Haber Detayı

Dönemsel Rüzgarlarla Eğilip Bükülmemek…
Neşe doster gercekgundem.com
16/02/2026 06:00 (7 saat önce)

Dönemsel Rüzgarlarla Eğilip Bükülmemek…

“Bir söyle bin ah işit!” deyimi ülkemizin gündemine hakim olduğu sürece sizler okumaktan bıkmış olabilirsiniz ama biz yazmaktan bıkmadık…

“Geldi geçti bile!” sözü geldi ama geçmedi olarak kaldığı sürece kaygılarımız devam edeceğinden yazmaktan bıkmayacağız, sizi bıktırma pahasına da olsa…Kaygılı mıyız?

Evet.

Ya bir de kaygısız ve kayıtsız olsaydık.

Memleket gündemi bu kadar ağırken, enkaz ve darboğaz adeta birbiriyle yarışırken, ülkemiz Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 182 ülke arasında 124'üncülüğe gerilemişken, gelir dağılımı çığırından çıkıp, yabancı sermaye kaçıyorken, zamlar yağmur olup yağarken, üretim azalıp, işsizlik artıyorken, ülkemizin doğal, tarihi, turistik zenginlikleri yağmalanıp, itibarımız tükeniyorken gel de kaygılanma, ya da kayıtsız kal…Ünlü düşünür Jean Paul Sartre der ki: “Aydın üzerine vazife olmayan işlere karışan, sorumluluk sahibi, ezilenlerden yana tavır alan ve yalnız olan insandır.”Şimdi kalkıp korkmadan, ürkmeden, yılmadan, bıkmadan ülkemizin sesi soluğu, eli kulağı olan, hatta ta kendisi olan, ışığı hiç sönmeyen aydınlarımıza sevgimizi, saygımızı, minnetimizi niçin sunmayalım?

Ya da yaşamın her alanında örnek oluşturdukları ve öncü oldukları için onları niçin sık sık dile getirmeyelim?Emeğini ve birikimini savundukları ilkeler ve insanlık uğruna cömertçe sundukları için, birkaç kuşağa rol model oldukları için, dik ve onurlu duruşlarından asla ödün vermedikleri için, her daim vicdanlarının sesini dinledikleri için onları nasıl ellerimiz kızarıncaya kadar alkışlamayalım?Bilgilerini, birikimlerini, deneyimlerin iç içe yoğurup sundukları için, entelektüel cesaretleri için, herkesin sustuğu yerde konuşup yazdıkları için, dönemsel rüzgarlarla eğilip bükülmedikleri için, özgür düşüncenin onurunu korudukları için, eleştirinin gerekli, entelektüel cesaretin elzem, vicdanın kaçınılmaz olduğunu hatırlattıkları için, hele de kendilerinden sonrakilere alan açıp, yol gösterdikleri için onları nasıl örnek almayalım?Bağımsız, bağlantısız, sorumluluk sahibi olan, güç odaklarına karşı mesafeli ve eleştirel olan, bilgisini ve donanımını etkili konuşma ve yürekli yazılarına yansıtan, kamusal yararı gözeten, etik değerleri koruyan, “gelene ağam gidene paşam!” demeyen böylece toplumsal saygınlığı olan aydınları ve o kırılmaz kalemleri nasıl anıp, aramayalım?Küresel sorunların, bölgesel boşlukların gölgesinde kalanlar…Yine farklı coğrafyaların, farklı iklimlerin, farklı toprakların toplumsal farkındalık yaratan ilham veren, sadece yük değil cesaret ve ilham taşıyan, öncülük yapan, önder olan aydınlarını yok sayılsalar da nasıl yazıp, paylaşmayalım?Onların kamusal alanda yarattığı etkiler, eşitlik, dayanışma ve toplumsal dönüşüm için aldıkları sorumluluk çoğu zaman istatistiklerin gölgesinde kalsa da, unutulup gitse de toplumsal çabalarını niçin dillendirmeyelim?Popülerliğin yerine sorumluluğu, bireysel kazanımın yerine toplumsal katkıyı gündemine alan ve görünür kılmaya çalışan, yön gösteren yaklaşımları benimseyenlerin bu özverili duruşunu niçin görmezden gelelim?Yine ve yeniden bu konuya dönmek ve sormak istiyorum…Neden ülkesi için çarpan yürekler, sesleri ve hafızayı görünür kılan diller, sahnede, ekranda, sanatta, az da olsa siyasette görülen kamusal sorumluluk için harcanan çabalar, verilen emekler görülmez?

