Haber Detayı

Bir nefesin peşinde
Cumhuriyet pazar cumhuriyet.com.tr
08/02/2026 11:41 (4 saat önce)

Bir nefesin peşinde

Dört yaşında koro sahnesinde başlayan, Ankara’dan Utrecht, Berlin ve Nürnberg’e uzanan disiplinli bir başarı hikâyesi... Flüt sanatçısı Hazar Birkan ile Avrupa’nın köklü müzik kültürüyle harmanlanan eğitim yıllarını, orkestra disiplinini ve sahnenin görünmez hazırlık ritüellerini konuştuk.

Müziğe bazı yaşamlarda “ilk ders”le değil, “ilk sahne”yle girilir.

Hazar Birkan’ın hikâyesi de dört yaşında Devlet Çocuk Korosu’yla sahneye çıkmasıyla başlıyor.

Ankara’daki evin gündelik ritminde büyüyen merak onu piyanodan flüte oradan Utrecht, Berlin ve Nürnberg arasında kurulan disiplinli bir yaşama taşıyor. - Ankara’daki çocukluk evinde müzikle ilk temasın nasıl oldu?

Çok net hatırlayamıyorum ama müzik yaşamım dört yaşında Devlet Çocuk Korosu’yla sahneye çıkarak başladı.

Annem Ankara Opera Korosu’nda sanatçıydı bu yüzden sahne, hayatımın çok erken bir parçası oldu.

Daha belirgin kırılma ise sekiz yaşında yan komşumuzun piyano öğretmeni olması ve benim “piyano çalmak istiyorum” diye ısrar etmem. - Piyano ve teoriyle başlayan bir yolculuktan flüte geçmek yalnızca enstrüman değiştirmek değil, sanki bakışın da değişiyor.

Flüt seni neyle kendine çekti?

Piyano derslerim sürerken evimizde müzik hiç eksik olmazdı.

Annemle konserler veren Serdar Barçın’ı sahnede izlemek flütle aramdaki bağı güçlendirdi.

Bir süre sonra piyanist olmak istemediğimi fark ettim.

Flütte beni hem sesi hem de tekniğinin merak uyandıran tarafı çekti: Ağızlığın tam kapanmaması, nefesin yönü… Bu merak, 10 yaşımda “ben flütist olmak istiyorum” cümlesine dönüştü.

Piyano öğretmenim beni Bilkent’te Stiliana Stavreva’yla tanıştırdı, giriş sınavlarına flütle girerek bu serüvene başladım. - Utrecht’te öğrencilik, Berlin’de yoğunlaşma, Almanya’da orkestrada çalışma… Senin için hangi kentte daha çok “müzisyen” oldun?

Lise son sınıfa kadar Stiliana öğretmenle çalıştım.

Bu süreçte birçok uluslararası yarışmada birincilik ödülleri aldım; repertuvarım da giderek ileri bir seviyeye çıktı.

Stiliana’nın ailemi yönlendirmesiyle yurt dışı fikri hayatımıza girdi; özellikle klasik müziğinin doğduğu Avrupa’ya gitmek… Üniversiteyi Hollanda’da Utrecht Konservatuvarı’nda, flüt profesörü Aldo Bearten ile okudum ve onur derecesiyle mezun oldum.

Utrecht’te çok üretken, öğrenmeye çok aç biriydim.

İlk kez çok farklı ülkelerden arkadaşlıklarım oldu.

Hollanda’da önyargılı olmamayı öğrendim.

Farklı kültürlerden insanlarla aynı dili -müzik dilini- konuşabilmek bana çok şey kattı.

Master için Berlin’de Hanns Eisler Konservatuvarı’nı kazandım.

Prof.

Benoit Fromanger ile çalışmaya başladım.

Berlin dönemi daha sakin ama daha derin bir dönemdi.

İcra teknikleri konusunda ustalaştığım, adım adım ilerlediğim yıllar… Master bitmeden Nürnberg Filarmoni Orkestrası’nın akademi sınavını kazanıp Nürnberg’e taşındım.

