Haber Detayı
'Ticari engelleri güvenlik kozu ile aşabiliriz'
AB’de hızlanan korumacı düzenlemeler ve ticari engeller, Türk plastik sektörünü de tehdit ediyor. PAGEV Başkanı Yavuz Eroğlu, çözümün AB ile Gümrük Birliği’nin ötesine geçen yeni bir müzakere süreci başlatmakta olduğunu söylerken, ‘güvenlik kaygısının’ süreci hızlandıracağı görüşünü dile getiriyor.
MERVE YİĞİTCAN Türkiye’nin ihracatta ve istihdamda hatırı sayılır bir yükünü sırtlayan sektörlerden plastikte geçen yıl üretim, miktar bazında 10 milyon tonu görürken, değer bazında 43,7 milyar dolara yükseldi.
Son 5 yıla bakıldığında ise üretim miktarının 2021’in biraz altına düştüğü, ancak değer bazında yüzde 2,4 gibi bir artışın sağlandığı görülüyor.
Mevcut tabloya enflasyon, kur ve maliyet artışları ekseninde bakıldığında, sektördeki büyümenin hacimden ziyade fiyat etkisiyle olduğu anlaşılıyor.
Elbette yer yer daha katma değerli üretime kayış da söz konusudur, ancak sanayinin geneli ‘Artık daha pahalı üretiyoruz’ gerçeğiyle yaşamayı kabul etmiş durumda.
Tabii birçok sektörde olduğu gibi plastikte de bugünün meselesi pahalı üretimken, ‘yarına ertelediği’ meselesi yakın ama zor bir yerden.
Türk ihracatçılarının AB pazarına olan bağımlılığı, jeoekonomik gerilimin arttığı ve tarife savaşlarının sertleştiği bu dönemde firmaların kırılganlığını artırıyor.
Hal böyle iken AB’nin bu dönüşümde kendine yer bulma arayışında art arda imzaladığı STA’lar, her kesimden ihracatçıyı tedirgin etmiş durumda, zira mevcut Gümrük Birliği, AB’nin imzaladığı her STA da Türkiye’nin aleyhine işliyor.
Plastik sektörüne konuştuğumuz PAGEV Başkanı Yavuz Eroğlu da, bu meseleyi yarına ertelemek istemeyenlerden.
Eroğlu, sanayici kimliğinin yanı sıra gerek Türkiye’de gerek de Avrupa’da sektörün önde gelen STK’larında üst düzey görevler üstlenerek, Türk plastik sanayisinin bir nevi lobi faaliyetlerini üstleniyor.
Bu nedenle AB’yi de çok yakından takip ediyor. “Son dönemde Avrupa’da ciddi bir panik havası görüyorum” diyen Eroğlu, görüşlerini şöyle aktarıyor: AB’nin kararları hızlı ve tepkisel Fabrikalar kapanıyor.
Ekonomik şartlar zorlayıcı, regülasyonlar ise çok sertleşmiş durumda.
Geçen hafta Mercedes’in CEO’su Almanya’da artık eskisi gibi çalışamadıklarını, üretmediklerini, verimli olmadıklarını ve çok büyük zorluk yaşadıklarını söyledi.
Hatta politikacılardan bu konuya müdahale etmelerini istedi.
Bu açıklama aslında Avrupa’daki üretim kaybının ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor.
Ancak AB’li siyasetçiler son dönemde hiç alışık olmadığımız kadar aceleci ve daha tepkisel kararlar alıyor.
Omnibus düzenlemeleriyle çok hızlı, çok ani kararlar devreye giriyor.
Bu kararlar özellikle geri dönüşüm tarafında sektörü doğrudan etkiliyor.” Ticaretimizi engelleyici hamleler var “Özellikle geri dönüşüm sektörümüz Avrupa'da çok sıkıntılı.
Avrupa dışından gelen ürünlerin içinde yüzde 25 geri dönüştürülmüş malzeme şartı getirmişlerdi.
Bu yüzde 25'in Türkiye'de toplanmış bir atık olması ve Türkiye'deki firmanın Avrupa'daki gibi aynı şartları sağlaması durumunda sayılacağını belirtiyorlardı.
Ancak bu hafta, Türkiye'den gelen herhangi bir malın önümüzdeki sene Kasım ayına kadar geri dönüştürülmüş olarak kabul edilmeyeceği açıklandı.
Bu şu anlama geliyor: Türkiye’den giden ürünler ekstra vergi ödeyecek.
Üstelik bu, sadece Türkiye’ye değil, genel anlamda dünyadan gelen ürünlere karşı bir korumacılık hamlesi.
Bu düzenlemeler DTÖ kurallarına da aykırı olduğu için adeta ‘torba yasa’ mantığıyla çıkarılıyor.
Benim gördüğüm şu: 2027 Kasım ayına kadar sektör kırmızı alanda.
Çünkü bizim en büyük ihracat pazarımız Avrupa.
Ve burada sorun sadece plastik sektörü değil.
