Haber Detayı
Faşizm ayartıcıdır
Faşizm yalnızca baskıyla dayatılan bir rejim değildir; aynı zamanda güçlü bir ayartma biçimidir. Günümüzde kimse insanları zorla faşist yapmıyor. İnsanlar çoğu zaman isteyerek, rıza göstererek faşizme yöneliyorlar
Uzun yıllardır savaş, ırkçılık, faşizm ve empati üzerine yazarken anlatmaya çalıştığım temel mesele şudur: Faşizme yatkınlık “ötekilerin” değil, insanın meselesidir.
Faşizm, belirli bir grup insanın doğasına özgü bir sapma değil; her insanın içinde potansiyel olarak bulunan bir eğilimdir.
Her insanın, uygun koşullar altında, faşizan ve ırkçı tutumlara açık bir yanı vardır.
Faşizmi yalnızca “faşistlerde” lokalize etmek, görünürde ahlaki bir mesafe yaratır; fakat bu mesafe aynı zamanda kişinin kendi faşizan yanlarını inkâr etmesine hizmet eder.
İnsan faşistliği başkalarına yansıtarak, kendi içindeki otoriter, dışlayıcı ve şiddete yatkın dürtülerden arınmış olduğunu varsayar.
Oysa bu bir yanılsamadır.
Faşizmle gerçek bir mücadele, yalnızca faşistlerle değil; kişinin kendi içindeki faşizmle, kendi “mini faşizmleriyle” de hesaplaşmasını gerektirir.
Bu noktada şunu açıkça kabul etmek gerekir: Bu tür bir yaklaşım, faşizmi göreceleştirme riski taşır.
Bunun farkındayım.
Ancak kendi faşizan eğilimlerimizi tanımadığımızda, faşizmi bütünüyle dışsallaştırır; onu yalnızca başkalarına ait bir kötülük olarak konumlandırırız.
Böylece kendimizi faşizanlıktan steril, masum ve dokunulmaz sayarız.
Oysa faşizmle mücadele, tam da bu masumiyet iddiasının terk edilmesini gerektirir.
Her insanda bu eğilim vardır ve faşizmle mücadele, aynı zamanda bu eğilimle yüzleşme cesaretini de zorunlu kılar.
Faşizm yalnızca baskıyla dayatılan bir rejim değildir; aynı zamanda güçlü bir ayartma biçimidir.
Günümüzde kimse insanları zorla faşist yapmıyor.
İnsanlar çoğu zaman isteyerek, rıza göstererek faşizme yöneliyorlar.
Çünkü faşizmin insana ulaşma teknikleri son derece basittir.
Faşizm karmaşıklığı değil, kolaylığı vaat eder.
Düşünmeyi değil, teslimiyeti; belirsizliği değil, kesinliği; çoğulluğu değil, tekliği önerir.
Uzun yıllar biriken, çözülemeyen sorunların yarattığı yorgunluk, bıkkınlık ve çaresizlik, faşizan çözümlere karşı direnci zayıflatır.
Bu noktada faşizm, içerdiği şiddet ve adaletsizliğe rağmen, “en azından bir şey yapılıyor” (‘çalıyor ama çalışıyor’) hissiyle tahammül edilebilir hale gelir.
Tam da bu yüzden, faşizmle mücadele yalnızca politik bir pozisyon değil; aynı zamanda etik ve ruhsal bir çalışmadır.
Başkalarının faşizmiyle olduğu kadar, kendi içimizdeki faşizmlerle de yüzleşmeyi gerektirir.
Bu bağlamda Vladimir Lenin’e atfedilen söz anlamlıdır: “En kötü karar, kararsızlıktan iyidir.” Bilinmezliğe tahammülsüzlük, yarını planlayamama hâli, insanı kolaycı düşüncelere daha yatkın kılar.
Tahammülsüzlük ve basit çözüm arayışı, faşist aklın nasıl çalıştığını iyi özetler.
İnsanın bilinmezlikle kurduğu sorunlu ilişki çok eskilere dayanır.
Kültür tarihinde bu gerilim hep vardır.
Tarlasını süren, sulayan köylü; doğa felaketlerine, kontrol edemediği güçlere karşı tanrılarına dua ederek, bilinmez olan ama başına gelmesi muhtemel olana karşı bir tür önlem almaya çalışır.
Bu, belirsizlikle baş etmenin simgesel bir yoludur.
Modern toplum ise planlamaya, geleceği mühendislik mantığıyla kurmaya dayanır.
Ancak kriz dönemlerinde öngörü ciddi biçimde zorlaşır.
İşte tam bu noktada en kötü çözüm bile çözümsüzlükten daha katlanılır görünmeye başlar.
Geleceğin kestirilememesi, belirsizliğin artması, insanları basit, indirgenmiş ve hızlı gelecek projelerine daha yatkın hâle getirir.
Faşizm tam da bu boşlukta güçlenir.
Kriz dönemlerinde faşizm altın çağını yaşar.
Kriz dönemlerinin en belirgin yanı belirsizliktir.
