Haber Detayı

İç kırılmalar, stratejik ayrışmalar ve meşruiyet krizi sarmalında Batı
Güncel haberler.com
02/02/2026 11:11 (3 saat önce)

İç kırılmalar, stratejik ayrışmalar ve meşruiyet krizi sarmalında Batı

İstanbul Aydın Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Tarık Oğuzlu, Dünya Ekonomik Forumu'nun (WEF) Davos'taki zirvesinde gün yüzüne çıkan Batı dünyasındaki iç kırılmayı AA Analiz için kaleme aldı.

İstanbul Aydın Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof.

Dr.

Tarık Oğuzlu, Dünya Ekonomik Forumu'nun (WEF) Davos'taki zirvesinde gün yüzüne çıkan Batı dünyasındaki iç kırılmayı AA Analiz için kaleme aldı.***Batı dünyasının uluslararası siyasetteki ağırlığı ve meşruiyeti uzun süredir aşınma süreci içinde.

Soğuk Savaş'ın bitiminde 2010'lu yıllara kadar süren Batı/Amerikan hegemonyası altındaki tek kutuplu dünya düzeni artık tarihte yerini alan bir sayfa.

Bu süreci yalnızca Çin'in yükselişi, Rusya'nın revizyonist hamleleri ya da İran ve Kuzey Kore gibi aktörlerin meydan okumalarıyla açıklamak analitik olarak yetersiz olur.

BRICS+ ya da Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) gibi Batı dışı kurumsal platformların artan cazibesi de Batı'nın yaşamakta olduğu buhranı tam olarak açıklayamaz.

Asıl olan Batı'nın kendi içindeki normatif, stratejik ve siyasi uyumun çözülmesine odaklanmaktır. 2026 Dünya Ekonomik Forumu'nun (WEF) Davos'ta ortaya koyduğu tablo, bu iç çözülmenin artık geçici ya da yüzeysel değil, yapısal bir nitelik kazandığını açık biçimde gösterdi.Stratejik vizyonun yerini çıkar pazarlıklar mı alıyor?Davos'ta Kanada Başbakanı Mark Carney'in "kural temelli liberal dünya düzeninin geri gelmeyeceği" yönündeki çıkışı, Batı içinden gelen en açık itiraflardan biri olarak okunmalı.

Carney, "kral çıplak" deme cesaretini en açık bir şekilde gösteren ilk Batılı lider oldu aslında. "İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika'nın hegemonyası altında kurulan liberal/kural temelli dünya düzeni artık sona erdi." diyen Carney, Avrupalıların bu düzen halen devam ediyormuş gibi yapıp kendilerini kandırmamaları gerektiğini söyledi.

Bu söylem, Batı'nın Soğuk Savaş sonrası dönemde kendisini tanımladığı normatif çerçevenin artık sürdürülemez hale geldiğinin açık bir kabulü adeta.

Buna karşılık ABD Başkanı Donald Trump'ın Kanada ve Avrupa'ya yönelik sert, aşağılayıcı ve hiyerarşik tonu yüksek söylemi, Amerika'nın Batı ittifakının artık ortak değerler ve uzun vadeli stratejik vizyon üzerinden değil, güç ilişkileri ve çıplak çıkar pazarlıkları üzerinden okunmasını tercih ettiğini/edeceğini gösteriyor.Trump'ın dış politika anlayışı–çok taraflılığa mesafeli duruşu, uluslararası hukuku bağlayıcı bir çerçeve olarak görmemesi, ittifakları maliyet–fayda hesaplarına indirgemesi– Avrupa'nın dünyaya bakışından köklü biçimde ayrışıyor.

Gücün hakkı doğurduğunu, güçlünün istediğini yapıp zayıfın da kaderine mahkum olması gerektiğini düşünen Trump'a karşı Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen gibi Avrupalı liderlerin Davos'ta yaptıkları konuşmalar, Batı içindeki ayrışmayı açıkça ortaya koydu.

Avrupalı liderler uluslararası düzenin kuralsızlaştığını vurgularken, Avrupa'nın büyük güçler arası rekabet ortamında stratejik otonomi ve kendine ait sert güç imkanlarına sahip olması gerektiğinin altını çizdiler.Uçurum derinleşiyor mu?Bu noktada temel mesele şu: Batı bundan sonra tek ve bütüncül bir aktör olarak varlığını sürdürebilecek mi, yoksa Amerika'nın ve Avrupa'nın başını çektiği iki farklı Batı mı ortaya çıkacak?

Mevcut eğilimler, ikinci ihtimalin giderek güçlendiğini gösteriyor.

