Haber Detayı

Döküm sektörü Avrupa'da doğan fırsatlara yöneldi
Ekonomi ekonomim.com
06/02/2026 00:00 (1 saat önce)

Döküm sektörü Avrupa'da doğan fırsatlara yöneldi

Artan korumacılık, maliyet baskıları ve finansman sorunları Türk döküm sektörünü kritik bir eşiğe getirdi. Avrupa’daki üretim kaybı Türkiye için önemli bir fırsat yaratırken, verimlilik ve sermaye yapısındaki zayıflıklar ise en büyük risk olarak öne çıkıyor. Avrupa pazarındaki yeni boşluklara girmenin maliyetinin her zamankinden daha yüksek olduğuna değinen TÜDÖKSAD Başkanı Kadir Efe, “Almanya başta olmak üzere çok sayıda dökümhane kapandı. Doğru yatırımlarla Türkiye önemli bir boşluğu doldurabilir” dedi

Küresel ticarette artan korumacılık, AB politikaları, maliyet baskıları ve finansmana erişimde yaşanan zorluklar sektörün geleceğini yeniden tartışmaya açtı.

EKONOMİ gazetesini ziyaret eden Türkiye Döküm Sanayicileri Derneği (TÜDÖKSAD) yönetimi, küresel ticarette artan jeopolitik gerilimlerin ve korumacılığın sektörü nasıl bir yol ayrımına getirdiğini kapsamlı biçimde ortaya koydu.

Gümrük Birliği’nden “Made in EU” politikalarına, işçilik maliyetlerinden hammadde tedarikine kadar uzanan çok sayıda başlıkta sektörün karşı karşıya olduğu yapısal riskleri anlatan TÜDÖKSAD yönetimi, döküm sanayisinin günü kurtaran çözümlerle değil, uzun vadeli bir yeniden yapılanma modeliyle ayakta kalabileceğine dikkat çekti.

Günü değil geleceği kurtarmak için dönüşüm vurgusu TÜDÖKSAD Yönetim Kurulu Başkanı Kadir Efe, küresel ticaretin hızla siyasi ve jeopolitik bir zemine kaydığı bir dönemde Türk döküm sektörünün en büyük sınavının verimlilik, sermaye yapısı ve stratejik planlama olduğunu söyledi.

Avrupa Birliği ile ilişkilerden Çin’in sanayi yatırımlarına, eğitim sisteminden işletme sermayesine kadar pek çok başlıkta yapısal risklerin biriktiğini belirten Efe, sektörde artık günü kurtaran değil, uzun vadeli bir dönüşümün zorunlu hale geldiğini vurguladı.

Gümrük Birliği’nin mevcut haliyle Türk sanayisini yeterince korumadığını ifade eden Efe, Avrupa ile ticarette dengelerin değiştiğine dikkat çekerek, “Gümrük Birliği var ama artık çok geride kaldı.

Hep konuşuluyor, düzeltilmesi ve hassasiyet gösterilmesi gerektiği söyleniyor ama Avrupa milliliğiyle birlikte Türkiye’nin dış ticaret verilerine baktığınızda başa baş bir tablo hatta bazı kalemlerde daha olumsuz bir yapı ortaya çıkıyor” dedi.

Otomotiv gibi stratejik sektörlerin bu çerçevede kritik önemde olduğunu belirten Efe, siyasi kararların ticari dengeleri doğrudan etkilediğini vurgulayarak, “Dünyada artık siyasi kararlar ticari kararlar üzerinden veriliyor.

Otomotiv gibi büyük bir sektörün bu denklemin dışında kalacağını düşünmek gerçekçi değil” diye konuştu. “KOBİ ağırlıklı büyüme modeli artık sorun üretmeye başladı” Çin’in küresel sanayide oynadığı rolün nitelik değiştirdiğine dikkat çeken Efe, sadece ihracatla yetinmeyen bir Çin gerçeğiyle karşı karşıya olunduğunu söyleyerek, “Çin öyle bir noktaya geldi ki artık sadece ürün satmak için değil, doğrudan o ülkelerin sanayisinin içine giriyor.

Parayla beraber sizin ülkenizin ortağı olmaya başlıyor.

Bu en büyük tehlike.

Bu risk bizim sektörümüz için de geçerli” ifadelerini kullandı.

Efe, Çin ve Hindistan’dan yapılan ithalatın yanı sıra, bu ülkelerin Avrupa’daki üretim üslerine de yatırım arayışında olduğunu vurguladı.

