Haber Detayı
İbrahim Büyükak ile Yasemin Sakallıoğlu; 'Mutluyuz mu?'
İbrahim Büyükak, çocuklar için bir arada kalan 'Çift'lerin mizah dolu hikâyesini sinemaya taşıdı. Büyükak ile 'Mutluyuz mu?'daki rol arkadaşı Yasemin Sakallıoğlu, projenin doğuşundan; setteki kahkaha krizlerine, sinemanın geleceğinden; kadın komedyenlerin sektördeki yükselişine kadar birçok konuda açıklamada bulundu
İbrahim Büyükak’ın en büyük avantajı, oyuncu refleksiyle senarist disiplinini harmanlayabilmesidir.
Bu disiplinle kaleme aldığı ve başrolünü üstlendiği 8 filmle, son 10 yılda ışıltılı bir kariyer inşa etti.
Büyükak’ın hikâyelerinin temelinde Sıradan insanın olağanüstü dertleri yatar.
Hiçbir zaman ulaşılamaz kahramanların peşinden gitmez.
Aksine; sakar, hafif talihsiz, iyi niyetli ama sürekli başına iş açan Mahalleden biri türündeki karakterleri canlandırıyor.
İbrahim Büyükak ın oyunculuk kariyerinin en güçlü taraflarından biri, yanındaki partneriyle yakaladığı sinerji...
Oğuzhan Koç ile yakaladığı dinamiği, son yıllarda yerini, Yasemin Sakallıoğlu ile yakaladığı modern ve çatışmalı partnerliğe bıraktı.
O sinerjinin yeni örneği, Poll Films by Polat Yağcı ve 25 Film ortak yapımcılığında çekilen, İbrahim Büyükak ile Emrah Aguş un ortak yönetmenliğinde çekilen Mutluyuz mu? adlı sinema filmi oldu.
İbrahim Büyükak ile gerek stand - up gerekse sinema filmleri adına Türkiye’de yeni nesil kadın komedyenlerin başında gelen Yasemin Sakallıoğlu’nun başrollerini paylaştığı, 2023 ün sevilen komedi yapımlarından Mutluyuz un devam halkası olan Mutluyuz mu? izleyicilerle buluştu.
İlk filmdeki sürreal atmosferi bu kez daha gerçekçi hikâyesiyle taçlandıran İbrahim Büyükak ile Yasemin Sakallıoğlu kamera arkasındaki dostluklarını sinema perdesine bir kez daha taşıdı.
Senaryosu, İbrahim Büyükak’ın kaleminden çıkan, günümüzün Çocuklar için bir arada kalan aileler gerçeğine mizah penceresinden bakan Mutluyuz mu? , sadece bir devam filmi değil, aynı zamanda aile olmanın ve ayrılığın duygusal derinliğini de içinde barındıran özgün bir hikâye sunuyor.İbrahim Büyükak ve Yasemin Sakallıoğlu ile projenin doğuşundan setteki kahkaha krizlerine, sinemanın geleceğinden kadın komedyenlerin sektördeki yükselişine kadar uzanan keyifli röportajın öne çıkanları...
EN BAŞINDAN BERİ İÇİNDE OLMAK İSTEDİ ♦ 2023 yapımı Mutluyuz un devamı niteliğindeki Mutluyuz mu? için kamera karşısına geçtiniz.
Devam etme fikri ortaya nasıl çıktı?
İbrahim Büyükak...
Aslında başlangıçta bir devam filmi çekmek gibi bir planım yoktu.
Bir devam filmi yapmak ister misin? sorusu gelince ilk işim, Yasemin’i aramak oldu.
Senaryoyu ben yazıyor olabilirim ama bu hikâyeyi birlikte sırtlıyoruz; onun ne hissettiği ve bu yolculuğa devam etmek isteyip istemediği benim için her şeyden önemliydi.
Sağ olsun, o da en başından beri hikâyenin içinde olmak istedi.
Temel hedefimiz şuydu: Sadece bir devam filmi değil, ilk filmi izlemeyenlerin bile doğrudan ikinci filmden başlayıp keyif alabileceği, kendi içinde bütünlüğü olan bir hikâye yaratmak.