Gıda ve ambalajlı ürün ihraç eden bütün sektörler benzer risklerle karşı karşıya kalacak.” Avrupa’da 2 farklı ses yükseliyor Avrupa’da şu an iki farklı ses olduğunu, bir yanda korumacıların diğer yanda ise Türkiye’yle yakınlaşmak isteyenlerin yer aldığını dile getiren Eroğlu, bu hususu şu şekilde detaylandırıyor: “Avrupa’da şu anda iki farklı yaklaşım görüyoruz.
Bir tarafta ‘Sanayiyi kaybediyoruz’ diyerek hızlı ve popülist şekilde korumacı reflekslere yönelenler var.
Diğer tarafta ise Amerika’nın artık güvenilir bir ortak gibi görünmemesi ve güvenlik kaygıları nedeniyle Türkiye ile daha yakın çalışmayı savunan bir kesim var.
AB 20 yıldır imzalamadığı bazı başlıkları bugün güvenlik kaygısıyla yeniden konuşmaya başladı.
Türkiye’ye karşı çekinceleri olan kesimler bile, artık ‘Güvenlik daha önemli hale geldi’ diyebiliyor.” ‘Güvenlik’ kozunu iyi kullanmalıyız İşte bu noktada Eroğlu, gelişmelerin Türkiye için tarihi bir fırsat olduğuna dikkat çekerek, şu önerilerde bulunuyor: “Benim gördüğüm, şu anda Avrupa ile hem onların hem bizim menfaatimize olacak şekilde yeni bir konjonktür oluştu.
Bu konjonktürü doğru kullanmamız gerekiyor.
Özellikle vize sürecimizin inanılmaz bir ivme kazanması lazım.
Yaklaşık 10 gün önce Roma’da bir toplantıya katıldım.
Almanlar ve Komisyon üyeleriyle konuşma fırsatım oldu.
Bir tarafta ‘Her tarafı kapatalım, korumacılık yapalım’ diyenler var.
Ama bir tarafta da ‘Türkiye hem güvenlikte hem üretimde bizim için önemli bir partner, desteklemeliyiz’ diyenler var.
Dolayısıyla yeni bir süreç başlatmamız gerekiyor: Hızlı bir yakınlaşma süreci, karşılıklı mutabakata dayanan bir süreç.
Gümrük Birliği’nin güncellenmesi konuşuluyor.
Ama ben güncellemenin daha ötesinde bir şey söylüyorum: Şu anki ortam çok müsait.
Güvenlik kaygısı Avrupa’da başka bir atmosfer yaratmış durumda.
Bu fırsatı kaçırmamalıyız.
Sanayi olarak, STK’lar olarak ve en önemlisi devlet politikası olarak Avrupa Birliği ile üyelik sürecini canlandıracak güçlü bir kampanya başlatmalıyız.
Türkiye’nin birinci ticaret partneri AB… Onların ise en büyük beşinci ticaret partneri biziz.
Bu bile aslında bizim onlar için ne kadar önemli olduğumuzu gösteriyor.
Bugünkü küresel konjonktürde Amerika ve Rusya’nın pozisyonu, Avrupa’yı yeni müttefikler aramaya itiyor.
Ve hemen yanında Türkiye var.
Bu, Türkiye için hem ekonomik hem güvenlik anlamında çok büyük bir fırsat.
Bunu daha yüksek sesle dile getirip bir politika çerçevesinde kampanyaya dönüştürmek gerekiyor.
Aksi halde, Avrupa’daki kısa vadeli popülist yaklaşımlar güden kesimler ilişkileri tamamen korumacılığa sürükleyebilir.
Dolayısıyla bir numaralı önceliğimiz bu olmalı.
Ben olsaydım önce bunu yapardım şu anda.
Evet AB, Hindistan ile 20 yıl kadar müzakere ettikten sonra STA imzalayabildi.
Bizim için de aynısı olabilir.
Unutmamak gerekir ki, Hindistan'ın serbest ticaret anlaşması AB’nin güvenliğine katkı sağlamaz.
Ama Türkiye ile uzlaşı onlara hem ekonomik hem de güvenlik anlamında çok şey katıyor.
Bu hikayeden vazgeçemeyiz… Peki, AB’deki riski uzak ülkelerle bir miktar dağıtabilir miyiz?
Eroğlu, bu konuda çok net: Bu hikâyeden vazgeçme şansımız yok: “Avrupa Birliği dediğimizde aslında 27 ülkeden bahsediyoruz.
Ve bunların da en aşağı 12-13 tanesi çok zengin ülke, gayrisafi milli hasılası dünyada en üst seviyede olan ülkeler.
AB’ye alternatif geliştirelim diyoruz ama şuna benziyor; ağacın altında, hemen elimizin yanında dolu dolu meyve var, hem de en güzeli.
Ağacın en üstlerinde ise tek tük var; toplaması zor, maliyeti yüksek.
Avrupa stratejisi bizim uzun zamandan bu yana karşımızda duran bir hikâye.
Bu hikâyeden vazgeçme şansımız yok.
Zenginleşeceksek, yanımızdaki bu büyük pazarı göz ardı edemeyiz.
Bu, uzak pazarları küçümsediğim anlamına gelmiyor.
O konuda da çaba göstermek gerekiyor.