ABD, özellikle Trump döneminde liberal düzenin lideri olmaktan ziyade, kendi çıkarlarını önceleyen egemenlikçi büyük güç gibi davranmayı tercih ediyor.

Avrupa ise normatif değerlere dayalı uluslararası düzen fikrini savunmaya devam ederken, bu düzeni ayakta tutacak sert güç kapasitesinden büyük ölçüde yoksun olduğunun farkında.

Kısa vadede Amerika'nın konfor alanı Avrupa'ya göre çok daha fazla.

Zaten Avrupalı liderlerin, bütün kızgınlık ve hayal kırıklıklarına rağmen Trump'ı alttan almalarının temel nedeni de bu.Trump sonrası döneme dair beklentiler bu tabloyu kökten değiştirmeyebilir.

Trump'ın başkanlıktan ayrılması, transatlantik ilişkilerde söylem düzeyinde bir yumuşamaya yol açabilir; diplomatik nezaket ve kurumsal diyalog yeniden tesis edilebilir.

Ancak Trump'ın temsil ettiği dış politika vizyonunun Amerikan siyasetinde marjinal olmadığı artık açık.

Küresel yük paylaşımına yönelik isteksizlik, Çin merkezli büyük güç rekabetinin önceliği ve çok taraflı kurumlara duyulan kuşku, ABD dış politikasında kalıcı eğilimler haline gelmiş durumda.

Bu nedenle Avrupa ile ABD arasında Soğuk Savaş sonrası dönemdeki türden bir stratejik uyumun geri dönmesini beklemek pek akla uygun gelmiyor.Bu gelişmeler kaçınılmaz olarak stratejik özerklik tartışmasını AB'nin temel önceliği haline getirdi.

AB'nin ABD'den ve NATO'dan tamamen bağımsız bir stratejik/askeri aktör haline gelmesi kısa ve orta vadede gerçekçi değil.

Ancak bu durum, Avrupa'nın küresel siyasette etkisiz bir aktöre mahkum olacağı anlamına da gelmemeli.

AB hala önemli bir normatif, ekonomik ve düzenleyici güç kapasitesine sahip.

Ticaret, iklim politikaları, dijital düzenlemeler ve uluslararası hukuk alanlarında Avrupa, küresel gündemi şekillendirme potansiyelini koruyor.Avrupa ile ABD arasındaki temel fark nedir?Ne var ki normatif güç, sert güçle desteklenmediğinde kırılgan hale gelebilir.

Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik saldırısı, Avrupa'nın değerlerini savunma ile bu değerleri koruyacak kapasite arasındaki açığı dramatik biçimde ortaya koyuyor.

Bu durum, Avrupa'nın sert güç kapasitesini artırmasının normatif kimliğini zedeleyip zedelemeyeceği sorusunu da kaçınılmaz olarak gündeme getiriyor.

Sert gücün varlığı tek başına normatif gücü aşındırmaz elbette. ve biliyoruz ki asıl belirleyici olan, bu gücün hangi amaçla, hangi çerçevede ve hangi meşruiyet zemininde kullanıldığı.

Caydırıcılık ve savunma odaklı, hukuki ve çok taraflı çerçeveler içinde inşa edilen bir sert güç kapasitesi, normatif gücü ortadan kaldırmak yerine onu daha da tahkim edebilir.

Ama neresinden bakılırsa bakılsın Avrupa için oldukça meşakkatli bir durum bu.Avrupa ile ABD arasındaki temel fark da burada ortaya çıkmaktadır.

ABD gücü önceleyen, normları araçsallaştıran bir aktörken; Avrupa normları önceleyen ancak gücü eksik olan bir aktördür.

Davos 2026'da açığa çıkan kriz, bu iki yaklaşımın artık tek bir "Batı" başlığı altında sorunsuz biçimde bir arada var olamayacağını göstermiştir.Davos'ta yapılan son Dünya Ekonomik Forumu (WEF), Batı'nın küresel siyasetteki zayıflamasının esas nedeninin dış rakipler değil, Batı'nın kendi içindeki normatif ve stratejik uyumsuzluklar olduğunu ortaya koymuşa benziyor.

Önümüzdeki dönemde tek, homojen ve uyumlu bir Batı'dan ziyade; farklı önceliklere, farklı araçlara ve farklı dünya tasavvurlarına sahip çoğul Batılılar ile karşı karşıya kalırsak şaşırmayalım.

Batı'nın küresel meşruiyetinin geleceği, bu iç ayrışmayı yönetip yönetemeyeceğine bağlı olacak.[Prof.

Dr.

Tarık Oğuzlu, İstanbul Aydın Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanıdır.]Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.

İlgili Sitenin Haberleri