Belirsizliğe tahammül edememek, yalnızca bireysel bir zayıflık değildir; otoriterliğin psikolojik zeminidir.
Belirsizlik, insanı düşünmeye, beklemeye, askıda kalmaya zorlar.
Faşist akıl ise askıda kalmaya dayanamaz; o, hız ister kesinlik ister net düşmanlar ve net çözümler talep eder.
Bu yüzden faşizm sabırsızdır.
Zamana, karmaşıklığa ve çelişkiye düşmandır.
Bu noktada otoriter kişilik devreye girer.
Otoriter yapı; belirsizlikten, çokseslilikten ve muğlaklıktan rahatsız olur.
Güçlü figürlere yönelir, hiyerarşiyi rahatlatıcı bulur.
Çünkü hiyerarşi, düşünme yükünü ortadan kaldırır.
Ne yapacağını bilen bir baba vardır artık; soru sormaya gerek yoktur.
Kriz dönemlerinde bu eğilim daha da güçlenir.
Ekonomik çöküşler, savaşlar, göç, iklim felaketleri gibi süreçler geleceği öngörülemez kıldığında, modern toplumun “planlama” vaadi çöker.
Mühendislik mantığı işlememeye başlar.
İşte tam bu anda baba-Devlet sahneye çağrılır.
Devlet artık bir kurum değil, duygusal bir özne hâline gelir: koruyan, cezalandıran, sınır çizen, düşmanı tanımlayan bir baba.
Bu baba figürü karmaşık çözümler sunmaz.
Aksine, karmaşıklığı düşmana yükler.
Sorun ekonomide değil, “onlardadır”.
Konut pahalıysa sebep yabancılardır; güvensizlik varsa sebep muhaliflerdir, kadınlar itiraz ediyorsa bu bir “dayatma”dır.
Böylece belirsizlik, dışsallaştırılarak yönetilir.
Faşist olmamak bir dezavantajdır.
Çünkü faşizmden, daha doğrusu ırkçılıktan vazgeçmek; yalnızca bir fikirden değil, ayrıcalıklardan vazgeçmek anlamına gelir.
Elisabeth Beck-Gernsheim’ın(1) vurguladığı gibi, ırkçılıktan vazgeçmek çoğu zaman ahlaki bir kazanım değil, statü kaybı olarak deneyimlenir.
Faşizmin beslendiği ırkçılık, bireye güçlü bir grup narsizmi sunar. “Türk olmak”, “vatanın sahibi olmak”, “asıl olan biziz” duygusu; kişiye bireysel başarıya gerek kalmadan bir üstünlük hissi verir.
Türklüğe atfedilen olumlu özellikler —zeki olmak, cesur olmak, çalışkan olmak— kişisel çaba gerektirmeyen hazır bir kimlik sermayesi üretir.
Bu sermayeden vazgeçmek, yalnızca bir düşünceden değil, kendilik değerinden vazgeçmek gibi yaşanır.
Bu nedenle faşist ya da ırkçı olmamak çoğu zaman “doğru olanı yapmak”tan çok, bir şey kaybetmek anlamına gelir.
Ayrıcalığın, merkezin, normalliğin terk edilmesi gerekir.
İşte bu noktada direnç başlar.
Burada başka bir mesele daha vardır; özellikle liberal çevrelerde, solda ve feminist söylemde de karşılaşılan bir tuzak: ayrıcalıktan vazgeçmeyi lütuf gibi sunmak.
Örneğin bazı erkeklerin ev işlerine katılmayı kadına verilmiş bir “yardım” ya da “armağan” gibi sunması.
Eşitlik, bir hak değil de bir jest hâline getirilir.
Aynı mekanizma ırkçılık karşıtlığında da işler.
Irkçı olmamayı, azınlıklara tanınmış bir iyilik gibi gören; bunun karşılığında da minnettarlık, takdir ya da sadakat bekleyen bir tutum ortaya çıkar. “Ben ırkçı değilim” ifadesi, etik bir pozisyon olmaktan çıkar; ahlaki üstünlük talebine dönüşür.
Oysa burada gözden kaçan şey şudur: Irkçı olmamak bir fedakârlık değildir.
Ayrıcalığın geri çekilmesidir.
Ve ayrıcalığın geri çekilmesi, onu elinde tutan için her zaman rahatsız edicidir.
Bu rahatsızlıkla baş edemeyenler, eşitliği bile hiyerarşi içinde kurmaya çalışır: veren ve alan, hoş gören ve hoş görülen, merkez ve kenar.
Bu yüzden faşizme karşı durmak yalnızca ideolojik bir mesele değil; narsistik bir kaybı göze alabilme meselesidir. “Ben”in büyüklüğünden, “biz”in üstünlüğünden, doğuştan gelen hak iddiasından vazgeçebilme cesareti gerektirir.
Ve belki de tam bu nedenle, faşist olmamak çoğu zaman zor, zahmetli ve yalnız bir pozisyondur.
Mağduriyetle ayrıcalığın aynı anda kurulması, faşist ve otoriter düşüncenin en işlevsel çelişkilerinden biridir.
