Haber Detayı

Toprakla başlayan, güvenle büyüyen bir hikâye
Yaşam keyfi ekonomim.com
15/02/2026 13:43 (2 saat önce)

Toprakla başlayan, güvenle büyüyen bir hikâye

2026, sektörde Mehmet Reis’in ellinci, Reis Gıda’nın kırk beşinci yılı… 10 Şubat Dünya Bakliyat Günü’nde verdikleri özel davette Reis Gıda’nın köklü geçmişi emek, bellek, tarımın yarınları konuşuldu.

“50. yılda dostlar sofrasında buluşuyoruz Kurucumuz Mehmet Reis’in sektördeki 50. yılı ve Reis Gıda’nın köklü geçmişini 10 Şubat Dünya Bakliyat Günü’nde sizlerle birlikte kutlamaktan onur duyacağız.

Yarım asırlık sektör yolculuğu ve 45 yıllık kurumsal üretim geleneğinin unutulmaz anlarını hatırlayacağımız bu özel davette, sürdürülebilir tarım, gıda güvenliği ve bakliyatın beslenmedeki rolüne de değinecek, geleneksel mutfağımız ile geleceğin trendlerini bir araya getiren seçkin bir gastronomik deneyimi paylaşacağız.” Bazı davetler vardır; yalnızca bir toplantıya çağırmaz, bir hafızayı çağırır.

Yukarıdaki metin de öyleydi.

Bir yıldönümünü değil, toprağa yaslanmış yarım asırlık bir emeği davet ediyordu. 10 Şubat Dünya Bakliyat Günü’nde kurulan o sofra, aslında yalnızca bir kutlama değil; Türkiye’nin tarım, üretim ve gıda güvenliği hikâyesine tutulmuş bir aynaydı Yarım asır… Bir insan ömrü için uzun; bir marka için ciddi bir sınav süresi.

Hele konu tarımsa… Hele konu, çiftçinin alın teriyle sofraya ulaşan bakliyatsa… “Dünya Bakliyat Günü” denince çoğu kişinin aklına yalnızca mercimek, nohut, fasulye gelir.

Oysa o gün, aslında toprağın kendisini konuşuruz: Suyu, tohumu, iklimi, çiftçiyi, rafı, mutfağı, israfı… Ve hepsinin üstünde, “gıda güvenliği” denen büyük başlığı.

Toplantının özellikle bu tarihe yerleştirilmesi boşuna değil.

Çünkü Reis’in hikâyesi, “ürün” hikâyesi olmanın ötesinde, bir tarım ve gıda hafızası hikâyesi.

Benim için bu yazının çıkış noktası da tam burada: Bir şirketin kronolojisini sıralamak değil; toprağın içinde yürüyen bir emeğin, bugünün Türkiye’sinde tarımın neresine dokunduğunu, nereleri acıttığını, nereleri umutlandırdığını anlatmak. “İnsanlar geldikleri yerleri unutmamalı…” Mehmet Reis’in hikâyesinde ilk cümle hep oraya bağlanıyor: Doğduğu yerin hafızasına. “İnsanlar geldikleri yerleri unutmamalı…” Mehmet Reis, konuşmasına başladığında çocukluğundan söz ediyor.

İnegöl’ün “İstiklal Yolu” anlatısından, yedi yaşında çalışmaya başlamasına uzanan bir çizgi kuruyor.

Bazen bir balık kasasının üstünde çay bardağı yıkayan çocuk beliriyor gözünüzün önünde; bazen de “balık kesekağıdını ıslatıp yırtınca” çözüm arayan, naylon torbaları tek tek sayıp maliyet çıkaran küçük tüccar: “İlk ticaretim hamsiye naylon torba satmak oldu…” O cümlede bir şey var: Türkiye’de girişim hikâyelerinin çoğunda eksik kalan “işçilik” damarı.

Başarıyı yalnızca sonuç üzerinden anlatan parlak dilin yerine, hamurunu yokluk, sabır, kanaat üçlüsünden yoğuran daha gerçek bir ses. “Yokluğu da sabrı da kanaati de o yıllarda öğrendim…” İstanbul Üniversitesi’ni kazandığı yıl babasını kaybettiğini söylüyor.

Aynı anda okuyor, Unkapanı’nda çalışıyor, geceleri taksi şoförlüğü yapıyor.

Unkapanı, adını “un” ve Osmanlı Dönemi'nde kullanılan bir çeşit tartı aleti olan, toptan satış yapılan yer anlamına da gelen “kapan” kelimelerinden alan semtimiz.

