Haber Detayı
‘Sosyal medya kullanımını ekonomik kriz artırdı’
Ezgi Emel bir eğitimci. Aldığı felsefe eğitiminin ardından çocuk kitaplarıyla adını duyurmuştu. Şimdilerde sosyal medyanın tüm alanlarında etkin bir biçimde düşüncelerini meraklılarına aktarmayı sürdürüyor. Son olarak YouTube’da kendisine ait “Kötü Emeller” kanalı, mecbur muyum isimli podcasti ve canlı sosyal bilimler şovu “Mahalle Yanarken” programlarında izleyiciyle buluşuyor. Ezgi Emel’le sosyal medya ve tartışma kültürü üzerine konuştuk.
- YouTube'a ilk video Kasım 2024.
Sen ondan önce nasıl hayatını sürdürdün?
Ben felsefeden mezun olduktan sonra ne yapacağımı bilmiyordum.
Gerçeklikten kopuk bir motivasyonla felsefe okudum.
Sonra tam mezun olurken bir okuldan iş teklifi aldım. “Biz ‘çocuklarla felsefe’ diye bir ders sunmak istiyoruz.
Böyle bir pedagoji var, Avrupa’da çok meşhur; Türkiye’ye bunu getirmek istiyoruz” dediler.
Ben de “Yaparım araştırayım” dedim.
Beş yıl boyunca çeşitli okullarda, çocukların eleştirel düşünme becerilerini geliştirmesini teşvik eden bu pedagojik bir program uyguladım.
Anaokulundan sekizinci sınıfa kadar her yaş grubunun dersine girdim.
O benim için çok eğitici bir deneyimdi.
Çocuklarla tartışmak...
Her yaş grubuyla farklı konular tartışabiliyorsun. “Dördüncü sınıf şu konuyu anlamıyor, beşte anlıyorlar” gibi bilişsel zıplamaları fark etmeye başlıyorsun.
Çok öğretici bir deneyimdi ama takdir edersiniz ki çocuklarla çalışmak çok da yorucu. - Sosyal medyanın insanların geri bildirimlerini çok hızlı bir şekilde alabilmek gibi güzel bir yanı oldu.
Hem ilgi duyduğun bir konuyu insanlara anlatabildiğin hem de ona ilgi duyan insanlarla kolaylıkla buluşabildiğin bir alan haline geldi.
O bahsettiğin geleneksel eğitim ve öğretim metotlarından biraz farklılaştı.
Olumlu tarafı bu...
Ben sosyal medyayı çok seviyorum.
Ekran sürem 15 saat civarında. ‘TARTIŞMA BAĞIMLISIYIM’ - Sosyal medyada genelde yorumlara pek cevap verilmez ama siz veriyorsunuz...
Yorumlara cevap vermeyi de çok seviyorum.
Tartışma bağımlısıyım.
Orada bir tartışma olsun, beraber doğruya ulaşalım...
Benim tartışma yürütücülüğü formasyonum olduğu için zaten hayatım tartışmayla geçti.
Biri bir fikrime saldırdığı zaman bunu kişisel almama refleksim gelişti.
Bu geliştirmesi zor bir refleks bu arada; insanlar genelde fikirlerini kendilerinin uzantısı olarak görme eğiliminde oluyorlar.
Bu anlaşılır bir durum ama ben öyle olmadığım için “tartışalım, ne diyorsun?” diyorum.
Kişisel almıyorum.
Derim de kalındır.
Bir insanın olumsuz eleştirisinin bana dokunabilmesi için gerçekten tanıdığım, sevdiğim ve fikrine değer verdiğim bir insan olması lazım.
Üzen eleştiriler aldığım zamanlar da oluyor tabii ki ama alelade bir YouTube yorumundan çok etkilenmiyorum; sadece o tartışmaya girmekten hoşlanıyorum.
Sosyal medya lincini şu ana kadar ufak tefek yaşadım ama beni duygusal anlamda etkilemedi. - Peki, olumsuz taraflarında ne görüyorsun sosyal medyanın?
Sosyal medyanın en olumsuz tarafı, bence tartışma zeminini çok sığlaştırması ve bizi 'kişi ile fikri' birbirinden ayırmaya zorlayan bir sterilizasyona itmesi.
Bu konuda “Safsatalar safsata mı?” diye bir video yapmayı planlıyorum.
Ad hominem vardır ya; “Kişinin kendisine değil, fikrine saldırmalıyız, kendisine saldırırsak safsatadır” diye.
Bunun böyle olup olmadığına çok emin değilim. “İnsanları fikirleriyle beraber mi almalıyız” sorusu son zamanlarda bende canlandı.
Mesela pedofil olduğunu bildiğim bir yönetmenin filmini izlemek gibi...
İşler ve kişiler, fikirler ve kişiler bu kadar steril bir şekilde ayrıştırılmalı mı?