Öznenin kendisini aynı anda hem hak sahibi hem de haksızlığa uğramış olarak konumlandırmasına imkân verir.
Bu çift konum, ahlaki bir dokunulmazlık üretir: Ayrıcalık sorgulanamaz hâle gelir, çünkü o artık bir “hak” değil, “çalınmış bir hak”tır.
Burada mağduriyet, güçsüzlüğün değil; ayrıcalığın tehdit altında olduğu hissinin adıdır. “Eskiden biz vardık”, “ülke bizimdi”, “söz bizimdi” anlatıları; eşitlik talebiyle birlikte ortaya çıkan kaybı tolere edemeyen bir benliğin savunmasıdır.
Eşitlik, bu özne için adalet değil; yer kaybı, merkezden düşme, görünürlük kaybıdır.
Bu nedenle eşitlik talebi, saldırı gibi algılanır.
Bu noktada Max Scheler’in(2) ressentiment kavramı aydınlatıcıdır.
Ressentiment, doğrudan ifade edilemeyen kıskançlığın, öfkenin ve güç kaybının ahlaki dile tercüme edilmesidir.
Ayrıcalık artık “üstünlük” olarak savunulamaz; bu yüzden “mağduriyet” dili devreye girer.
Güç, kendisini kurban gibi sunarak meşrulaştırır.
Eşitlik talebinin bu kadar öfke üretmesinin nedeni tam da budur.
Çünkü eşitlik, kimsenin özel olmadığını hatırlatır.
Doğuştan gelen üstünlük anlatısını bozar. “Ben senden üstünüm” cümlesini sessizce geri alır.
Faşist özne için bu, yalnızca politik bir talep değil; narsistik bir çöküş tehdididir.
Bu yüzden eşitlik çoğu zaman “dayatma” olarak adlandırılır.
Kadınların eşitliği, azınlıkların hak talebi, göçmenlerin yurttaşlık isteği; hepsi “fazla”, “abartılı”, “toplumu bölen” talepler olarak kodlanır.
Oysa bölünen toplum değil; ayrıcalığın doğal kabul edildiği düzendir.
Mağduriyet söylemi burada bir kalkan işlevi görür. “Biz de acı çektik”, “biz de eziliyoruz”, “biz de dışlanıyoruz” denir.
Böylece ayrıcalık görünmez kılınır; eşitsizlik simetrikmiş gibi sunulur.
Fail ile mağdur aynı düzleme çekilir.
Sorumluluk buharlaşır.
Sonuçta ortaya şu paradoks çıkar: Ayrıcalıklı olan kendisini mağdur hisseder, eşitlik isteyen ise saldırgan ilan edilir.
Bu nedenle eşitlik talebi yalnızca hukuki ya da siyasal bir mesele değildir; kimlikleri, narsisizmi ve benlik değerini sarsan bir müdahaledir.
Ve belki de bu yüzden, faşizme karşı durmak çoğu zaman şunu gerektirir: Mağduriyet zırhını çıkarmayı, ayrıcalığın yasını tutmayı ve özel olmamayı kabullenmeyi.
Bu ise en zor kayıplardan biridir.
Faşizmin burada yaptığı şey akıl dışı değildir; işlevseldir.
İnsanların belirsizlik karşısındaki kaygısını düzenler, korkuyu hedefe yönlendirir ve geçici bir rahatlama sağlar.
Bu rahatlama, gerçeği çözmez ama dayanılır kılar.
İnsanlar çözülmeyen sorunlarla değil, tanımlanmış düşmanlarla yaşar hâle gelir.
Bu yüzden faşizm, yalnızca ideolojik bir sapma değil; duygusal bir düzenleme biçimidir.
Empatiyi değil, itaati; düşünmeyi değil, hizalanmayı; sorumluluğu değil, sadakati teşvik eder.
Ve tam da bu nedenle, faşizme karşı mücadele yalnızca doğru bilgiyle değil, belirsizlikle birlikte yaşayabilme kapasitesiyle mümkündür.
Asıl soru belki de şudur: Belirsizlikle yaşayabilen bir toplum mu olmak istiyoruz, yoksa bizi çocuklaştıran bir baba-Devletin kollarına mı sığınacağız?
Empati kişiler arası duygusal benzeşmeden ötürü oluşan duygusal yakınlıktır.(3) Burada faşistlerde empati olmadığı anlaşılmasın.
Burada faşistler daha çok kendilerine yakınlara empati duyarlar.
Yani empatide seçici ve kutuplaştırıcıdırlar.
Faşizm imkânsızı ister Günümüz faşist yöntemlerinin en etkili olanlarından biri şudur: En yükseği istemek ve ortalamaya razı olunmasını sağlamak.
Almanya’da yaklaşık 28 milyon göçmen ve göçmen kökenlinin “ülkelerine geri gönderilmesi”nin tartışmaya açılması bunun çarpıcı bir örneğidir.
İlk tepki yoğun ve öfkelidir.