Bir zamanlar, İstanbul'a tahıl getiren gemiler yüklerini Unkapanı'na boşaltıyordu… Ve sonra, altı yıl asgari ücretle çalıştığı yerden ayrılıp kendini “kurtlar sofrası” diye tarif ettiği piyasaya atıyor: “Bir masa, bir sandalye… 1981’de Unkapanı’nda küçük bir dükkân açtım. ‘Reis Ticaret’ tabelasını astım.” Bu noktada hikâye artık sadece “ben” öyküsü olmaktan çıkıyor; Türkiye’nin piyasa gerçekleriyle yüzleşen bir “biz” hikâyesine dönüşüyor: Sermayesiz girişim, acımasız rekabet, krizde reklam kararı, standartlara erken uyum, hijyen ve kalite sistemlerini öncelemek… Bir büyümenin kilometre taşları Reis’in kurumsal yolculuğu kronolojiye sığmayacak kadar canlı; ama kilometre taşları çok net: -1981: Unkapanı’nda 40 metrekarede başlangıç -1993: Güngören’de yılda 30 bin ton kapasiteli tesisle kurumsallaşma -2007: İkitelli/Aykosan’da yılda 40 bin tonluk yeni tesis -2013: Esenyurt’ta 13.500 m² kapalı alan ve ilave yatırımlarla pirinç-bakliyatta 129 bin ton yıllık kapasite -Taşköprü (Kastamonu): 2000’de kurulan sarımsak işleme tesisi (yıllık 5 bin ton) -İstanbul Esenyurt'ta 22 bin metrekare alanda inşaatı süren ikinci fabrika  Bu rakamlar bir şirketin büyümesini anlatıyor; ama benim zihnimde asıl soru şu: Bu büyüme, toprağın hikâyesine ne kadar yaslanıyor?

Mehmet Reis’in cümleleri, bu soruya net bir cevap gibi: “Bir iş insanı için itibar her şeyin başında gelir… Güven bir kez kaybedildi mi hiçbir maddi başarı onun yerini tutmaz.” “Güven” kelimesi, bu metnin ana omurgası.

Reis, iki şey söylüyor: 1-Tüketicinin güveni, ürünün kalitesine bağlıdır. 2-O kalite için de toprağın ve çiftçinin düzenli, sürdürülebilir, adil bir sistem içinde korunması şarttır. “Kız evlat olarak konuşmak istiyorum” Işılay Reis Yorgun sözü aldığında ağzından şu sözcükler dökülüyor: “İzninizle sözlerime Reis Gıda’nın yönetim kurulu üyesi olarak değil de bir kız evlat olarak… bir çocuğun babasına duyduğu hayranlıkla başlamak istiyorum.” Bu cümlenin devamında Reis’in kurumsal değerleri “evin içi”ne taşınıyor: Hasat bereketli mi, yağmur yağdı mı, ürünün kalitesi nasıl… Evdeki sohbetlerin bile tarımla, üretimle, emekle örülmüş olması, aslında şirketin “DNA” dediği şeyin en somut hali. “Babam için ticaret, insanların sofrasına giden gıdaya duyulan sorumluluk.” Ve bir başka kritik vurgu: “Reis hiçbir zaman sadece büyümeyi tercih etmedi, doğru büyümeyi tercih etti.” Bugün “büyüme” kelimesi sıkça telaffuz edilir; ama “doğru büyüme” nadiren konuşulur.

Çünkü doğru büyüme; suyu, tohumu, toprağı, çiftçiyi, tüketicinin alım gücünü, ürünün güvenilirliğini aynı anda düşünmeyi gerektirir.

Ve bunun bedeli çoğu zaman “hızdan vazgeçmek”tir.

Toplantı salonunda ailenin diğer kuşağını temsil eden Nilay Reis Göktürk de vardı.

Reis bir aile şirketi.

Hikâyesi, tek bir ismin değil; kuşaktan kuşağa aktarılan bir sorumluluğun hikâyesi.

Nilay Reis Göktürk’ün özellikle sürdürülebilirlik, karbon ayak izi hesaplamaları ve elektrikli araç filosuna geçiş gibi alanlarda yürüttüğü çalışmalar, markanın yalnızca geçmişine değil, geleceğine de yatırım yaptığını gösteriyor.

Bu tablo, bir aile şirketinin “büyüme”den çok “devamlılık” ilkesini benimsediğini anlatıyor.

Gastronometro’daki toplantıda yapılan konuşmalar tabaklarda da karşılık buldu.

Anlatılan sürdürülebilirlik, yalnızca bir kavram olarak değil; keşkeğin sabrında, baklanın kokusunda, mercimeğin dengeli kıvamında hissediliyordu.

