Haber Detayı
80 darbesinin kaderini değiştiren gün: 4 Eylül gecesi ne konuşuldu
Önümüzdeki günlerde 99 yaşına girecek olan eski bakanlardan Ali Naili Erdem, 4 Eylül 1980'de yapılan kritik uyarıyı örnek göstererek 12 Eylül Darbesi'nin önlenebilir olduğunu söyledi.
Altmışlı ve yetmişli yıllarda Milli Eğitim bakanlığı, Çalışma bakanlığı ve Sanayi bakanlığı yapan, önümüzdeki günlerde 99 yaşına girecek olan siyasetçi Ali Naili Erdem, Medyascope'tan Tarık Çelenk'e konuştu.Erdem, "12 Eylül gerçekten önlenebilir miydi?" sorusuna 4 Eylül 1980 tarihinde kendisine yapılan uyarıyı hatırlatarak, "4 Eylül gecesi Nurettin Ersin Paşa’nın evinde bana açıkça söylendi: 'Kenan Evren görevden alınmazsa müdahale olacak.' Ben bunu Demirel’e aynen aktardım.
O da dedi ki: 'Asker bugüne kadar yaptı, sonunda sivile verdi; bu defa yapmaz.' Benim hükmüm net: 'Nurettin Ersin’i dinleseydi Demirel, Türkiye’nin kaderi değişirdi.' Kader bazen büyük laflarla değil, bir cümleyle yazılır.
Burada ben, Türkiye’de siyasal kırılmaların çoğu kez 'bir cümle' ile 'bir tercih' ile 'bir tereddüt' ile nasıl başka yola saptığını görüyorum" dedi.CELAL BAYAR SORDU: "NİYE DEMOKRAT PARTİ"Siyasi hayatına Demokrat Parti'de başlayan Erdem, Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle 1950'de göreve gelen Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın kendisine yönelttiği, “Niye Demokrat Parti’ye yöneldiniz?” sorusuna, “Savunduğum kutsal görüşlerin en iyi temsil edileceğini bildiğimden" diye cevap verdiğini söyledi.YIL 1962: "PADİŞAH EFENDİMİZ NASIL"Ali Naili Erdem, 1962 yılında halkın kendisine padişahın nasıl olduğunu söylediğini şöyle anlattı:"Erzurum Oltu’nun Varsaz Köyü’ndeyim.
Dağ köyü.
Katırla çıkılıyor.
Işık yok.
Gaz lambası var.
Birisi ayağa kalktı ve bana 'Padişah Efendimiz nasıl?' diye sordu.
Başta başbakanı, cumhurbaşkanını soruyor sandım. 'Yok' dedi, 'Padişah Efendi Hazretlerimiz nasıl?' Bu sahne şunu gösterir: Devlet değişmiştir ama zihniyetin her yerde aynı hızda değişmesi mümkün olmamıştır.
Modern devlet ile tarihsel hafıza yan yana ama kopuk yürümüştür."Fotoğraf: MedyascopeİNÖNÜ'YE GÖRE TÜRKİYE'NİN BİR NUMARALI MESELESİİkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile anılarına da yer veren Erdem, 1964'te aralarında geçen konuşmayı şöyle anlattı:"Ben bunu İnönü’den bizzat duydum. 1964’te salonda karşılaştık; ben o zaman grup başkanıyım.
Ben sordum: “Paşa Hazretleri size göre Türkiye’nin bir numaralı meselesi nedir?” O da tek kelime söyledi: 'Kişilik.' Ardından da şunu ekledi: 'Her şeyi iktisap edemedik… Kişilik meselesi ön plandadır.' Bu 'kişilik' kelimesi, aslında konuşmanın bütün damarlarında dolaşan 'insan' meselesinin adıdır: insanın kendini eşit görmesi, başkasını eşit sayması, hukuku içselleştirmesi, keyfiliğe razı olmaması..."İNÖNÜ'NÜN İLERİDE 27 MAYIS'A BAKIŞIİnönü'nün, 27 Mayıs 1960'da Demokrat Parti iktidarına yapılan askeri müdahaleye ilişkin sonraki tavrına da değinen Erdem, şöyle devam etti:"İnönü’nün Meclis’te 'son demokratların affı' konusunda yaptığı konuşmayı çok iyi hatırlarım: 'Bunların hiçbirisi değerli arkadaşlarımızın suçu ve kabahati değildir.' Daha önce 'ben bile sizi kurtaramam' diyen İnönü’nün, sonra kürsüye çıkıp 'bu arkadaşlarımız suçsuzdur' demesi, pişmanlığın açık bir yüzüdür.
İnönü’nün Meclis’e saygısı çok yüksekti.
Ceketini açık girmezdi.
Karlı bir gün Atatürk’ü ziyarete giderken bize söylediği söz hâlâ kulağımda: 'Sizin ciğerlerinizin delinmesine asla izin vermem; ama sakın ola ki devletin onuru delinmesin' Bu, eski devlet terbiyesidir.""BU ADAM DAHİ"Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel anılarına da değinen Ali Naili Erdem, Demirel'in, Özal için "dahi" dediğini anlattı:"Süleyman Bey, başlangıçta Özal’ın parti kurma teklifine sıcak bakmadı, hatta reddetti.
Ama zamanla fikri değişti.
Sonra bana dönüp 'Bu adam deha' dedi. 'Türkiye’yi ayağa kaldıracak adam' diye niteledi.
Yani siyasi rekabet bir yana, ortaya çıkan performansı ve potansiyeli teslim etti.
Bu, Demirel’in en azından bazı anlarda kişisel hesapların ötesine geçebildiğini gösterir.Ama Özal’la birlikte başka bir mesele de yeniden görünür hâle geldi.
Özal’ın 'Nakşibendî’yim' demesi, tarikatların siyasetin içine tekrar girmesi tartışmasını başlattı.
Ben o gün şunu düşündüm ve söyledim: 'Tarikatları defterden silmiştik… şimdi tekrar siyasete dönüyorlar; bu iş nereye varacak?' Çünkü mesele bireyin inancı değil, dini yapılarla siyasal iktidar arasındaki ilişkinin devlet düzenini nasıl etkileyeceğidir.Bu dönemde bir başka hastalık da iyice belirginleşti: Etiketleme kültürü.
Masonluk tartışmaları, dindarlık tartışmaları, kim kimin adamı meselesi… Bizde bir insanı bir kelimeyle ya yüceltmek ya da yerin dibine sokmak, düşünmenin yerine geçen bir alışkanlık hâline geldi.
Oysa siyaset, etiketle değil akılla, sloganla değil muhakemeyle yapılır.
Biz bu ayrımı yapamadıkça hem insanları harcıyoruz hem de ülkenin aklını zayıflatıyoruz."Odatv.com