Bunu sorgulamaya başladım, belki bununla ilgili bir video yapabilirim. - YouTube'da takipçi sayını arttıran ya da ilk sıçramayı yaptığın video hangisiydi?
İstikrarlı bir şekilde ilerledi ama şu an en çok izlenen videom “Avrupalılar Niye Böyle Garip?”.
O videom kanalımın potansiyelinin 3-4 katı izlendi.
Orada Avrupa'ya saydırıyorum, belki de o yüzden.
Kitap da güzeldi; Joseph Henrich’in bir antropoloji kitabı.
Bir de ben yazın çektiğim videolarda çok enerjik oluyorum çünkü tatilde oluyorum.
Hem enerjim hem tonum çok iyiydi.
Avrupa'ya saydırmak bizim ülkemizde sevilen bir olay.
Hep ulaşılmak istenen bir “ideal” var ama ulaşamıyoruz.
O yüzden “Bari gömelim” gibi bir tepkisellik de oluyor. 49W kanalının da bu tarz videoları tutuyor; “Almanya batıyor, Avrupa Birliği krizde” gibi.
İnsanlar bunu görmek istiyor. “Biz Avrupalı olamadık ama Avrupa da kötüleşti hiç olmazsa” hissi...
O tarz Avrupa yeren içeriklerin bir alıcısı var. - Video paylaşırken algoritmaya ne kadar dikkat ediyorsun?
Dikkat etmiyorum.
Bir kere dikkat ettim; “İzleyiciler psikolojik egoizmi merak ediyorlar” diye bir veri sundu YouTube. “Bir deneyeyim” dedim, egoizm videosu yaptım.
Ben bu işi keyfi olarak yaptığım için gerçekten merak etmediğim konuyu çalışasım gelmiyor.
Psikolojik egoizm benim için lisede kapılıp sonra ayrıldığım bir trendir.
O yüzden hiç ilgimi çekmedi, zoraki yaptım ve o videoda da bu hissediliyor zaten; az izlendi.
Bir daha da yapmadım. - Peki bu süreçte “YouTube’a video yapıyorum ama sayılar artmıyor, boşa mı yapıyorum” diye düşündüğün oldu mu?
Hiç olmadı.
Ben izlenmelere çok takılmıyorum.
Milyon izlenen ama etkili olmamış, konuşulmayan bir sürü “apır sapır” içerik var.
Ben izlenmelerime oranla epey konuşulduğumu düşünüyorum.
O yüzden beni izlenmelerden ziyade “Bir tartışma yaratabildim mi” sorusu ilgilendiriyor.
O açıdan her videom beni tatmin ediyor.
Sonuçta çalışıyorum, doğru bilgiler sunuyorum.
Bazen sonradan da videolar yükselebiliyor, gündem oluyor vesaire.
İzlenmelere oranla etkimi yüksek buluyorum. - Bir yandan diğer sosyal medya mecralarında da varsın.
Twitter, TikTok ve Instagram’da etkinsin.
Bunların hepsi farklı kitlelere hitap ediyor.
Platformları ve takipçileri nasıl karşılaştırırsın?
X’te hayattan nefret eden bir kitle var, en çok orayı seviyorum.
Sosyal medyanın “sigara odası” gibi.
Çok yeni girdim ama kendimi buldum, X’in o karanlık, hayattan nefret eden dünyası beni çekiyor.
Orada çok provokatif fikirlerimi deniyorum; Türkiye’nin hazır olmadığı, linç de edilebileceğim fikirler...
Dozu yavaş yavaş arttırıyorum.
Instagram’da hayatımı paylaşıyorum, insanlar merak ediyor.
Renkli bir karakter olduğumu düşünüyorum.
Fikirlerimi X’te, görselleri Instagram’da paylaşıyorum.
TikTok'ta videolardan kesitler paylaşıyorum; tam neye hizmet ediyor bilmiyorum ama adettendir diye yapıyorum. ‘DÖRT GÜN MESAİ ÜÇ GÜN TATİL’ - Günümüzde büyük bir çoğunluk içe kapanmış, mutsuz ve ekonomik darboğazda hissediyor gibi.
Bunun insanların davranış biçimlerini etkilediğini düşünüyorum.
Sen geniş kitlelere hitap ettiğin için onların yorumlarından bir şeylerin değiştiğini fark ediyor musun?
Türkiye’de sosyal medya kullanımının bu kadar yüksek oluşunu ekonomik sebeplere bağlıyorum.
İnsanların hobilerine zaman veya para harcayacak durumları yok.
Çalışma saatleri çok uzun.
İstanbul’da iş bitiyor, iki saatte eve gidiyorsun; bitik haldesin.
Ne hobine vakit ayırabiliyorsun ne deşarj olabiliyorsun.
İnsanların ne ekonomik ne zamansal gücü var.
Bu yüzden hepimiz ufak bir dopamin almak için sosyal medyaya yöneldik.
Ekonomi insanların psikolojisini çok etkiliyor.
Son zamanlarda “Dört gün mesai, üç gün tatil” konusuna eğildim.