Ancak söz ağızdan bir kez çıkmıştır; tartışma başlamış, tabu kırılmıştır.
Ardından geri adım atılıyormuş gibi yapılır: sayı birkaç milyona indirilir.
Böylece başlangıçta akıl dışı görünen talep sayesinde, “makul” görünen faşist çözümler konsensüs alanına taşınır.
Faşizmin bir diğer yöntemi, bazı konuları tartışmaya açıp asla geri adım atmamaktır.
Boğaziçi Üniversitesi üzerinden Erdoğan’ın tutumu buna örnektir: tartışma başlatılır, baskı kalıcılaştırılır, normalleştirilir.
Bir başka teknik ise herkesi ilgilendiren gerçek bir sorunu gündeme getirip, ardından faşist bir çözüm önermektir.
Berlin’de konut krizi var; kiralar çok yüksek.
Bu herkesin yaşadığı bir sorun.
Bu sorunu faşistler dile getirir, herkesin yarasına basar ve ardından çözüm önerileri gelir: “Yabancıları gönderirsek evler ucuzlar.” Yapısal sorunlar görünmez kılınır; karmaşık nedenler tek bir hedefe yıkılır.
Burada projeksiyon mekanizması sürekli çalışır.
Faşist hareketler, kendi şiddetlerini ve yıkıcılıklarını başkalarına yansıtır.
Olguları tersine çevirir.
Almanya’daki aşırı sağ liderlerin Hitler’i “sosyalist” ilan etmesi, bu projeksiyonun ve tersine/zıttına çevirmenin açık bir örneğidir.
Bazı gruplar artık saklanma ihtiyacı bile duymaz; “Biz Nazi’yiz” der.
Diğerleri ise daha sofistike bir yol izler: Faşist olan kendileri değil, faşizmi eleştirenlerdir.
Kadın hakları, eşitlik ve insan hakları talepleri “faşist dayatma” olarak sunulur.
Bu yüzden faşizm, yalnızca sokakta bağıranlarla değil; bıkkınlıkla, belirsizlikle ve çözüm arzusuyla beslenir.
Onu tehlikeli kılan da budur: insanın en insani ihtiyaçlarından birine —anlam ve düzen arayışına— seslenir.
Faşizm korku yayar.
Sürekli bir tehdit hâli üretir: Ülke kuşatma altındadır, düşmanlarla çevrilidir, içeriden ve dışarıdan saldırıya uğramaktadır.
Bu anlatı, paranoyak bir ruh hâli yaratır.
Korku nesneleri değişkendir; bugün göçmenlerdir, yarın kadınlar, öbür gün muhalifler.
Ama değişmeyen şey şudur: Faşist özne kendisini sürekli bir varoluş savaşı içinde hisseder.
Bu nedenle faşizm daima kavga hâlindedir.
Sürekli kavga hâli, barışçı yöntemlere, müzakereye ve pozitif bir ruh hâline izin vermez.
Faşist dünya duygulanımı öfke, hınç ve intikam etrafında örgütlenir.
Faşistler bu yüzden neşeye, eğlenceye, kolektif sevinç hâllerine düşmanca yaklaşırlar.
Halay çekenlerin, türkü söyleyenlerin yakılması, sokakta dövülmesi yalnızca “ahlaki” ya da “siyasal” bir mesele değildir; mutluluğa duyulan tahammülsüzlükle ilgilidir.
Çünkü mutluluk, savaş hâlini bozar.
Neşe, faşizmin ciddiyetini ve tehdidini anlamsızlaştırır.
Faşizmin işine yarayan temel psikolojik mekanizmalardan biri kayıp kaçınmasıdır (verlust Aversion).
İnsanlar kaybettiklerine, kazandıklarından çok daha yoğun duygusal tepki verir.
Para kazanmak sevindiricidir; ama para kaybetmek çok daha sarsıcıdır.
Faşizm bu mekanizmayı sistematik biçimde kullanır. “Ülke elden gidiyor”, “kültürümüz yok oluyor”, “kadınlarımızı, kızlarımızı kaybediyoruz”, “yabancılar bizim paramızı alıyor” gibi söylemler tam da bu kayıp duygusuna hitap eder.
Sosyal harcamalar, hak edilmiş bir dayanışma biçimi olarak değil; “bizden çalınan” bir değer olarak sunulur.
Böylece gerçek ekonomik ve siyasal sorunlar görünmez kılınır, kaybın faili olarak belirli gruplar hedef gösterilir.
Faşizm sürekli kayıplardan söz eder; çünkü kayıp, insanı hızla harekete geçirir.
Korku düşünmeyi askıya alır, öfke yön aramaz, hedef ister.
Faşist akıl da tam olarak bunu sağlar: karmaşık sorunlara değil, insanlara saldırı önerir.
Çözüm üretmez; düşman üretir.
Bu yüzden faşizm yalnızca baskıcı bir ideoloji değil; duyguların manipülasyonu üzerine kurulu bir rejimdir.
Korkuyla bağlar, kayıpla hizalar, öfkeyle yönetir.
