Haber Detayı
İslam kız çocuğunu mezardan kurtardı, Batı çukura attı
İslam, kız çocuğunu diri diri gömülmenin meşrulaştırıldığı bir zihniyetten çıkarıp “emanet” ve “hak sahibi” olarak tanımlarken; Batı, kadın ve çocuk hakları söylemiyle örttüğü güç ilişkileri içinde, istismar ağlarının adalarda gizlenebildiği bir düzen üretti. Sömürgecilikten modern işgallere, elit dokunulmazlığından Epstein vakasına uzanan süreç, medeniyet iddiaları ile sahadaki gerçeklik arasındaki derin çelişkiyi gözler önüne seriyor.
Batı medeniyeti kendini uzun süredir “kadını özgürleştiren, çocuğu koruyan, hakları evrenselleştiren” bir merkez olarak sunuyor.
Bu dil, küresel ölçekte güçlü bir meşruiyet üretme aracı haline geldi.
Müdahaleler “özgürleştirme”, yaptırımlar “insan hakları”, kültürel eleştiriler “ilerleme” başlığıyla pazarlanabiliyor.
Fakat asıl soru şu; Aynı Batı, gücü elinde tuttuğunda özellikle sömürgecilik döneminde ve modern işgallerde kadına ve çocuğa gerçekten ne yaptı?
Değer söylemi mi belirleyici oldu, yoksa çıkar ve denetimsizlik mi? “Kadın insan yerine konuyor muydu?”: Yakın tarihin çıplak gerçeği Batı’nın bugün “evrensel” diye anlattığı pek çok kadın hakkı, aslında kendi tarihinde çok yakın zamana kadar ya yoktu ya da kısıtlıydı. “Kadın birey midir?” sorusu, romantik bir tartışma değil; mülkiyet, sözleşme, çalışma ve siyasal temsil gibi alanlarda somut bir hukuk meselesiydi.
Evli kadının hukukî varlığının kocanın kişiliği içinde eridiği anlayışlar, kadının ekonomik ve siyasal özne olmasını uzun süre fiilen daralttı.
Kadınların oy hakkı mücadelesinin 19. yüzyıl sonu–20. yüzyıl başı ekseninde büyümesi ve birçok Batı ülkesinde kademeli, sancılı biçimde gelmesi, şu basit gerçeği hatırlatır: Batı, “kadın özgürlüğü”nü başka toplumlara ders diye anlatmaya başlamadan önce, kendi içinde kadını uzun süre tam yurttaş saymayan düzenlerle yaşadı.
Bu nokta önemli; çünkü Batı’nın eleştirisi sadece “geçmişte hata yaptılar” değil.
Eleştirinin ağırlık merkezi şu: Kadın haklarının içeride geç ve mücadeleyle verilmiş olması, dışarıda aynı değer dilinin kolayca politik araç hâline getirilmesini de mümkün kıldı.
Kadın bedeninin yönetim aracına dönüştüğü düzen Sömürgecilik dönemi, Batı’nın “medenileştirme” iddiasının sahada en sert biçimde test edildiği çağdı.
Bu çağda kadın, çoğu yerde “korunacak sivil” olarak değil, toplumun direncini kırmanın en etkili hedeflerinden biri olarak görüldü.
Bazı kolonilerde rehin alma, toplumu disipline etme, aile yapısını dağıtma, korku üretme gibi yöntemler; kadınlara yönelen cinsel şiddet ve aşağılamanın bir “yan ürün” değil, kimi zaman bir “kontrol tekniği” gibi işlemesine yol açtı. “Haklar” diliyle gelen güç, denetimsiz kaldığında kadın onurunu bile stratejik bir alana dönüştürebildi. “Afrika’da kadınlara ne yaptılar?” sorusu tekil bir vahşet hikayesi değil; bir yönetim mantığı sorusu.
Kolonyal düzen, yerli toplumu itaatkArlaştırmak için en hassas yerden ailenin güvenlik duygusundan vurdu.