Fiyat baskısını sadece işçilik, enflasyon ve enerji olarak görmemek gerektiğini dile getiren Efe, “En önemli konu verimsizlik.

Dünyada bir birimse Türkiye’de bu üç birim.

Bunu tamamen sıfırlamak imkânsız ama kabul edilebilir seviyelere çektiğiniz anda zaten sürdürülebilirlik kendiliğinden geliyor.

Ben şuna inanıyorum, önce verimlilik, sonra sürdürülebilirlik” dedi.

Türkiye’de geçmişte izlenen yayılma ve KOBİ ağırlıklı büyüme modelinin artık sorun üretmeye başladığını ifade eden Efe, “Eski yayılma politikalarının bir sonucu olarak KOBİ’leştik.

Bunun avantajları vardı ama dezavantajları da büyüdü.

Eski makinelerle, eski teknolojilerle çalışan işletmelerin erişilebilirliği ve rekabet gücü giderek düştü” şeklinde konuştu.

Yeni tesis sınırlı, mevcutlar dönüşüyor Yeni yatırımlar konusunda ise sektörde büyük ölçekli hamlelerden çok kapasite artırımı ve teknoloji odaklı dönüşümün öne çıktığını belirten Efe, “Yeni ve büyük yatırımlar çok sınırlı ama son iki yılda özellikle Anadolu’da ve Konya’da bazı sıfır yatırımlar var.

Bunun yanında kapasite kullanımını artıran yatırımlar, robotlaşma ve otomasyon öne çıkıyor.

Dökümde tamamen yeni tesislerden çok mevcut tesislerin dönüşümü yaşanıyor” dedi.

Döküm sektörünün sanayinin vazgeçilmez bir parçası olmaya devam edeceğini vurgulayan Efe, şöyle devam etti: “Nereye bakarsanız bakın döküm var, sanatta bile var.

Döküm bitmeyecek.

Asıl mesele bizim Türkiye olarak bu sektördeki gerçek kabiliyetlerimizi doğru analiz edip ona göre pozisyon almamız.

Avrupa’da özellikle Almanya başta olmak üzere çok sayıda dökümhane kapandı.

Doğru yatırımlarla Türkiye, önemli bir boşluğu doldurabilir.

Ancak bunun için finansman yapısının da güçlendirilmesi gerekiyor.

Türkiye’de döküm sektöründe işletme sermayesi kullanmayan firma neredeyse yok.

Bunun üzerine bir de yatırım kredileri eklendiğinde bu döngü sürdürülemez hale geliyor.” Dünya Dökümcüler Birliği’ni İstanbul’da ağırlayacak Eğitim ve hukuk sisteminin de sanayinin geleceği açısından belirleyici olduğuna işaret eden Efe, nitelikli ara eleman açığının büyüdüğünü söyledi.

Efe, sözlerini şöyle sürdürdü: “İyi bir teknik lise mezunu bir genç, bir yıllık çıraklıkla CNC operatörü olabilirken, milyonlarca üniversite mezunu bu ülke için fazla.

Sorun sadece sayı değil, kalite de düştü.

Sanayi iki-üç yıllık dönemlere bakarak yatırım yapamaz.

Özellikle ağır sanayi için planlama, eğitim ve hukuk güveni birlikte yürümeli.” Hammadde tarafında kum sorununa geçici bir çözüm bulunduğunu belirten Efe, Orman Genel Müdürlüğü ile yapılan düzenlemeyle rahatladıklarını, şu an ana gündemin pik ve diğer girdiler olduğunu söyledi.

Ayrıca sektörün uluslararası vitrine çıkacağı önemli bir organizasyona da işaret eden Efe, “2026’da 18–24 Ekim tarihleri arasında Dünya Dökümcüler Birliği’ni (WFO) İstanbul’da ağırlayacağız.

Bu organizasyon TÜDÖKSAD’ın 50’nci, WFO’nun ise 100’üncü yılına denk geliyor ve sektör için büyük bir fırsat olacak” dedi. “Türkiye, AB’nin dışında kalırsa maliyetler de içeride kalır” TÜDÖKSAD Yönetim Kurulu Üyesi Ali Esat Kutmangil ise küresel ticarette siyasi kararların belirleyici hale geldiği bir dönemde Türk döküm sektörünün çok katmanlı bir baskı altında olduğunu söyledi.

