Haber Detayı

Kusursuz Tabak Mutfakta Değil, Tarlada Doğar
Reha tartıcı gercekgundem.com
08/02/2026 08:13 (3 saat önce)

Kusursuz Tabak Mutfakta Değil, Tarlada Doğar

Gaziantep mutfağının derin hafızasını mutfaktaki disipliniyle birleştiren Şef Battal Yıldırım, kırk yılı aşkın meslek hayatında lezzeti sadece bir sonuç değil, bir "sadakat ve aktarım" meselesi olarak görüyor.

Yerel üreticinin emeğinden tarladaki buğdayın sertliğine kadar her detayı titizlikle takip eden Yıldırım, geleneksel reçeteleri modern dünyanın gastronomi diliyle yeniden yorumlayarak küresel bir köprü kuruyor.

Onun için şeflik, sadece kusursuz tabaklar hazırlamak değil; firiğin isli aromasında saklı olan tarihi, genç kuşaklara bir miras bilinciyle devretmekten geçiyor.

Geleceğin mutfağını "daha az bağıran ama daha derin konuşan" bir formda kurgulayan usta şef, gastronomi yolculuğundaki pusulasını dürüstlük ve yerellik üzerine kuruyor.

Kendi hikâyesinin temellerine indiğimizde ise karşımıza saray mutfaklarından önce, çocukluğunun o unutulmaz kokuları çıkıyor.

Gaziantep’in o muazzam mutfak kültürü içinde büyürken, damağında kalan hangi lezzet senin şef olmana giden yolun taşlarını döşedi?Gaziantep’in mutfak kültürüyle büyüyen biri için bu sorunun cevabı tek bir yemekten ibaret değildir aslında; ama dönüp baktığımda yolun taşlarını döşeyen lezzetin annemin pişirdiği sade bir mercimek aşı olduğunu fark ediyorum.

Çünkü o tabak, Gaziantep mutfağının bütün karakterini sessizce içinde taşırdı.

Gösterişi yoktu, iddiası yoktu; ama kaşığı ağzıma her götürdüğümde aynı derinlik, aynı denge vardı.

Mercimeğin toprak tadı, soğanın sabrı, yağın yerini bilmesi… O yemekte bana ilk kez şu duyguyu yaşattı: Bir yemek bağırmadan da güçlü olabilir.

Çocukken farkında değildim elbette.

Ama o lezzet, damağımda sadece tat değil, bir ölçü duygusu bıraktı.

Ne zaman duracağını bilen bir mutfak anlayışı… Gaziantep mutfağının asıl ustalığı da tam burada saklıdır.

Baharat cömerttir ama dengelidir, yağ cesurdur ama haddini bilir.

Mercimek aşı, bana bunu öğreten ilk öğretmendi.

Sonradan kebaplar, dolmalar, baklavalar geldi.

Hepsi ayrı ayrı hayranlık uyandırdı.

Ama şef olmaya giden yolun ilk taşı, o tencerenin başında atıldı.

Çünkü ben orada şunu öğrendim: Bir mutfak, en sade yemeğinde bile karakterini kaybetmiyorsa, işte o mutfak geleceğe taşınmaya değerdir.

Bugün hâlâ yeni bir tabak tasarlarken, içimde bir yerlerde o mercimek aşının sessizliği durur.

Bana hep şunu hatırlatır: İyi yemek, önce dürüst olmalıdır.

Ve çoğu zaman bir şefi var eden lezzet, en gösterişsiz olandır.Gaziantep mutfağına ait yemekleri tanıtma misyonunu üstlenmiş biri olarak, sence bu zenginliğin küresel gastronomi haritasında henüz hak ettiği yeri bulamamış gizli hazinesi hangisi?Gaziantep mutfağının küresel gastronomi haritasında hâlâ “gizli hazine” olarak kalan en kıymetli unsurlarından biri firiktir.