Niçin toplum yararını gözeten, direnç ve süreklilikle örülen bazen sportif, bazen sanatsal, bazen siyasal, bazen kültürel amaçlı ilham veren yolculuklar görülmek istenmez?

Niçin kurumsal sorumluluklar, kapsayıcı ve katılımcı yaklaşımlar, toplumsal çıkar için sergilenen dayanıklılık yok sayılabilir?Unutmayalım ki; bazı insanlar yalnızca kendi yollarını açmakla kalmayıp başkalarının da nefes alacağı alanlar açmayı sürdürüyor, görmezden gelinse de…Anlamak mı, uğurlamak mı yeniden yaşatmak mı?

Okur karar versin…Abdi İpekçi’den Bahriye Üçok’a, Muammer Aksoy’dan Çetin Emeç’e, Ümit Kaftancıoğlu’dan Cavit Orhan Tütengil’e, Bedri Karafakıoğlu’dan Ahmet Taner Kışlalı’ya, Ümit Doğanay’dan Doğan Öz’e, Necip Hablemitoğlu’dan Hrant Dink’e, Metin Göktepe’den Onat Kutlar’a kadar saymakla bitmez yazar, aydın, hoca, gazetecinin aramızdan hunharca koparılmasını bunca yıl geçmesine rağmen unutabiliyor muyuz?

Arka arkaya elimizden alınan Devrim Şehitlerimizin ortak kaderine bakınca; ülkenin aydınlarına karşı acımasız olduğunu görüp, anlamıyor muyuz?Sessiz yıkımların, sesli sedalı çıkışların, delinen güvenlik şemsiyelerinin yoğun yaşandığı günümüzde onları anarken hangi unvanlarını, hangi özelliklerini, hangi yapıtlarını, hangi yeteneklerini öne çıkarıp, yazıya, ya da konuşmaya neresinden başlamalı diye düşünüp durmuyor muyuz?Özelliklerini özetin özeti olarak sıralamaya çalışırsak…Ülkelerine olan bağlılıklarından ötürü kendilerine yapılan tüm teklifleri ellerinin tersiye reddetmelerinden mi söz etmeli?

Hem bilim insanı, hem eylem insanı olarak hayata geçirdiklerinden mi söz açmalı?

Çok genç yaşlarında üstlendikleri dernek yöneticiliği, grup sözcülüğü, başkanlık gibi sorumluluk isteyen görevlerindeki ustalıklarını mı dile getirmeli?Aldıkları tehditlere rağmen pek çok şeyi göze almalarını mı ah çekerek övmeli?

Bu uğurda hapse girme risklerine rağmen pek çok konuyu araştırıp dillendirmelerini mi örnek almalı?

Yoğun görevlerine rağmen STÖ’lerde üstlendikleri ve zaman mekan dinlemeden hakkını vererek yaptıkları işleri mi alkışlamalı?

Günü geldiğinde gülümseyerek veda edişlerindeki asaletlerini mi anlatmalı?

Öldürülmelerine rağmen yenilmeyip, unutulmayıp, her yıl daha fazla artan anma proğramlarındaki yoğun ve duyarlı kalabalıklardan mı feyz almalı?

Yapılan anma etkinliklerinde gelebilenlere yüzyüze, gelemeyenlerle gönül gönüle olmanın yarattığı duygusal havaya mı değinmeli?

Bilemedim…Bildiğim o ki; bir yaşarken ölenler vardır, bir de öldükten sonra bile yaşayanlar ve yaşatılanlar…

İlgili Sitenin Haberleri