin tişörte basılması meselesi, modern kültürün çelişkilerinin görünür hali aslında....Mona Lisa’nın yüzü artık bir ekonominin parçası: Burada, o imgeye bakarken hangi bağlamı hatırladığımız, hangi tarihi düşündüğümüz ve hangi soruyu sorduğumuz belirleyici...
Tişörtteki sanat, bizi düşünmeye zorluyorsa hala bir anlam taşıyordur diyebiliriz.Ancak sadece statü sinyali olarak dolaşıyorsa, Adorno’nun korktuğu yere varmışız demektir.Gözde SulaOdatv.com