Baklava, kebaplar ve Antep fıstığı dünya çapında güçlü bir tanınırlığa ulaşmış olsa da firik; taşıdığı tarih, üretim tekniği ve lezzet derinliğine rağmen uluslararası sahnede yeterince anlatılamamıştır.

Oysa firik, yalnızca bir tahıl ürünü değil; Mezopotamya’dan günümüze uzanan bir yaşama ve saklama kültürünün somut temsilidir.

Buğdayın henüz yeşilken biçilip isli ateşte tütsülenmesiyle elde edilen firik, dumanlı aromasıyla modern gastronominin aradığı “teruar”, “fermantasyon” ve “ateş” temalarını doğal biçimde bünyesinde barındırır.

Gaziantep mutfağında firik pilavı, firik aşı ya da etli firik yemekleri; sade görünen ama ustalık isteyen, malzemeye saygıyı merkeze alan tariflerdir.

Bugün dünya mutfaklarında “smoked grain”, “ancient grain” ve “heritage food” kavramları büyük ilgi görürken, firik bu akımların hepsine yerel, özgün ve hikâyesi güçlü bir cevap sunar.

Ancak bu cevap, hâlâ yeterince doğru bir anlatıyla küresel mutfak diline çevrilememiştir.

Firiği küresel gastronomide geri planda bırakan şey lezzetinin zayıflığı değil; aksine, yüksek anlatı potansiyeline rağmen sahipsiz kalmış olmasıdır.

Oysa doğru bir sunumla firik, Gaziantep mutfağını yalnızca “zengin ve doyurucu” değil, aynı zamanda “sofistike ve çağdaş” bir gastronomi kültürü olarak konumlandırabilecek güçtedir.

Bu nedenle Gaziantep mutfağının küresel sahnede henüz tam anlamıyla keşfedilmemiş gizli hazinesi, gösterişsiz ama derin karakteriyle firiktir; ateşle, zamanla ve sabırla yoğrulmuş bir Anadolu anlatısı olarak dünyaya sunulmayı beklemektedir.Geleneksel lezzetleri modern tekniklerle yorumlarken, bir yemeğin "otantik ruhunu" öldürmeden ona çağdaş bir kimlik kazandırmanın senin mutfağındaki formülü nedir?Geleneksel bir yemeği modern tekniklerle yeniden yorumlamanın en kritik eşiği, tarifi değil niyeti korumaktır.

Otantik ruh, ölçülerde ya da biçimde değil; yemeğin hangi ihtiyaçtan doğduğunda, nasıl bir coğrafyayı ve yaşam biçimini temsil ettiğinde saklıdır.

Bu nedenle çağdaş bir kimlik kazandırma süreci, “yeniden icat” değil, bilinçli bir çeviri eylemi olmalıdır.

Benim mutfağımdaki formül üç temel sacayağına dayanır.

İlki, malzemenin hafızasına sadakattir.

Ana ürün değiştirilebilir; pişirme tekniği, sunum dili ya da doku güncellenebilir.

Ancak yemeğin karakterini oluşturan çekirdek lezzet profili—baharat dengesi, yağ kullanımı, ateşle kurduğu ilişki—mutlaka korunmalıdır.

Aksi hâlde ortaya çıkan şey, ilham almış bir tabak olur ama o yemeğin kendisi olmaz.

İkinci sac ayağı, tekniğin görünmezliğidir.

Modern teknikler bir gösteri unsuru değil, lezzeti berraklaştıran araçlar olmalıdır.

Konfit, düşük ısı, fermentasyon ya da vakum gibi yöntemler; geleneğin önüne geçmeden, onun söylemek istediğini daha net duyuruyorsa anlam kazanır.

Misafir tabağa baktığında tekniği değil, tanıdık bir duyguyu hatırlamalıdır.

Üçüncü ve belki de en belirleyici unsur ise hikâye sürekliliğidir.

Bir yemek, yalnızca damakta değil, zihinde de tanıdık gelmelidir.