Kadının güvenliği zedelendiğinde, bütün toplum “korunmasız” hisseder ve sömürgeci akıl bunu bilir. 19. yüzyılın sonuna kadar Batı’nın kendi içinde bile “kadın tam birey midir?” sorusu hukuki bir gerçeklikti.
Congo Free State (1885–1908) rehin alma–zorla çalıştırma düzeni ve kadınların hedefe konması Kauçuk kotası gibi sömürü düzenlerinde “rehine alma” (aile fertlerini, özellikle kadınları baskı aracı yapmak) gibi yöntemlerin sistematikleştiğine dair tarih yazımı bulunuyor. “Kurtarma” söylemi ile sahadaki gerçeklik 20 ve 21. yüzyılda sömürgecilik yer yer biçim değiştirirken, “özgürleştirme” söylemi daha rafine bir meşruiyet aracına dönüştü.
Ancak işgal ve savaş ortamlarının ortak bir özelliği var; denetimin zayıfladığı, cezasızlık ihtimalinin yükseldiği, sivillerin korunmasının kolayca ikinci plana atıldığı gri alanlar üretir.
Bu gri alanlarda kadınlar, özellikle de gözaltı süreçlerinde, kamplarda, kontrol noktalarında ve yerel güç dengelerinin sertleştiği bölgelerde daha yüksek risk altında kalır. 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında savaş sonrası düzenin kurulduğu Bosna’da, “barışı tesis ediyoruz” iddiasının çevresinde utanç verici bir başka iddia büyüdü.
Uluslararası misyon personeli ve taşeron güvenlik çevreleri etrafında, kadınların ve hatta reşit olmayanların zorla fuhşa sürüklendiği insan ticareti ağlarına dair şikayetler gündeme geldi.
Bu dosyanın çarpıcı tarafı şu oldu: İddialar, “yerel suç” diye kenara itilecek türden değildi; bizzat uluslararası varlığın çevresinde, dokunulmazlık ve denetimsizlik hissiyle büyüyen bir karanlık alanı işaret ediyordu.
Irak bağlamında Ebu Gureyb etrafında dünyaya yansıyan skandallar, “hak getirdik” iddiasının nasıl ters yüz olabileceğini gösteren sembolik bir örneğe dönüştü.
Burada asıl mesele olaylar da değil savaşın ve işgalin ürettiği kurumsal kör noktaların, insan onurunu (kadın-erkek fark etmeksizin) nasıl kolayca ezebildiğidir. 12 Mart 2006’da, Mahmudiyah yakınlarında yaşanan ve kamuoyunda “Mahmudiyah vakası” diye anılan ağır savaş suçu oldu: 14 yaşındaki bir kız çocuğuna yönelik tecavüz ve ardından cinayet ile aile fertlerinin öldürülmesi, “kadını kurtarma” sloganlarının sahada nasıl bir kabusa dönüşebileceğini gösteren en sarsıcı örneklerden biri olarak anıldı.
Kurtarmaya geldik” diyen gücün, aynı anda aşağılayıcı muamelelere yol açan bir düzen kurabilmesi; Batı’nın değer söylemini ahlaki olarak zayıflatan temel çelişkidir.
Afganistan’da da benzer bir ikilem yaşandı. “Kadınları özgürleştirme” dili bir yandan kamuoyuna sunulurken, sahada işgalin, katliamın esaretin ve bunların sonucunda hesap vermezliğin oluşturduğu karanlık alanlar oluştu.
Müdahale gücü, kendi askerini ve projesini korumaya odaklandığında; yerel kadın için “kurtuluş” söylemi, pratikte kırılgan bir pazarlama cümlesine dönüştü.
Ahlaki üstünlük iddiasının çöküş noktası Bugün Jeffrey Epstein gibi vakaların oluşturduğu öfke, sadece bir suç hikayesine duyulan tepki değil.
Daha derinde şu duygu var; “Bize ahlak dersi veren merkez, kendi elitlerini koruyabildi.” Bu tür ifşalar, Batı’nın kadın ve çocuk hakları söylemini iki açıdan yıpratıyor.