Sanıyorum, bunu başardık.
Hikâyemiz, Mutluyuz un finalinden yaklaşık 7 - 8 yıl sonrasında açılıyor.
İzleyiciyileri önce aradan geçen yılların kısa bir özeti karşılıyor; ardından kahramanlarımızın ebeveyn olma süreçlerine, sonrasındaki boşanma evrelerine ve çocuklarıyla çıktıkları o Zorlu tatile odaklanıyoruz.
İlk film daha ruhani, kamp atmosferinde geçen ve biraz daha gerçeküstü bir yapıdaydı.
Bu kez rotayı daha ayakları yere basan ve gerçekçi bir hikâyeye kırdık.
İçimize sinen bu yeni dünyayı kurduktan sonra kolları sıvadık ve projemizi bugünkü aşamasına getirdik.
BUNU HAK EDİYORDU ♦ İbrahim den; Yasemin, Haydi hazırlan, devam ediyoruz şeklinde telefon geldiğinde neler hissettin?Yasemin Sakallıoğlu...
Aslında Mutluyuz un tek filmle kalmasını hiç istememiştim; kalbim hep hikâyenin devamından yanaydı.
İlk film o kadar sevildi ki, sokakta sırf bu film için yanımıza gelip tebrik eden insanlar oldu.
Bu yüzden projenin bendeki yeri çok kıymetli.
Sektörde genelde şöyle bir algı vardır: İlk film iyi hasılat yapınca Hemen ikincisini yapalım denir ve maalesef devam filmleri ilkinin gölgesinde kalır.
Bizde ise durum tam tersi oldu. Çok net söylüyorum: İkinci filmimiz, birincisinden üç kat daha iyi.
İbrahim, senaryoyu getirdiğinde ona tek bir şey söyledim: Ne kadar empatik ve gerçek bir hikâye bulmuşsun.
Okurken 20 nci sayfada başlayan kahkaha tufanı, 45. sayfada doruğa çıktı.
Normalde bir oyuncu senaryoyu önce genel hikâye, sonra kendi karakteri için iki kez okur.
Ben bu senaryoyu okurken oyuncu reflekslerimi bir kenara bıraktım; karakterlere ve olay örgüsüne o kadar güldüm ki, kendimi tamamen hikâyenin akışına kaptırdım.
Sadece gülmekle de kalmadık; sete çıktığımızda hikâyenin ne kadar derin olduğunu bir kez daha anladık.
Senaryoda belki o kadar baskın görünmeyen ama oynarken bizi derinden sarsan dram sahnelerimiz vardı.
Kimse boşanmak için evlenmez ama hayatın gerçeği bu. 5 - 6 yaşında bir çocuğu olan bir ailenin ayrılık sürecini, bir babanın evden gidişini o kadar içeriden hissettik ki...
İbrahim in o sahnelerdeki performansı ve döktüğü gözyaşları beni bile şaşırttı.
İçimizden gelen o doğal refleksle dramın dozunu biraz daha artırdık. Çünkü hikâye, bunu hak ediyordu.
Gerçekten hem çok güldürecek hem de izleyicinin kalbine dokunacak bir film geldi.
O TANIDIK MANZARADAN DOĞDU ♦ Hikâyenin çıkış kaynağı günümüzün görmezden gelinen sorunlardan biri.
İbrahim Büyükak...
Aslında yola, Toplumsal bir yaraya parmak basayım diyerek çıkmadım.
Hikâye, daha çok çevremizde, magazin haberlerinde veya yakın dostlarımızda sıkça rastladığımız o tanıdık manzaradan doğdu: Boşanmış olmalarına rağmen çocuklar için bir araya gelip tatile çıkan aileler.
Boşanmış iki karakterin, çocuklarının zoruyla aynı sosyal ortamda bulunması; birbirlerine yaptıkları gıcıklıklar, o bitmek bilmeyen çatışmalar ve tozlu raflardan çıkan eski defterler...
Bu durum o kadar büyük bir mizah potansiyeli taşıyordu ki, hikâyeye bir takla attırmam gerekiyordu.