Ve tam da bu nedenle, faşizmin karşısında yalnızca doğru bilgi değil; neşeyi, dayanışmayı ve birlikte yaşama ihtimalini savunmak da politik bir eylemdir.
Yaptıklarımızı anlamlandırmak, olan bitenlere açıklama bulmak… İnsan anladıkça ve açıklayabildikçe bir ölçüde rahatlıyor.
Oysa günümüzde pek çok sorunun basit bir açıklaması yok.
Her şey karmaşık; her şey başka şeylerle bağlantılı.
Kısacası, eskiden işe yarayan sıradan ve basit açıklamalar— “kader böyle”, “Tanrının emri”, “alın yazısı” —artık hayatı anlamaya yetmiyor.
Bu karmaşıklık bir yandan çok ilginç, hatta zihni kışkırtıcı; ama öte yandan insanı sıkıntıya sokuyor, kaygıyı artırıyor.
İşte tam bu noktada faşist anlatılar devreye giriyor: kaba ama çekici, yalın ama kesin anlamlar sunuyorlar.
Vatanseverlik de çoğu zaman böyle bir işlev görüyor.
Sevmenin, sevilmenin, kendini sevmenin ve hatta abartılı narsistik sevgi gösterilerinin hâkim olduğu bir dönemde, vatanseverlik kahramanca ve fedakâr bir sevgi vaadi sunuyor.
Karmaşık duygular yerine tek bir yön, tek bir hedef, tek bir anlam öneriyor.
Ve insanlar, bu güçlü ve “çok anlamlı” görünen ipe tutunuyorlar.
Faşizm kolektif narsizmi sunar Vatanseverlik, modern dünyada yalnızca politik bir tutum değil; aynı zamanda güçlü bir psişik düzenektir.
Özellikle narsisizmin toplumsal olarak teşvik edildiği, benliğin sürekli sahneye çağrıldığı bir çağda, vatanseverlik bireysel narsisizmi kolektif bir forma sokar.
Kişi kendini doğrudan sevemediğinde, kendi benliğini yeterince değerli ve anlamlı hissedemediğinde, bu eksikliği “vatan” üzerinden telafi eder.
Benliğin değeri, ait olunan toprağın, bayrağın, tarihin ve anlatının büyüklüğüyle şişirilir.
Burada sevilen şey çoğu zaman somut bir ülke, yaşayan insanlar ya da toplumsal gerçeklik değildir; idealize edilmiş, pürüzsüzleştirilmiş bir imgedir.
Bu imge eleştiriden muaftır.
Eleştiri, sevginin değil, ihanetin alanına itilmiştir.
Böylece vatanseverlik, sevgi kılığında kırılgan bir narsisizmi koruma işlevi görür.
Çünkü idealize edilen şey sorgulanırsa, benlik de çökecektir.
Faşizm tam da bu noktada devreye girer.
Faşist anlatılar karmaşık toplumsal, tarihsel ve ekonomik süreçleri çözmeye çalışmaz; onları bastırır.
Yerine sade, sert ve duygusal olarak doyurucu açıklamalar koyar: “Biz iyiyiz, onlar kötü.” “Biz kurbanız, onlar suçlu.” “Biz büyüğüz, onlar tehdit.” Bu anlatılar, narsistik yaralanmayı onarır gibi görünür; utancı gurura, çaresizliği öfkeye, karmaşayı kesinliğe dönüştürür.
Vatanseverlik bu zeminde masum bir sevgi olmaktan çıkar, narsistik bir savunma mekanizmasına dönüşür.
Kişi kendini değersiz, güçsüz ya da görünmez hissettikçe, daha yüksek sesle “vatan” der.
Çünkü bu kelime, bireysel yetersizliği örten büyük bir örtüdür. “Ben” olamayan, “biz”in içinde erir; ama bu erime özgürleştirici değil, silikleştiricidir.
Benlik, kolektif narsisizmin içinde askıya alınır.
Faşizmin cazibesi tam olarak buradadır: düşünmeyi değil, ait olmayı; anlamayı değil, inanmayı; yüzleşmeyi değil, yüceltmeyi teklif eder.
Karmaşık bir dünyada basit bir sevgi vaadi sunar—fedakâr, kahramanca, sorgusuz bir sevgi.
Ve bu sevgi, çoğu zaman başkasını dışlamadan, düşman üretmeden, şiddeti meşrulaştırmadan var olamaz.
Bu yüzden vatanseverlik, narsisizm ve faşizm arasında düz bir çizgi yoktur; ama güçlü bir duygusal süreklilik vardır.
Bu süreklilikte sevgi, anlam arayışı olmaktan çıkar; bir sığınak, bir kalkan ve giderek bir silah hâline gelir.
Ve insan, anlamdan çok korunmak istediğinde, bu silaha sarılır.
Vatansever faşistler Vatanseverlik varsa, vatansever olmamak da vardır.
Faşist mantık tam da bu ikiliği keskinleştirerek çalışır.
Kendisi gibi düşünmeyenleri “vatansever olmayanlar” olarak değil, doğrudan vatan haini olarak kodlar.