Sunum çağdaş olabilir, porsiyon küçülebilir, estetik değişebilir; fakat o yemeği yiyen biri, “Bu benim bildiğim lezzet” diyebiliyorsa, otantik ruh hâlâ oradadır.

Çünkü ruh, geçmişle bugün arasında kurulan o sessiz bağda yaşar.

Sonuç olarak, geleneksel bir yemeğe çağdaş kimlik kazandırmanın formülü; saygı, bilgi ve ölçülü cesaretin dengesinde saklıdır.

Modern mutfak, geleneği dönüştürerek değil, onu doğru bir dille bugüne tercüme ederek yaşatabildiği ölçüde anlamlıdır.Genç şef adaylarına eğitim verirken onlara sadece bıçak tutmayı değil, bir şehrin mutfak mirasını omuzlarında taşımanın sorumluluğunu nasıl aşılıyorsun?Genç şef adaylarına yaklaşırken, işe bıçakla değil aidiyet duygusuyla başlıyorum.

Çünkü iyi bir bıçak tekniği öğretilebilir; ama bir şehrin mutfak mirasını taşıma bilinci, ancak doğru bir zihinsel çerçeveyle inşa edilir.

Onlara önce şunu hissettirmeye çalışırım: mutfağa her girdiklerinde sadece bir tabak değil, o tabağın arkasındaki coğrafyayı, insanı ve hafızayı temsil ettiklerini.

Eğitimin ilk aşamasında tarifleri “nasıl yapılır” üzerinden değil, “neden böyle yapılır” sorusu üzerinden ele alırım.

Bir yemeğin hangi iklim koşullarında doğduğunu, hangi yokluklardan ya da bolluklardan beslendiğini, hangi sosyal alışkanlıklarla şekillendiğini anlattığınızda, öğrencinin elindeki bıçak bir anda araç olmaktan çıkar; bir aktarım vasıtasına dönüşür.

O noktadan sonra yaptıkları her kesim, her pişirme kararı daha bilinçli hâle gelir.

İkinci olarak, genç şefleri ustalarla ve yaşayan hafızayla temas ettirmenin çok önemli olduğuna inanırım.

Pazarda bir baharatçının anlattığı hikâye, bir ninenin tenceresinden çıkan yemek ya da taş bir fırının başında geçirilen bir sabah; ders kitabından daha güçlü bir öğretmendir.

Bu temas, onlara mutfak mirasının soyut bir kavram değil, yaşayan ve korunması gereken bir emanet olduğunu gösterir.Son aşamada ise sorumluluğu görünür kılarım.

Bir tabağın, yanlış bir yorumla nasıl kimliğini kaybedebileceğini; doğru bir dokunuşla ise bir şehrin adını dünyaya nasıl taşıyabileceğini konuşuruz.

Genç şef, yaptığı işin yalnızca kişisel kariyerini değil, temsil ettiği mutfağın geleceğini de etkilediğini fark ettiğinde, omuzlarındaki yük ağırlaşmaz; aksine anlam kazanır.

Bu yüzden eğitim sürecinin özü şudur: Bıçak elde tutulur, ama miras kalpte taşınır.

Genç şef bunu anladığı gün, teknik zaten kendiliğinden yerini bulur.Seni mutfakta en çok heyecanlandıran an, kusursuz bir tabağın sunuma hazırlandığı o son saniye mi yoksa tarlada yerel üreticiyle yan yana gelip en doğru malzemeyi seçtiğin ilk an mı?Kırk yıldır Gaziantep yöresel mutfağını yapan ve öğreten biri olarak bu soruya cevabım hiç tereddütsüz şudur: Heyecan mutfakta değil, tarlada başlar.

Çünkü kusursuz bir tabak, mutfakta değil; toprağın üstünde, güneşin altında, alın terinin içinde doğar.

O son saniyede, tabak sunuma hazırken elbette bir sükûnet, bir iç huzur vardır.

Yılların tecrübesiyle her şey yerli yerindedir; tuzu konuşmuştur, ateş vazifesini yapmıştır, yemek kendi dilini bulmuştur.