Avrupa’da saat bazında en çok çalışan ülkeyiz ama verimlilik soru işareti; bir rol oynuyoruz gibi.
Patron takıntısı yüzünden ofiste 9-10 saat durmak artık eskide kalmalı.
En azından maaşı arttıramıyorsan zaman ver kardeşim!
Çok çalışmanın karşılığında berbat maaşlar alınıyor.
Bari zaman verin de insanlar ailelerine, hobilerine vakit ayırsın. - Senin kanalın başarısına gelirsek; felsefe ve psikoloji gibi alanlarda bu kadar ilgi olması aslında “toplum cahil” algısıyla zıtlık oluşturuyor.
Bunu nasıl yorumlarsın?
Kesinlikle katılıyorum.
Bir açlık var; insanlar eksik kaldıklarını hissediyorlar ve bunu doldurmaya çalışıyorlar.
Bilginin sunumuyla da alakalı bu.
Eski yöntemlerdeki o “ezerek, aşağılayarak öğretme” yöntemini dışarıda bırakınca insanlar ilgi gösteriyor.
Jargondan kurtulup meseleyi erişilebilir kıldığınızda insanlar merak ediyor.
Bazı akademisyenlerdeki o “bilgi satma” tavrı insanları soğutuyor.
Benim önceliğim karşı tarafa fikri aktarabilmek, ne kadar bildiğimi göstermek değil. ‘ÇOCUĞUN SÜREKLİ HUYUNA GİTMEK YANLIŞ’ - Öğretmen olarak, öğrencileriniz Z kuşağı.
Bizde otorite hep olumsuz algılanır ama otorite aynı zamanda düzen ve verimlilik de getirir.
Z kuşağının otorite algısı, teknolojiyle iç içe büyümeleriyle birlikte nasıl değişti?
Bizim kuşaklara göre farkı ne?
Öncelikle şunu belirteyim; benim çalıştığım okuldaki öğrenciler sınavda hata yapmadan gelen bir grup olduğu için örneklemim Türkiye genelini temsil etmiyor.
Bizim öğrenciler otoriteye biat eden, en azından ailesinin veya sınav sisteminin otoritesine uyum sağlayan çocuklar.
Ama artık bir otoriteyi sorgulama hali var; “Bunu niye böyle yaptın” diye soruyorlar.
Hocalara dava açma aşamasına gelenler var.
Otoritenin sorgulanmasının bir yere kadar sağlıklı olduğunu düşünüyorum.
Eskiden hoca bir karar verirdi, hiçbir hesap verilebilirlik yoktu.
Şu an artık hesap verebilirlik olmak zorunda ve o kuşak bunu talep ediyor.
Öte yandan, velilerden kaynaklanan problemler de var.
Bir anlatı gelişti: “Çocuğa ses yükseltirsen travmatize olur.” Hayır, çocuklar dünyanın en duygusal olarak dayanıklı varlıkları.
Bir kere bağırsan travmatize olmazlar.
Çocuğun evde deli varmış gibi sürekli huyuna gitmek yanlış. - Duyurabileceğimiz yeni projeler var mı?
Yaşar Altundağ ile biletli bir canlı şova başlıyoruz: Mahalle Yanarken.
Güncel sosyal bilim meselelerini interaktif bir formatta tartışacağız.
SOSYAL MEDYADA ‘HERKES BANA BAKIYOR’ HİSSİ - Kuşaklar arası çatışmaya dair ne söylersin?
Hollywood filmlerinde Z kuşağı stereotipleştirilmeye başlandı mesela.
Kuşak ayrımlarına nasıl bakıyorsun?
Bazı kuşak ayrımlarını afaki görüyorum.
Tabii ki teknolojik gelişmeler davranışları belirliyor; ben lisedeyken sosyal medya yoktu, şimdikilerde var.
Ama bazı evrensel nitelikler de var.
Ergenlerin isyankar olması Z kuşağına özel değil, ergenliğe özeldir.
Ben Z kuşağından biriyle oturup ciddi ciddi tartışabiliyorum, o kadar keskin bir ayrım görmüyorum.
Ama en bariz gördüğüm fark, spotlight effect (sahne ışığı etkisi) dediğimiz durum.
Sanki sürekli herkes bana bakıyor, rezil olmamalıyım hissi...
Sosyal medya bunu çok arttırdı.
Bir gün psikanaliz anlattığım bir derste, öğrenciyken sıfının önünde bir rüyâmı anlattığımdan bahsetmiştim; bir erkek arkadaşımdan ayrıldığım dönemle ilgili.
Çocukların hepsi şok oldu. “Nasıl rüyânızı herkesin içinde anlatırsınız” dediler.
Bu imaj kaygısıyla ilgili bir durum. “Yanlış yaparsam kaydedilir, birinin hikayesine düşerim” korkusu...
Bu paranoya, insanların eskisi kadar saçmalayamadığı bir otokontrol mekanizması yarattı.