Ama hemen dibimizde bu kadar büyük ve zengin bir pazar varken, stratejimizi bunun üzerine kurmak daha rasyonel.” Çin tehdidini karşı ortak yatırım hamlesi Tüm sektörlerin ortak derdi finansman, kur ve maliyetken, şimdilerde Çin de bu masaya dördüncü olarak oturdu.
Sanayicilerin büyük çoğunluğu hem iç hem de dış pazarlarda Çin’e karşı pazar kaybından endişeleniyor.
Çin sorununa ilişkin de birtakım tespit ve önerilerde bulunan Eroğlu, sorundan sonuca tabloyu şöyle tarif ediyor: - Çin etkisi ise sadece Türkiye’nin değil, dünyanın meselesi.
Çin çok verimli, çok hızlı büyümüş bir ekosisteme sahip.
Bu sadece bir fabrika hikayesi değil. -Bizim sektör açısından en açık risk altında olanlar makine-ekipman üreticileri.
Yatırım malları üretenler.
Bu noktada biz son iki senedir şunu yapmaya çalışıyoruz: Çinlilerle Türkiye’de ortak yatırım. “Gelin Türkiye’de ortak yatırım yapın, Türkiye’yi bir üretim üssü haline getirelim” yaklaşımı. -Bu kapsamda Çin’deki makine üreticileri derneğinin önemli isimlerini Türkiye’ye getirdik.
Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi ile toplantılar yaptık.
Sonuçlarını da aldık ve yatırımlar gelmeye başladı. -Örneğin Edirne’de Çinlilerle yüzde 50 ortaklıkla yapılan bir yatırım var.
Başka bir örnek, marketlerde meyve-sebze ambalajında kullanılan film üretimi için bir Çinli firmanın Türkiye’de yatırım hazırlığı. -Çin’e karşı en güçlü hamlelerden biri ‘akıl sermayesi’ni güçlendirmek.
Hollanda bunun iyi örneklerinden biri.
Akıl sermayesi hala dünyada para ediyor. -Dolayısıyla bir yol Çinlilerle ortak yatırımlar yapıp Türkiye’yi yatırım üssü haline getirmek. -İkinci yol ise içeride geleceği olan endüstrileri korumak ve ölçeği büyütmek.
Çünkü tek tek şirketler ölçeğiyle Çin’le mücadele etmek kolay değil.
Ama komşu ve dost ülkelerle ilişkileri güçlendirip bölgesel ticaret alanını büyütürsek, daha büyük bir ekosistem kurabiliriz.
Darboğaza giren firmalar domino etkisi yaratıyor Yavuz Eroğlu ile sektördeki güncel meseleleri de konuştuk.
Finansman sorunlarına dikkat çeken Eroğlu, darboğaza giren firmaların yarattığı domino etkisine dikkat çekti: “Genel olarak sıkıntımız faizlerin yüksek olması ve finansmana ulaşımdaki zorluklar nedeniyle bir sıkışıklık var.
Para politikası sebebiyle kaynağa ulaşım zorlaştığı için piyasada finans sorunlarının yansımaları var.
Darboğaza giren firmalar var ve bu da domino etkisi yaratıyor.
Diğer taraftan, tüketicinin alım gücünün düşmesiyle birlikte firmalar talep daralmasından dolayı sıkıntı yaşıyor.
Plastik sektörü çok geniş olduğu için otomotivdeki, beyaz eşyadaki ve ambalajdaki daralma aynı değil.
Özellikle otomotiv ve beyaz eşya gibi tüketiciye hitap eden ürünlerde ciddi bir zorluk dönemi yaşanıyor.
Gıda ambalajı gibi plastik ambalajlar ise tüketici henüz tam anlamıyla kısmadığı için biraz daha dengeli gidiyor.” 1997’de sektörün ilk ihracatını gerçekleştirdi İş hayatına aile şirketi SEM Plastik’te başlayan Yavuz Eroğlu, çocukluğunda yaz tatillerini çalışarak geçirdiği SEM Plastik’te, 1996 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra tam zamanlı olarak çalışmaya başladı.
Plastik ambalaj sektöründe faaliyet gösteren SEM Plastik’te üretim, satış ve ihracat gibi çeşitli kademelerde görev alan Eroğlu, 1997 yılında sektörün ilk ihracatını gerçekleştirdi.
SEM Global A.Ş. ve Credoy Polimer’in de yönetim kurulu başkanlığını yürüten Eroğlu, aynı zamanda PAGEV Yönetim Kurulu Başkanı ve TOBB Plastik, Kauçuk ve Kompozit Sanayi Meclisi Başkanı olarak görev alıyor.
Türk plastik sektörünü uluslararası platformlarda da temsil eden Eroğlu, EuPC (Avrupa Plastik Mamul Üreticileri Birliği) Yönetim Kurulu Üyesi, Waste Free Oceans (Atıksız Denizler Vakfı) Türkiye, Orta Doğu ve Afrika Başkanı ve MECC (Ortadoğu Ticaret Merkezi) Danışma Kurulu Üyesi olarak çalışmalarını sürdürüyor.