Avrupa Birliği’nin “Made in EU” yaklaşımından işçilik maliyetlerine, ham madde tedarikinden finansmana kadar uzanan bu baskının sektörde yatırım kabiliyetini ciddi biçimde aşındırdığını vurgulayan Kutmangil, tamamen dışlanmış bir ticaret mimarisinin Türkiye için sürdürülemez olduğunu ifade etti.

Gümrük Birliği ile Avrupa Birliği arasındaki yapısal çelişkiye dikkat çeken Kutmangil, kararların ticari görünmesine rağmen siyasi saiklerle şekillendiğini belirterek şunları söyledi: “Gümrük Birliği ticari bir birlik ama Avrupa Birliği siyasi bir birlik.

Alınan kararlar kâğıt üzerinde ticari gibi görünse de siyasi kararlarla entegre ediliyor.

Ya tam olmalı ya hiç olmalı anlayışı da bu nedenle doğru değil.

Çünkü bu yaklaşım Türkiye’yi dışarıda bırakırken maliyetleri içeride bırakıyor.” Made in EU uygulamasının döküm sektörü üzerindeki etkilerine de dikkat çeken Kutmangil, karbon ve enerji maliyetleri açısından oluşan adaletsizliği şu sözlerle anlattı: “Made in EU çerçevesinde Almanya’da kömürle üretim yapan bir dökümhanenin bizden daha avantajlı hale gelmesi kabul edilemez.

O zaman biz Paris Anlaşması’nın neden içindeyiz?

Eğer Avrupa bunu yapıyorsa, Türkiye olarak en azından kendi sanayicimizi bu yapının içine sokmamalıyız.

Çünkü bu tablo Türkiye makinecilerine ve üreticilerine büyük zarar verir.” Artan işçilik ücretleri karsızlığa neden oldu Avrupalı ana sanayi firmalarının Türkiye’ye yaklaşımının da değiştiğini ifade eden Kutmangil, “Avrupalı OEM’ler kendi ülkelerinde seri ve kârlı işleri tutuyor, bize ise verimsiz ve düşük katma değerli işleri gönderiyor.

Bu, ülke olarak karşı karşıya kaldığımız yapısal bir handikap” dedi.

Sektörün en ağır yüklerinden birinin işçilik maliyetleri olduğunu belirten Kutmangil, bu alandaki dramatik değişimi şöyle anlattı: “2018 döneminde işçilik maliyetinin toplam giderler içindeki payı yüzde 8,4–8,5 seviyelerine kadar düşmüştü.

O dönem sektör para kazandı çünkü verimlilik geldi.

Bugün ise bu oran yüzde 25’in üzerine, hatta yüzde 27–28 seviyelerine çıktı.

Döküm sektörünün yatırım yapacak, işletme sermayesini çevirecek kârı şu anda doğrudan işçiliğe gidiyor.” Döküm sektörünün diğer sanayi kolları gibi kolay taşınabilir olmadığını vurgulayan Kutmangil, “Biz entegre tesisleriz.

Bir dökümhaneyi kurmak, yaklaşık 40 milyon dolarlık birbirine bağlı makinelerden oluşan bir zincir gerektirir.

Bu makineleri söküp başka ülkeye taşımak mümkün değildir.

Bir dökümhanenin iki kaderi vardır; ya ömrünü tamamlar ya da iflas eder ve hurdaya çıkar” ifadelerini kullandı. “Rus pikinin Avrupa girişinin yasaklanması kısa vadede avantaj olabilir” Finansman tarafında da ciddi bir sıkışma yaşandığını dile getiren Kutmangil, sanayicinin banka kaynaklarına bağımlılığının arttığını belirterek, “Türk sanayicisi bankanın parasını kendi sermayesi gibi kullanır.

Ancak bu sermayenin maliyeti yükseldiğinde sistem kilitlenir.

Euro geliri olan firmalara bile TL kredi teklif edildiği bir ortamda faiz ve kur riski dökümcünün belini büküyor” dedi.

Ham madde tarafında ise özellikle pik demirde kritik bir eşik yaşandığını vurgulayan Kutmangil, “Rus pikinin 2026 itibarıyla Avrupa’ya girişi yasaklandı.

Bu, kısa vadede bizim için bir avantaj olabilir.