Birincisi, “haklar” dilinin merkezinde bile kız çocuklarının istismar edilebilmesi ve bunun bir süre ağ mantığıyla sürdürülebilmesi, vitrinin arkasında ciddi bir çürümeyi ortaya çıkardı.
İkincisi, bu tür vakalarda kamuoyunun zihninde “dokunulmazlar sınıfı” algısı doğuyor.
Güçlülerin ağları itibarı yönetebiliyor, gündemi şekillendirebiliyor.
Bu algı güçlendikçe, Batı’nın başka toplumları “kadın-çocuk hassasiyeti” üzerinden yargılama hakkı da ahlaken tartışmalı hale geliyor.
İslam medeniyetinin ideal çerçevesi, kız çocuğunu “emanet” ve “hak sahibi” olarak konumlandırır; zayıfın korunmasını erdem değil sorumluluk sayar.
Bu normatif dil, teorik olarak istismarı mahkum eden bir atmosfer kurar.
Bu yüzden birçok insan, Batı’nın “özgürleştirme” söylemiyle yan yana gelen istismar ve tahakküm örneklerini gördükçe, İslam’ın koruyucu ahlak dilini bir sığınak gibi hatırlıyor.
İslam’da kadın haklarının “kısıtlı” olduğunu dilinden düşürmeyen, dünyaya sürekli “kadın özgürlüğü” dersi veren şu sözde elit düzenin en büyük açmazı şurada; Kendi vitrininin arkasında kız çocuklarını hangi karanlığa sürüklediği ortaya çıktığında, o derslerin ahlaki zemini çöker.
Çünkü meselegüç ve nüfuzun, denetimsiz kaldığında çocuk bedenini bile bir “pazar” nesnesine çevirebildiği, istismarın ağlar kurup yıllarca saklanabildiği bir gerçekliktir.
Böyle bir tabloda dışarıya ahlak satmak, içerideyse kız çocuklarının çığlığını duymamak; özgürlük söylemini, güçlülerin suçlarını örten bir perdeye dönüştürmek demektir.
Bu yüzden “kim kadın haklarını daha iyi konuşuyor” sorusu değil, “kim kız çocuklarını gerçekten koruyor; kim güçlüye de hesap sorabiliyor” sorusu belirleyicidir; aksi halde bugün olduğu gibi en şık hak söylemi bile, en ağır çürümenin makyajı olmaktan öteye geçmez.
Bugün Batı medeniyetinin kendi geçmiş tecrübelerinden büyük ölçüde bihaber bir kuşakla karşı karşıyayız.
Kolonyal dönemlerin, işgallerin ve “medenileştirme” söylemi altında işlenen sistematik suçların büyük kısmı, ya müfredatların dışına itildi ya da ahlaki bir yüzleşmeden arındırılmış biçimde anlatıldı.
Bu nedenle Batı’da yetişen yeni nesiller, kendi medeniyetlerinin kadın ve çocuk söz konusu olduğunda tarihsel sicilini çoğu zaman bir “istisnalar toplamı” olarak görüyor.
Oysa bu sicil, münferit sapmalar değil; güç denetimsiz kaldığında tekrar eden bir zihniyetin ürünüydü.
Jeffrey Epstein vakası bu açıdan bir kırılma anı oldu.
Yıllardır “hak, özgürlük ve çocuk koruma” diliyle dünyaya ders veren merkezlerin kalbinde, bir adada gizlenen karanlık ağların varlığı açığa çıktı.
Bugün genç kuşaklar ilk kez şu soruyla yüzleşiyor; Ahlaki üstünlük iddiası gerçekten değerlerden mi besleniyordu, yoksa yalnızca güçlülerin vitrini miydi?
Epstein dosyası, Batı’nın kendi kendine anlattığı masalın çatladığı, dokunulmaz elitlerin ve örtbas mekanizmalarının görünür olduğu bir eşik oldu.
Bu yüzleşme gerçekleşmeden, geçmişle hesaplaşılmadan ve güçlüye de hesap sorulmadan “evrensel değerler” söyleminin inandırıcılığı her geçen gün daha da aşınıyor.