Ama o an bir sonuçtur.

Asıl heyecan, yemeğin kaderinin belirlendiği ilk temas anında yaşanır.

Tarlada yerel üreticiyle yan yana durup biberin sapına, patlıcanın damarına, buğdayın sertliğine baktığımda; orada sadece malzeme seçmem.

Orada bir yılın emeğini, yağmurunu, kuraklığını, sabrını tartarım.

Gaziantep mutfağı tam da bu yüzden güçlüdür: çünkü malzemesi konuşur, yemeği bağırmaz.

O sesi duyabilmek için toprağa yakın olmak gerekir.

Benim için iyi bir aşçı, mutfağa girmeden önce zaten yemeğin yarısını pişirmiştir.

Yanlış biberle doğru kebap olmaz, mevsimini kaçırmış sebzeyle hakiki Antep yemeği yapılmaz.

Bunu bilmek heyecan verir; çünkü sorumluluk büyüktür.

Elindeki malzeme yalnız senin değil, o şehrin adını taşır.

O yüzden kalbimin daha hızlı attığı an, tarlada “işte bu” dediğim andır.

Çünkü o an şunu bilirim: Doğru malzemeyi seçtiysem, mutfak zaten beni yarı yolda bırakmaz.

Ateş öğrenilir, teknik gelişir; ama toprağın dilini anlamak, kırk yıl da geçse insanı hâlâ heyecanlandırır."Geleneksellikten yeniliğe açık bir döneme geçiyoruz" sözünden yola çıkarak, Gaziantep mutfağının önümüzdeki on yılda dünya restoranlarında nasıl bir formda karşımıza çıkacağını öngörüyorsun?“Geleneksellikten yeniliğe açık bir döneme geçiyoruz” cümlesi, Gaziantep mutfağı için bir kopuşu değil; gecikmiş bir olgunlaşmayı tarif ediyor.

Önümüzdeki on yılda dünya restoranlarında karşımıza çıkacak Gaziantep mutfağı, bugüne kadar bilinen “bol, güçlü ve gösterişli” imajından sıyrılıp daha rafine, anlatısı kuvvetli ve teknik olarak çağdaş bir form kazanacak.

İlk büyük dönüşüm, tabakta değil dilde yaşanacak.

Gaziantep mutfağı uzun yıllar kebap, baklava ve fıstık üçgeni üzerinden tanındı.

Bu miras elbette korunacak; ancak dünya restoranlarında Antep mutfağı artık “tekil ikon yemeklerle” değil, ürün temelli ve sezonsal anlatılarla temsil edilecek.

Firik, isot, kurutmalıklar, sadeyağ, yerel buğdaylar ve bakliyatlar; modern menülerde ana karaktere dönüşecek.

Gaziantep mutfağı, Akdeniz ve Levant mutfaklarının arasında sıkışmış bir “bölgesel mutfak” değil, Mezopotamya kökenli bağımsız bir gastronomi dili olarak okunacak.

İkinci olarak, porsiyon ve sunum anlayışı değişecek.

Dünya restoranlarında Gaziantep mutfağını; büyük tabaklar yerine tadım odaklı, paylaşılabilir, katmanlı lezzetler şeklinde görmeye başlayacağız.

Bir kebap tek başına değil; yanında isotun farklı formları, buğdayın başka bir yorumu ve yoğurdun dönüşmüş bir hâliyle birlikte anlatılacak.

Yani yemekler “doyurmak” kadar, hikâye anlatmak için var olacak.

Üçüncü önemli form ise şef restoranlarında ortaya çıkacak.

Gaziantep mutfağı, fine dining dünyasında “egzotik” bir misafir olmaktan çıkıp, teknik olarak saygı duyulan bir referans mutfak hâline gelecek.

Düşük ısı teknikleri, fermentasyon, tütsüleme ve minimal sunumlar; yemeğin ruhunu bozmadan, aksine onu daha net duyulur kılacak.