Gastronometro Yönetici Eğitmen Şefi Murat İlke Özipek’in Reis bakliyat ürünleriyle hazırladığı özel menüyü deneyimliyorduk.

Batırıkta esmer çiğ köftelik bulgurun dokusu, mercimek çorbasında kırmızı ve yeşil mercimeğin dengesi, dana kuyruklu kuru fasulyenin Reis Gönen baldo pirinciyle buluşması; kuzu etli Amasya bakla dolması ve dövme buğdayla yapılan keşkeğin sabrı… İrmik helvasında karabuğday ve patlatmalık mısırın sürpriz eşliği… Menü, yalnızca geleneksel mutfağı anmakla kalmıyor; bakliyatın çağdaş gastronomideki yerini de hatırlatıyordu.

Anlatılan sürdürülebilirlik, gıda güvenliği ve yerli tohum vurgusu, o sofrada somut bir deneyime dönüşüyordu.

Tarımın geleceğini de tutan ürün Işılay Reis, bakliyatı yalnızca beslenme başlığına sıkıştırmıyor; doğrudan iklim, su, verimlilik ve gıda güvenliğiyle birlikte anlatıyor: -Bakliyatın azot bağlayıcı özelliğiyle toprağı zenginleştirmesi -Diğer birçok ürüne kıyasla daha az suya ihtiyaç duyması -Uzun raf ömrüyle israfı azaltmaya katkı sunması -Düşük karbon ayak iziyle “çevre dostu gıda” sınıfında yer alması Ve konuşmasındaki veriler, bir çerçeve kuruyor: Dünya genelinde bakliyat üretiminin 2024’te 101 milyon ton seviyesinden önümüzdeki 10 yılda 126 milyon tona çıkmasının öngörülmesi; ticaret hacminin 23 milyon tona yükselmesi; kişi başı tüketimin 8,6 kilograma doğru artması… Bunlar bize şunu söylüyor: Dünya bakliyata dönüyor.

Peki Türkiye?

Bir ülkenin geleceği, ithalat kalemleriyle değil, ekim alanlarıyla okunur.

Işılay Reis’in hatırlattığı Türkiye tablosu bu noktada iç acıtıyor: 1990’da 2 milyon 12 bin ton olan kuru bakliyat üretiminin yıllar içinde 953 bin tona gerilemesi; aynı dönemde nüfusun 56 milyondan 85 milyona çıkması… Bu, yalnızca “üretim düştü” cümlesi değil; bir ülkenin gıda güvenliği ve tarımsal stratejisi açısından ciddi bir alarm.

İklim dönüşümü: Tarımın yeni gerçeği Işılay Reis’in dili, “iklim değişikliği” lafını klişe olmaktan çıkarıp somutlaştırıyor: “Artık iklim değişikliğini yaşıyoruz… Buna iklim dönüşümü diyebiliriz maalesef.” Ekim alanları, ekim zamanları, ürün desenleri; verimlilik, rekolte, çiftçinin gelir istikrarı… Hepsi iklimle birlikte yeniden yazılıyor.

Su kıtlığı riski büyürken, düşük su ihtiyacına sahip ürünlerin stratejik önemi artıyor.

Bakliyat burada yalnızca beslenme değil, uyum politikası demek.

Benim notum şu: Türkiye’de tarımın en büyük sınavı artık yalnızca “maliyet” değil; su, iklim ve planlama üçgeninde verilen bir var olma mücadelesi.

Çiftçiyle kurulan bağ Işılay Reis’in anlattığı “Reis Bakliyat Köyleri” projesi burada önemli bir kırılma noktası: -Bolu/Çamyayla Kadın Kooperatifi ile başlayan model -60 üreticiden 500’e yakın üreticiye büyüyen yapı -Sertifikalı tohumun üretimde verim ve kaynak tasarrufu açısından önemi -Aile çiftçiliğini ve gençleri tarıma dahil etme hedefi -Tarımda kadınların güçlenmesi -Türkiye’de ilk kez kırmızı fasulyenin ekilebilirliğini sağlama ve yaygınlaştırma -Coğrafyanın genişlemesi: Silivri, Çanakkale, Ordu/Akkuş, Niğde… Burada iki mesaj var: 1-Tohum: Sadece tarımsal bir girdi değil, bağımsızlık meselesi. 2-Kooperatif ve yerel üretici: Sadece sosyal proje değil, sürdürülebilir tedarik meselesi.

Ve Reis’in hikâyesi, bu projeler üzerinden “marka” olmaktan çıkıp “tarımsal ekosistem oyuncusu” olmaya doğru genişliyor.