Böylece yalnızca dışlama değil, bu gruba yönelen şiddet ve zulüm de meşrulaştırılır.
Çünkü hain, artık korunması gereken bir özne değil; cezalandırılması gereken bir tehdittir.
Burada kritik olan yalnızca düşman üretimi değil, acıyla kurulan ilişkinin bozulmasıdır.
Die Psychologie des Totalitarismus’te (=Totalitarizmin Psikolojisi, 2023) Mathias Desmet, totaliter rejimlerde kitlenin acı karşısında sistematik biçimde duyarsızlaştırıldığını vurgular.
Oysa “ACIma” dediğimiz şeyin içinde bizzat acı vardır.
Acı çeken birine tanıklık etmek, tanık olanı da etkiler; insana rahatsızlık verir, yük bindirir, sorumluluk çağrısı yapar.
Totaliter sistemler bu rahatsızlığı ortadan kaldırmak zorundadır.
Bunun yolu, ötekini şeytanlaştırmak ve insanlıktan çıkarmaktır.
Acı çeken artık bir insan değil, “hak ettiğini yaşayan” bir figür hâline getirilir.
Yapılan zulüm, bir şiddet eylemi olarak değil; bir tür ceza, bir tür düzenleme, hatta bir “temizlik” olarak anlatılır.
Kürtler “bölücü” ya da “terörist”, Aleviler “mumsöndücü” gibi damgalarla işaretlendiğinde, maruz kaldıkları şiddet zaten baştan hak edilmiş sayılır.
Böylece acı, ahlaki bir sorun olmaktan çıkar; adaletin gecikmiş tecellisi gibi sunulur.
Desmet’in dikkat çektiği bir diğer mekanizma ise algının daraltılmasıdır.
Bir deneyde, deneklerden bir dairenin içindeki siyah bir noktaya odaklanmaları istenir.
Bir süre sonra, bu noktaya yoğunlaşan denekler çevrede olup biteni neredeyse hiç algılayamaz hâle gelir.
Görme yetisi kaybolmaz; ama algı tek bir merkeze kilitlenir.
Faşist ve totaliter rejimlerde de benzer bir süreç işler.
Kitleler kör değildir; fakat algıları liderin—reisin, Führer’in—söyledikleriyle sınırlanır.
Bakış, liderin ağzına sabitlenir.
O ağzın dışında kalan dünya giderek görünmez olur.
Alternatif bilgiler, başka acılar, çelişkiler ve gerçeklikler algı alanının dışına itilir.
Böylece düşünmek değil, odaklanmak; anlamak değil, tekrar etmek hâkim olur.
Sonuçta faşizm, yalnızca baskıyla değil; algının daraltılması, acının etkisizleştirilmesi ve zulmün ahlaki bir çerçeveye oturtulmasıyla işler.
İnsanlar zulmü gördükleri hâlde görmez, duydukları hâlde duymaz hâle gelir.
Çünkü bakmaları istenen yer bellidir—ve oradan başka yere bakmak, artık ihanet sayılır.
Faşist diktatörler birer korku yöneticisidir.
Önce korkular üretirler; sonra mevcut korkuları abartır, yoğunlaştırır ve dağınık kaygıları tek bir tehdide odaklarlar.
Ardından bu uydurulmuş ya da şişirilmiş korkular üzerinden kitleyi kendilerine bağlarlar.
Çünkü diktatör, kendini korkusuz ve koruyucu olarak sunar.
Lider, korkunun panzehri gibi sahneye çıkar.
Bu nedenle diktatörlükler korku üretmeden yaşayamaz.
İktidarlarını korkuyla besler, korku üzerinden yeniden üretirler.
Korku azaldığında, liderin “gerekliliği” de sorgulanır hâle gelir.
Klasik faşizmlerde bu mekanizma daha doğrudan işlerdi.
Düşman ilan edilen gruplar toplu biçimde yok edilirdi.
Bu yok etme yalnızca düşmanı ortadan kaldırmak için değil; faşist kitleye “korkulan şeyin yok edilebileceğini” göstermek içindi.
Böylece liderin kahramanlığı tescillenirdi.
Düşman yok edilir, ardından yeni bir düşman yaratılır ve bu döngü sürdürülürdü.
Bu sürecin en yalın ve çarpıcı ifadesini Martin Niemöller dile getirir: “Önce komünistler için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü komünist değildim.
Sonra sosyal demokratlar için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal demokrat değildim.
Sonra sendikacılar için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü sendikacı değildim.
Sonra Yahudiler için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü Yahudi değildim.
Sonra benim için geldiler— Ama artık konuşacak kimse kalmamıştı.” Niemöller’in bu sözleri, faşizmin düşman üretme mantığını açıkça gösterir: gruplar tek tek ayrıştırılır, sıraya konur ve her seferinde “şimdilik bana dokunmuyor” rahatlığı üretilir.
Böylece zulüm, parça parça ilerlerken normalleşir.
Günümüz faşizmleri ise farklı bir strateji izler.
Artık öteki bütünüyle yok edilmez.