Bu bağlamda Gaziantep mutfağı, İskandinav mutfağının ürün odaklı yaklaşımıyla, Japon mutfağının sadelik ve disiplinini aynı masada buluşturabilecek potansiyele sahip.

Son olarak, önümüzdeki on yılda Gaziantep mutfağını dünya sahnesinde güçlü kılacak asıl unsur ustalık aktarımı olacak.

Yani bu mutfağı anlatanların yalnızca tarif bilenler değil; kültürü, coğrafyayı ve sorumluluğu omuzlarında taşıyan şefler olması.

Dünya restoranlarında Gaziantep mutfağı; bir trend olarak değil, köklü ama yaşayan bir gastronomi geleneği olarak yer bulacak.

Özetle, Gaziantep mutfağı önümüzdeki on yılda dünyaya daha az bağıran ama daha derin konuşan bir formda çıkacak karşımıza.

Gösterişten uzak, ürüne yakın; geçmişine sadık ama geleceğe açık bir mutfak kimliğiyle… Ve tam da bu nedenle, küresel gastronomi sahnesinde kalıcı olma şansı hiç olmadığı kadar güçlü olacak.Bugüne kadar aldığın sayısız ödül ve madalya arasında, senin için "işte bu benim şeflik kimliğimi tanımlıyor" dediğin en anlamlı başarı hangisiydi?Bugüne kadar aldığım ödül demeden işte bu benim şeflik kimliğimi tamamlıyor dediğim an: özel öğrencilerle çalıştığımız, onlarla ürettiğimiz, onlarla ilgilendiğimiz anlardır.Mutfakta disiplin ile yaratıcılık arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?Bana göre disiplin, mutfağın sessiz omurgasıdır.

Disiplin olmazsa yaratıcılık savrulur.

Ama yaratıcılık olmadan da mutfak ruhsuz bir tekrara dönüşür.

Benim dünyamda disiplin sınır çizer; yaratıcılık o sınırların içinde çocuk gibi koşar.Gaziantep mutfağını geleceğe taşırken asla taviz vermediğiniz kırmızı çizgi nedir?Bu sorunun cevabı net: malzemenin kimliği.

Mevsiminde olmayan, coğrafyasından koparılmış hiçbir ürün benim mutfağımda yer alamaz.

Teknik değişebilir, tabak modernleşebilir; ama isot kendi karakterini kaybederse, anlatı da dağılır.

Bana göre Gaziantep mutfağının binlerce yıldır ayakta kalmasının sırrı, özüne sadakatte gizlidir.Sürdürülebilir gastronomi senin için ne ifade ediyor?Mutfağımda sürdürülebilirlik bir trend değil, ahlaki bir duruştur.

Şefin yalnızca tabaktan değil, o tabağın geldiği topraktan da sorumlu olduğuna inanıyorum.

Yerel üreticiyle kurulan bağ, sadece ekonomik değil; kültürel bir ortaklıktır.Yabancı şefler Gaziantep mutfağıyla tanıştığında en çok neye şaşırıyor?Baharatın zarafetine… İsotun rengine bakıp sert bir saldırı bekleyenler, ilk lokmada derin ve dengeli bir tatla karşılaşıyor.

Bir de buğday kültürü.

Firik, dövme, simit bulguru… Bu ürünler, Gaziantep mutfağının sadece güçlü değil, aynı zamanda entelektüel bir mutfak olduğunu fısıldıyor.Henüz hayata geçirmediğin ama kalbinde büyüyen proje nedir?Bir mutfak hafıza evi.

Sadece yemek pişirilen değil, bilginin, ustalığın ve hikâyenin aktarıldığı yaşayan bir mekân.

Unutulmuş tariflerin, sessiz ustaların ve genç ellerin aynı çatı altında buluştuğu bir yer.

Benim için bu proje bir kariyer hedefi değil, mutfağa ödenmem gereken bir vefa borcu.

İlgili Sitenin Haberleri