Gastronometro Yönetici Eğitmen Şefi Murat İlke Özipek’in menüsünden… Aynı çağın iki yüzü Bu hikâyenin en sert yerlerinden biri de şu: Bir tarafta obezite; diğer tarafta açlık.

Bir tarafta tüketim fazlası; diğer tarafta gıdaya erişim yoksunluğu.

Mehmet Reis’in yıllar içinde yürüttüğü kampanyalar bu çelişkinin tam ortasına dokunuyor: “Geleneksel Lezzetler Sağlıklı Nesiller”, “Abur Cubura Karnımız Tok”, “Ev Yemeği Sofrada Hesap Ortada”, “Evde Yemek Var”, “#SenBirTabakPaylaş”… Kaliteli yerli ürün için verdiği örnekler de işin “ekonomik erişilebilirlik” boyutunu görünür kılıyor: -1 kilo fasulyeden 21 porsiyon -1 kilo nohuttan 18–20 porsiyon -1 kilo kırmızı mercimekten 35 tas çorba Bakliyat burada hem sağlık hem ekonomi hem de çevre açısından “kilit ürün.” Ama bir ülke bu kilidi ancak üretimi güçlendirerek açabilir.

Benim yorumum net: Türkiye’de bakliyat, yıllardır “mütevazı” görülerek ihmal edilen; oysa bugün iklim çağında stratejik değeri yeniden yükselen bir ürün grubu.

Ve bu stratejik dönüşüm, yalnızca şirketlerin değil, kamunun planlamasının da merkezinde olmalı. “Sabit fiyat” meselesi Mehmet Reis’in anlattığı sabit fiyat hamleleri, iş dünyasında pek sık rastlamadığımız bir “risk alma” türü: 1994’te enflasyonla mücadele için sabit fiyat; 2001 krizinde Ramazan öncesi fiyat dondurma; 2008 ve 2018 yıllarında yinelenen benzer uygulamalar...

Bu duruş, sadece geçmişin kriz anlarına verilen bir tepki değil; yaşayan bir geleneğe dönüşmüş durumda.

Öyle ki, Mehmet Bey konuşmasında 2025 Kasım ayından Mart sonuna kadar fiyatları sabitlediklerini vurguladı.

Tüketicinin alım gücünü korurken piyasada dengeli bir fiyat ortalaması oluşturmayı amaçlayan bu hamle, markanın yarım asırdır değişmeyen “tüketiciyi aldatmama” ilkesinin bugünkü somut karşılığı.

Kriz zamanlarında karakter ortaya çıkar.

Reis’in hikâyesinde kriz, geri çekilme değil; sorumluluk ânı.

Bu bölüm, bir şirketin fiyat politikası gibi görünse de aslında şunu hatırlatıyor: Gıda sektöründe fiyat, yalnızca ticari bir parametre değildir; toplumsal bir dengedir.

Tüketicinin alım gücüyle üreticinin emeğinin karşılığını aynı anda koruyacak bir denge.

O denge bozulduğunda, “güven” kelimesi yara alır.

Reis’in sürekli “güven” demesi bu yüzden.

Toprağa inananların hikâyesi Mehmet Reis konuşmasını bir dilekle bitiriyor; aslında bir vicdan manifestosu gibi: “Açlığın ve yoksulluğun gündemde olmadığı… çocukların sağlıklı büyüdüğü, barış içinde bir dünya diliyorum.” Ben bu cümleyi, “şirket konuşması” olarak değil, bu ülkenin tarım gerçekleriyle yoğrulmuş bir insanın duası olarak okudum.

Çünkü tarım dediğimiz şey, eninde sonunda hayatın kendisi: Göç, su, iklim, yoksulluk, sağlık, gelecek… Reis’in 1981’den bugüne uzanan yolculuğu; Unkapanı’ndaki 40 metrekareden, Esenyurt’taki modern tesislere; Taşköprü sarımsağından, bakliyat köylerine; obezite kampanyalarından israfla mücadeleye uzanan geniş bir hat çiziyor.

Ama bu yazının özü şurada düğümleniyor: Toprakla kurulan bağ, sözle değil; zamanla ve emekle kuruluyor.

Ve güven dediğimiz şey de öyle… Bir kez değil; her hasatta, her paketlemede, her sevkiyatta, her sofrada yeniden sınanıyor.

Eğer “bakliyat günü”nde Reis’i konuştuysak, bu yalnızca bir yıldönümü değil; Türkiye’nin tarımına dair büyük bir hatırlatma: Toprağa değer vermek, aslında kendimize değer vermektir.

FSUMMIT’te turizm ve gastronominin yeni yol haritası konuşulduYaşam Keyfi  

İlgili Sitenin Haberleri