Çünkü düşman tamamen ortadan kalkarsa, korku da biter.
Korku bittiğinde ise iktidarın en temel yakıtı tükenir.
Bu yüzden çağdaş faşist rejimler tehdidi canlı tutmayı tercih eder.
Örneğin Recep Tayyip Erdoğan döneminde bazı belediyelere kayyum atanır; ama hepsine değil.
Bazı muhalifler hapse atılır; ama hepsi değil.
Baskı seçici ve kontrollüdür.
Amaç muhalefeti tamamen yok etmek değil, sürekli tehdit altında tutmaktır.
Bu strateji iki yönlü işler.
İktidar yanlıları için korku diri tutulur: “Düşman hâlâ var, lider olmasa her şey çöker.” Muhalifler içinse süreklilik arz eden bir baskı ve şantaj alanı oluşur: “Sıranın sana gelip gelmeyeceğini asla bilemezsin.” Sonuçta günümüz faşizmi, toplu yok etme yerine kalıcı tedirginlik, mutlak baskı yerine seçici cezalandırma, açık terör yerine sürekli tehdit üretir.
Korku artık bir istisna hâli değil, gündelik hayatın arka plan gürültüsüdür.
Ve lider, bu gürültüyü susturabilecek tek figür gibi sunulur.
Faşizm ve Korku Menajerliği Birkaç kez yazdım: Faşizm korkular üretir.
Bu korkular bütünüyle hayali değildir; mutlaka gerçeğe dokunan bir çekirdeği vardır.
Tam da bu nedenle etkili olurlar.
Ancak faşizm bu korkuları büyütür, sabitler ve sürekli gündemde tutar.
Korku artık görmezden gelinemeyecek bir hâl alır.
İşte bu noktada sıradan bir korku varoluşsallaştırılır. “Şimdi önlem alınmazsa bir felaket olacak” duygusu üretilir.
Böylece insanlar artık korkunun kendisini değil, varoluşlarını düşünmeye başlar.
Korku, hayatta kalma meselesine dönüştürülür.
Ulrike Guérot, Wer schweigt, stimmt zu (=kim susuyorsa onaylıyor, 2025) adlı kitabında pandemi döneminde can derdine düşen insanın ne kadar irrasyonel ve otoriter tutumlar geliştirebildiğini, faşizan yasaları nasıl kolayca savunduğunu anlatır.
Solcuların maske takmayanların cezalandırılmasını talep etmesi; özgürlükçü olduğunu söyleyen kesimlerin bile hızla cezalandırıcı bir dile savrulması… Hepimizin ne kadar kolay uç noktalara savrulabildiğinin somut örnekleriydi bunlar.
Maskeyle yürüyüşe katılanı tutuklayan polis, bu kez maske takmadığı için insanları cezalandırıyordu.
Kısacası korku, otoriterleşmenin önünü açtı.
Toplumun eleştirel, özgürlükçü, devlete mesafeli duran kesimleri bile hızla hizaya geçti.
Corona nedeniyle yaratılan olağanüstü hâl, sessiz itirazsız bir biçimde olağanlaştırıldı.
İnsanların büyük kısmı buna karşı çıkmadı.
Bu da şunu gösterdi: Korku üzerinden yaratılan bir atmosferde kitleler, “varoluş” gerekçesiyle kendi haklarından kolayca vazgeçebiliyor.
Devlete mesafeli duranlar bile bir anda devletçi oldular.
Faşizmle ilişkisi tam da burada başlar: Bilim, medya, devlet ve hukuk aynı hikâyeyi anlatmaya başladı.
Söylenen şey tek ve mutlak gerçek olarak kabul edildi.
Oysa demokrasilerde tek bir gerçek yoktur; gerçekler vardır.
Pandemi bir gerçekti ama bu gerçek tek, mutlak ve tartışılamaz bir dogmaya dönüştürüldü.
İşte faşizm de tam olarak burada devreye girer: Faşizmde de tek bir gerçek vardır.
Daha doğrusu, gerçeği lider yaratır.
Führer’in söylediği şey gerçek olur.
Eskiden kusursuz ve hatasız olan Tanrı’ydı.
Modern faşizmde bu özellikler devlete ve lidere aktarılır.
Lider tanrısal niteliklerle donatılır; sorgulanamaz, eleştirilemez hâle gelir.
Faşizan Özgürlük Faşizm özgürlük düşmanıdır: Tek gerçek, tek devlet, tek lider.
Monoteizmin bir liderde vücut bulmuş hâli.
Ancak buna rağmen, “faşizan özgürlük” diye adlandırılabilecek bir olgu da vardır.
Faşizm her tabuya saldırmaz.
Sadece kendisine karşı olan tabuları yıkar.
Toplumun konuşmaktan çekindiği, üzerinde uzlaşılmış anlatılara saldırır.
Sessizliği provoke eder.
Örneğin Almanya’da Hitler’i övmek suçtur ve toplumsal olarak kabul edilemez.
Faşistler tam da bunu konuşmaya çalışır.
