Haber Detayı
Çamurlu sokaklar ve yaralı kalpler
Viktoryen Londra'nın ışıltılı yüzünün ardında, organize suçun ve yasadışı dövüşlerin gölgesinde hayatta kalma savaşı... Steven Knight imzalı A Thousand Blows, ikinci sezonunda yumrukların yerini mateme, öfkenin yerini ise derin bir yas ve yeniden inşa mücadelesine bırakıyor.
Geç Viktoryen dönem, ön yüzünde sanayileşen parlak bir Londra; arka yüzünde ise organize suçla, çetelerle, yozlaşmış memurlar ve yasadışı işlerle çevrili bir kent… Steven Knight'ın, yüzyılın başlarında Londra'da temellenen ve geçtiğimiz yıl ilk sezonuyla adından söz ettiren hikâyelerinden “A Thousand Blows”un ikinci sezonu, bizi yine kirli kaldırımların üzerinde yaşama savaşı veren, yeraltı dünyasında hayatta kalmaya çalışan insanların Londra'sına götürüyor.
Ancak bu kez daha az yumruk, çok daha fazla matem var.
İlk sezonunda bizi soluk soluğa bir dövüş ringinin ortasına bırakan, üç ana karakterinin peşinde sürüklerken kentin suç dünyasına, çetelerine ve yasadışı olaylarına ortak eden tempolu “A Thousand Blows” açılışıyla bile ruhuna işleyen yeni karanlığı resmediyor.
Yeraltında bir yerlerde, Hezekiah'ın (Malachi Kirby) dövüş sahnesiyle açılan dizi ardından karakterin Jamaika'dan getirdiği bir kutuyu açarak yasını tuttuğu hayaletleri dışarıya çıkarmasıyla başlıyor.
Sezon finalinde, Hezekiah'ın ringde yanlışlıkla bir boksörü öldürmesinden sonra uzaklaştırılması, Sugar'ın (Stephen Graham), kardeşini öldüresiye dövdükten sonra yaşadığı şokla yüzleşmesi ve Mary'nin (Erin Doherty) önce başını çektiği, tamamen kadınlardan oluşan çetenin liderliğini ardından da Hezekiah'ın güvenini kaybetmesi üzerine yaşadığı çöküşle biten dizi, ikinci sezonuna her bir karakterinin yeni hallerini göstererek başlıyor.
RİNGLERDEN YERALTINA Aradan bir yıl geçmiş: Hezekiah aslan terbiyecisi olarak geldiği Londra'da yükseldiği ringlerden, yeraltı dövüşlerine kadar düşmüş; Sugar, Hezekiah karşısında yaşadığı hezimetin üstüne kardeşini öldürmenin eşiğine gelince kendisini alkole vermiş; Mary ise annesinin otoritesi altında umutsuzlukla ne yapacağını bilemez hale gelmiş… İlk sezonun olay örgüsüne ivme kazandıran eski kafalı öfkeli boksör Sugar ile Jamaikalı genç yetenek Hezekiah rekabeti yok artık.
Anti kahramanlarımız kaybetmeyi kabullenmiş bir biçimde birkaç bölüm boyunca eski yaşamlarına yönelik yas tutup yeni yaşamlarının akışında sürükleniyorlar.
Dahası, Sugar ve Hezekiah'ın anlatıyı heyecanlandıran düşmanlığı bir kenarda dursun bu sezon, hırsızlardan oluşan suç çetesinin kurnaz lideri Mary'nin varlığı daha da öne çıkıyor.
Hatta sezonun üç ayrı yolculuğunun, belirleyicisi haline geliyor.
Bölümler boyunca her bir karakter, kendi kurtuluş ve yeniden inşa mücadelesini verirken hikâye bu sezon onlara daha fazla olanak tanıyor ve iyileşmelerine, intikam için yeniden güçlenmelerine, kaderleriyle mücadele edebilmek için planlar yapmalarına izin veriyor.
KASVETLİ ORTAM Suç dünyasının çevresinde biçimlenen bir rekabet ortamını yine ırkçılık, sömürgecilik, sınıfsal farklılıklar ve hâkim ideolojiler şekillendirirken Hezekiah, yeniden ringe çıkabilmek Sugar, yaptıklarının bedelini ödemek ve yeniden ringlere dönebilmek; Mary ise büyük bir soygunun peşinde bir yandan yaşamını bir yandan da kalbini tamir etmek için uğraşıyor.
İlk sezonda atılan temeller, ikinci sezonda karakterlerin katmanlandırılmasına olanak tanırken haliyle kasvetli atmosferi de pekiştiriyor. “A Thousand Blows”un bu tercihi ve karakterlerin fazlaca derinleşen hayal kırıklıkları bazı anlarda olay akışını bir parça heyecandan mahrum bıraksa da sonuçta kaderlerine ulaşma şekilleri ve sezon finali tatmin edici bir seyir kazanıyor.
Hırpalanmış boksörler, yaralanmış kalpler, yok olmuş hayaller ve gerçekleştirilmeyi bekleyen planlar… “A Thousand Blows”, Stephen Graham-Erin Doherty ikilisinin “Adolescence”taki ödül sezonuna damga vuran işbirliğinden sonra daha çok dikkat vermeniz gereken, Malachi Kirby'nin de onlara nefis katılımıyla yükselen bir düşüş ve yükseliş öyküsü… Londra'nın çamur kaplı sokaklarında geçen bu yolculuğa ortak olmakta yarar var… Puanım: 7/10