Ancak bu yasak Türkiye’ye de uygulanırsa, Brezilya ve Güney Amerika kaynaklarına yönelmek zorunda kalırız ki bu taşıma suyla değirmen döndürmek olur” diye konuştu. 2026 yılına temkinli bakılıyor Eğitim sisteminin sanayinin ihtiyaçlarıyla örtüşmediğini de belirten Kutmangil, “Herkesin üniversite mezunu olduğu bir sistem işsizliği gizliyor.

Oysa bizim sahada çalışacak, makinenin başında duracak insana ihtiyacımız var.

Nitelikli operatör bulduğumuzda 80 bin lira maaş ödüyoruz çünkü makineyi emanet edeceğimiz insan bulamıyoruz” dedi.

Sektörün son iki yıldaki performansını da değerlendiren Kutmangil, “2024 yılında sektör 2023’e göre yüzde 30 küçüldü. 2025 ise yüzde 5–10 arasında bir toparlanma ile kapandı.

Ancak artan maliyetler ve 2026’ya ilişkin belirsizlikler hâlâ önümüzde büyük bir risk olarak duruyor” ifadelerini kullandı. “Çin ve Hindistan’a karşı önlem almamız lazım” Türkiye Döküm Sanayicileri Derneği (TÜDÖKSAD) Yönetim Kurulu Üyesi Ekrem Kanıtoğlu, küresel rekabetin sertleştiği ve Çin kaynaklı fiyat baskısının arttığı bir dönemde Türk döküm sektörünün ayakta kalabilmesi için üretim yapısının köklü biçimde değişmesi gerektiğini söyledi.

Kanıtoğlu’na göre, geçmişte avantaj sağlayan her şeyi kendi bünyesinde yapma anlayışı artık yerini güçlü yan sanayiye dayalı bütünleşik bir modele bırakmak zorunda.

Küresel krizlerin geçmişe göre daha uzun ve yıpratıcı olmasının nedenlerine de değinen Kanıtoğlu, dünya ekonomisinin artık kapalı devre işlemediğine dikkat çekti. “Eskiden krizler kapalı devreydi. 1994 krizi olurdu, başka bir kriz olurdu, bunu kendi içimizde yaşardık.

Hükümet tedbirini alırdı, işletme sahipleri de ona göre pozisyon alırdı.

Sağlam yapılar bu krizlerden daha güçlü çıkardı” diyen Kanıtoğlu, bugünün dünyasında bu modelin artık geçerli olmadığını vurguladı.

Bugün Türkiye’nin küresel pazarlara tamamen açık olduğunu ve özellikle Çin’in bu dengeleri kökten değiştirdiğini belirten Kanıtoğlu, “Şimdi pazar açık, her taraf rüzgâr alıyor.

Bunun üzerine bir de Çin baskısı var.

O yüzden bu krizler daha uzun sürüyor.

Bu tabloya karşı bir şey geliştirmek gerekiyor.

Türkiye’nin artık açık ve net bir Çin politikasına ihtiyacı var” ifadelerini kullandı. “Antidamping mekanizmasının stratejik biçimde devreye alınması lazım” Kanıtoğlu’na göre bu noktada kamu otoritelerinin sektörle çok daha yakın çalışması kritik önem taşıyor.

Sanayi ve Ticaret Bakanlıklarına çağrıda bulunan Kanıtoğlu, son dönemde atılan adımları da hatırlatarak, “Sanayi Bakanlığı’nın, Ticaret Bakanlığı’nın bizi sektör olarak çok ciddi dinlemesi lazım.

Başkanımızın bu konuda büyük gayreti var.

Geçen yıl iki kalemde, bu yıl da üç kalemde ilave gümrük gerekçesi oluştu.

Bunlar önemli adımlar” dedi.

Ancak bunun yeterli olmadığını vurgulayan Kanıtoğlu, özellikle antidamping mekanizmalarının kalıcı ve stratejik biçimde devreye alınması gerektiğini söyledi.

Sektörü gerçekten rahatlatmak için Çin ve Hindistan’a karşı kalıcı bir antidamping politikası gerektiğine dikkat çeken Kanıtloğlu, “Bunun için oturup bu masada beyin fırtınaları yapmamız, önümüzü açacak uzun vadeli bir yol haritası çıkarmamız lazım” diye konuştu.

Döküm sektöründe kapasite yarışı yerine odaklanma ve esneklik çağrısı Türkiye Döküm Sanayicileri Derneği (TÜDÖKSAD) Yönetim Kurulu Başkanı Kadir Efe, Türk döküm sektörünün küresel rekabette ayakta kalabilmesi için kapasite artırımı odaklı büyüme anlayışının terk edilmesi gerektiğini söyledi.