Amaç özgürlük değil; şiddetin sınırlarını genişletmektir.
İnsanların şiddet eğilimleri vardır.
Ama sosyalleşme, hukuk, ahlak ve terbiye bu şiddeti frenleyen iç engeller üretir.
Şiddet uygulamak için bu iç engellerin aşılması gerekir.
Faşizm tam olarak bunu yapar: Şiddeti bir yöntem hâline getirir.
Ötekine yönelen şiddeti bir kitle sporuna dönüştürür.
Kürtçe konuştuğunuz için aşağılanmanızın, sözlü, psikolojik hatta fiziksel şiddete maruz kalmanızın bir yaptırımı olmaz.
Faşizm bu cezasızlığı örgütler.
Hatta öldürmeyi bile yüceltir.
Paradoksal biçimde faşizm, konuşma adabını yıkan; hakaret etmeyi, aşağılamayı, işkenceyi, öldürmeyi bir özgürlük deneyimi olarak sunar.
Yugoslavya savaşıydı.
Çeşitli ülkelerden insanlar bir avcı edasıyla insan öldürmek için Yugoslavya’ya gittiler.
İslam Devleti kurulduğunda da cihatçılar insan öldürmek için Suriye’ye akın ettiler.
Öldürme özgürlüğü(?).
Faşist için öteki hakkında ağza alınmayacak sözler söylemek bile bir “özgürlük” biçimidir.
Alevilerin Suriye’de katledilmesini kutlayanlar vardı.
İmkansızı, olmaması gerekeni yapmayı özgürlük saymak ve bunu da özgürce kutlamak.
Hayal edilemeyeni sıradanlaştırmak.
Bu insandışılık, faşizm tarafından özgürlük duygusu olarak paketlenir.
Özgürlük burada hak ve eşitlik anlamına gelmez; Cezasızlık, sınır tanımazlık ve şiddet hakkı anlamına gelir.
Onlarca yıldır sol, özgürlükleri ortadan kaldıran; demokrasinin olmadığı, eşitsiz ve baskıcı bir düzen olarak sunuldu.
Bu anlatı, yalnızca sosyalizmi mahkûm etmeyi değil, özgürlük kavramını solun elinden almayı hedefliyordu.
Solun tarihsel olarak zayıflamasıyla birlikte ise yeni bir propaganda devreye sokuldu: Artık özgürlükler için bir tehdit yoktu.
Çünkü “tehlike” ortadan kalkmıştı.
Sosyalizmin yenilgisi adeta kutlanırken, kapitalizm özgürlük düşmanlığını ve demokrasi karşıtlığını sınırsızlaştırdı.
Artık baskının gerekçesi kalmamıştı; ama baskı sona ermedi.
Aksine, denetim, eşitsizlik ve zor aygıtları daha görünmez, daha meşru ve daha yaygın hâle geldi.
Özgürlük söylemi kaldı; içeriği boşaltıldı.
Türkiye bu durumun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Yıllardır sosyalizmin “ne kadar tehlikeli ne kadar illet bir şey” olduğu anlatılırken; olağanüstü hâller, darbeler, kayyımlar, kitlesel tutuklamalar, hapishaneler ve her türlü temel özgürlüğün kısıtlanması sıradanlaştırıldı.
Buna rağmen aynı eski masal hâlâ anlatılmaya devam ediyor: “Biz olmasak özgürlük olmaz.” Oysa özgürlük, çoktan askıya alınmış durumda.
Benzer bir çöküş anlatısı ABD için de geçerli.
Uzun yıllar “özgürlüklerin şampiyonu” olarak sunulan bu ülkede, bugün sokaklarda Gestapoyu andıran silahlı, yüzü kapalı, kimliksiz güvenlik güçleri dolaşıyor.
Hukuk, istisna hâline gelmiş durumda; olağan olan ise denetim, şiddet ve korku.
Burada temel mesele şudur: Sol zayıfladığında özgürlükler güçlenmedi.
Tam tersine, özgürlüklerin koruyucu düşmanı ortadan kalktı.
Çünkü özgürlük hiçbir zaman kendiliğinden var olmaz.
Onu talep eden, savunan ve bedel ödeyen bir siyasal güç olmadan; “özgürlük” yalnızca bir slogandır.
Sosyalizmin şeytanlaştırılmasıyla açılan boşluk, demokrasiyle değil; güçle, piyasa mantığıyla ve zorla dolduruldu.
Bugün yaşadığımız şey, özgürlüğün düşmanının değişmesi değil; maskesini çıkarmasıdır.
Ve belki de asıl rahatsız edici olan budur: Artık baskı, özgürlüğü koruma iddiasına bile ihtiyaç duymuyor.
Uzun uzun anlattım.
Bu konu çok ciddi ve tehlikeli.
Devamını daha sonra yazarım… (1) Wir und die Anderen=Biz ve Ötekiler (2007) (2) Ressentiment (2017), Ressentiment im Aufbau der Moralen, 3.
Baskı(3) Steven Pinker, (2022) Gewalt, 4.
Baskı, s. 853