Orkestra akademisi, gerçek iş yaşamıyla tanışmama aracı oldu.

Bir yandan orkestranın sert disiplini, bir yandan da farklı kültürlerden insanların tek bir notada, tek bir nefeste birleşebilmesi… İki yıl boyunca sayısız opera ve senfonik eser çaldım.

Ama sırf pratikte güçlenmek bana eksik geldi.

Bu yüzden Nürnberg’de ikinci bir master daha yaptım: “Orkestra master eğitimi.” Bir enstrümancının nasıl iyi bir orkestracı olabileceği üzerine uzmanlaşan bir programdı.

Prof.

Alice Morzenti ile çalıştım.

Mezun olurken pandemi patladı.

Bir yıl evde kaldık, kayıtlar yaptık.

Nürnberg benim için aynı zamanda şunu sorduğum bir dönem oldu: “Ben kimim?

Flütümü nasıl bir kimlikle icra etmek istiyorum?

Gelecekte nasıl bir yaşam kuracağım?” - - Konserden birkaç dakika önce, kimsenin görmediği o dar alanda sende neler oluyor?

Bir ritüelin var mı?

Hazırlığım konserden 10 gün önce başlar.

Bu son dönemde repertuvarı, sahnedeymişim gibi baştan sona “pürüzsüz” çalmaya çalışırım.

Uykuma, yediklerime ve enerji yönetimine dikkat ederim.

Konser günü evde uzun ses açma egzersizleri yapar, bedeni rahatlatırım.

Kuliste ise mümkün olduğunca yalnız kalıp iç sesime yoğunlaşmak isterim: Sahnedeki enerjiyi tek bir yere -seyirciye- odaklamak için.

ORKESTRACILIK BİRAZ SATRANÇ GİBİ - Solo flüt, orkestranın içinde hem önde hem de görünmez bir merkez gibi.

Kimi an cümlenin kapısını açıyorsun, kimi an başka bir sazın gölgesine çekiliyorsun.

Orkestra yılları sana en çok ne öğretti?

Orkestradaki solo flüt işlevim birçok görevi kapsıyor.

Öncelikle her grup şefi gibi ilk olarak kendi flüt grubumdan sorumluyum.

Sonrasında çalarken o melodiyi veya motifi hangi enstrüman veya hangi enstrümanlarla birlikte icra etmem gerekiyorsa işlevime o anda karar veriyorum.

Orkestracılık, çok kısa sürede karar alıp anında reaksiyon verebilme sanatı.

Çaldığım notalar eşlikse, ton rengimi ve çalış biçimimi takımın parçası olacak şekilde tasarlarım.

Yan melodiyse başka bir solo enstrümanı gölgede bırakmadan yine de solistik bir karakterle parlamaya çalışırım.

Bunu en iyi “orkestra master”ı okurken öğrendim.

Orkestradaki enstrümanların “anatomisini” insan ancak orkestranın içinde çalarak, deneyimleyerek kavrayabiliyor.

Biraz satranç gibi: Kısa sürede doğru hamleyi görüp uygulamanız gerekiyor.

ARAYIŞ HÂLÂ SÜRÜYOR - Klasik müzikte yorum meselesi bitmiyor: “doğru” olmak mı, “özgün” olmak mı?

Sence yorumun hakikati nerede başlıyor?

Bir müzisyenin kendi kimliğini yansıtan bir ton rengi ve icra üslubu bulması yıllar alıyor.

Bende bu arayış sanırım hâlâ sürüyor.

Çünkü zevklerimiz ve alışkanlıklarımız değiştikçe tınımız ve müziğe bakışımız da dönüşüyor.

Benim için en önemlisi, dinleyenin hafızasında çalma biçimimle sıcak ve samimi bir iz bırakmak.

Bunun yolu da sahnede önce kendime, sonra flütüme ve dinleyicilerime karşı dürüst ve açık kalmaktan geçiyor.

İlgili Sitenin Haberleri