Efe, özellikle İspanya ve İtalya örneklerinin Türkiye için önemli bir yol gösterici olduğunu belirterek, üretimde ölçek kadar doğru müşteri, doğru pazar ve esnek üretim yapısının da en az o kadar belirleyici hale geldiğini vurguladı.

Türkiye ile Avrupa’daki rakip ülkeler arasındaki üretim dengelerine dikkat çeken Efe, İspanya örneği üzerinden sektördeki yön değişimini şöyle anlattı: “Türkiye’nin hâlâ aynı kulvarda koşmanın bir manası yok.

Bugün ithalatta bizi zorlayan ülke İspanya.

İspanya 2018 yılında 1 milyon 288 bin ton üretirken 2024’te 1 milyon 157 bin ton kapasiteye geriledi.

Türkiye ise 2018’de 2 milyon 255 bin tondan 2023’te 3 milyon tona çıktı ama 2024’te yeniden 2 milyon 600 bin tona düştü.

Bu tablo, ana planlamada nereye konsantre olunması ve hangi müşterilere odaklanılması gerektiğini çok net gösteriyor.

Bugün OEM’lerimiz İspanya’dan da İtalya’dan da ürün alıyor ama ağırlık İspanya’ya kaymış durumda.

Bu da bizim rekabetçiliğimizi sadece kapasiteyle değil, doğru stratejiyle yeniden tanımlamamız gerektiğini ortaya koyuyor.” “Esnek üretimde İtalya modeline bakmalıyız” Son yıllarda sektörde yaygınlaşan kapasite artırımı yatırımlarının ise ciddi yapısal riskler yarattığını vurgulayan Efe, bu sürecin sanıldığı kadar masum olmadığını ifade etti. “Kapasite artışı denildiğinde bunun sadece üretim artışı olarak görülmesi yanlış.

Kapasite artışı makine satımı demektir, kapasite artışı firmaların borçlanması demektir.

Bu sadece bizim sektörümüzde değil, sanayinin genelinde büyük bir organizasyondur ve ciddi finansal yükler yaratır” diyen Efe, plansız yatırımların sektörün dengesini bozduğunu söyledi.

Kapasite artışının ancak doğru modelle yapıldığında değer üreteceğini vurgulayan Efe, “Ben kapasite artışının üç kesime iyi geldiğine inanıyorum; müşteriye, tedarikçiye ve çalışanlara.

Ancak şirket kârlı değilse, kapasite artışı kendi başına bir anlam ifade etmez.

Siz 580 bin ton döküm üretmiş olabilirsiniz ama bu üretim sürdürülebilir kârlılık yaratmıyorsa sorun vardır” diye konuştu.

İtalya’daki tesis yapısını örnek gösteren Efe, büyük ve tekil fabrikalar yerine esnek ve yaygın üretim ağlarının daha sağlıklı bir model sunduğunu belirtti. “İtalya’da tesislerin en büyüğü yıllık 30–35 bin ton üretim yapıyor.

Bir şirketin toplam kapasitesi 100 bin ton ama bunu üç ayrı fabrikaya bölmüş.

Her biri 30–35 bin ton.

Bunu özellikle yapıyorlar çünkü esnekliği, yani flexibility’yi yaratmak istiyorlar” ifadelerini kullandı. “Üretim modelini verimli hale getirmeliyiz” Türkiye’de ise tam tersine çok büyük ve tek merkezli yatırımların yaygınlaştığını vurgulayan Efe, bunun sektörü kırılgan hale getirdiğini söyledi.

Efe, şöyle devam etti: “Türkiye’de hepimiz bu yanlış yatırımları yaptık ve hâlâ yapmaya devam ediyoruz.

Sorun da burada başlıyor.

Bu yapı sürdürülemez olduğu için bugün yaşadığımız finansal ve operasyonel sorunlar da bu modelden kaynaklanıyor.

Artık bu yapısal sorunları çözmemiz, daha esnek, daha verimli ve pazara göre şekillenen bir modele geçmemiz gerekiyor.

Aksi halde kapasiteyi artırarak değil, doğru yere odaklanarak büyüyen ülkeler karşısında daha fazla zorlanacağız” şeklinde konuştu.

İlgili Sitenin Haberleri