İşte o takla, bu boşanma ve zorunlu tatil hikâyesi oldu.
Dünyanın her yerinde karşılığı olan, çok insani ve bir o kadar da empatik bir konuyu ele aldık.
Senaryoyu yazarken karakterlere artık o kadar aşinaydım ki, Yasemin’in sesini ve tepkilerini kulağımda duyabiliyordum.
Bu aşinalık, hikâyeyi hem daha derin hem de daha samimi bir noktaya taşıdı.
Yazarken kendime hep şu soruyu sordum; Bu karakterlere ne yaptırırsam eğlenceyi en tepeye çıkarırım, aynı zamanda hikâyenin duygusal derinliğini nasıl artırırım? Çatışma ne kadar yükselirse, eğlencenin de o kadar katlanacağını biliyordum.
Hem toplumsal gözlemlerimi hem de karakterlerin o kendine has dinamiklerini harmanlayınca, ortaya gerçekten içimize sinen bu yapı çıktı.
DERDİMİZ HAYAT DERSİ VERMEK DEĞİL ♦ İzleyicilerin salondan çıkarken hangi duygular içinde olmasını umarsınız?Yasemin Sakallıoğlu...
Mutluyuz mu? , bir mesajı olan ancak bu mesajı izleyicinin gözüne sokmadan veren bir yapıya sahip.
Bizim derdimiz kimseye hayat dersi vermek değil.
Filmin asıl görevi; senin eğlenmeni sağlamak, seni kendi hikâyenle barıştırmak ve aile olma kavramını sevdirmek.
Mutluyuz mu? sadece bir arada kalmayı değil, eğer bir aile bir arada tutulamıyorsa bu durumla da barışabilmeyi anlatıyor.
Bunu o kadar tatlı ve samimi bir yerden yapıyor ki, izleyici sinemadan çıktığında kendini ağır bir yükün altında değil, aksine rahatlamış hissedecek.
Şunu da söylemeden geçemeyeceğim; kamera arkası görüntülerini izleyenlerin ilk tepkisi muhtemelen şu olacak; Yasemin’in dalağı ne kadar düşükmüş...
Bu filmi onunla nasıl çekmişler?
Gerçekten çok güldük.
İlk filmde de tepkiler çok iyiydi ama bu seferki kamera arkası, filmin kendisinden bile daha komik olabilir.
Aslında bu durum bazen beni utandırıyor.
Kendi kendime; Gidip bu işin eğitimini almışsın, koskoca oyuncusun, bu kadar da gülünmez ki diyorum.
Galiba okulda; Kendini tutma dersleri 3 üncü veya 4 üncü sınıftaydı ve ben o dersleri kaçırdım. Özellikle bir pilates sahnemiz var ki evlere şenlik...
Ben, İbrahim ve İlker Aksum bir aradayız.
İlker o kadar dayanıklı, o kadar profesyonel bir oyuncu ki; karakteri o kadar gerçek bir yerden ele aldı ki asla istifini bozmadı.
O gülmedikçe ben daha çok güldüm.
Bir oyuncu için en tehlikeli şey, sahnenin içindeyken bir anda dışarı çıkıp kendine dışarıdan bakmasıdır.
Ben o anlarda hem karakterin içindeyim hem de dışarıdan bakıp Ya biz ne kadar saçmayız! diye düşünmeden edemiyorum.
O an yabancılaşıp sahneleri bir izleyici gibi izlemeye başlıyorum.İbrahim Büyükak...
Benim için en gerçekçi geri bildirim set ekibidir.
Sahneler çekilirken kameramanlara, ışıkçılara bakarım; eğer onlar eğleniyorsa hikâye doğru yoldadır.
Hatta bir süre sonra setteki bazı cümleler ekibin diline pelesenk olmaya başlar; işte o zaman, Tamam derim.
Bu iş samimi oldu.Yasemin Sakallıoğlu...
Setin son günü normalde herkes yorulmuş olur.
Ailenden uzaktasın, bir aydır çalışıyorsun, artık bitse de gitsek dersin, değil mi?
Bizde tam tersi oldu.
Son gün bir yatak odası sahnemiz vardı, resmen çıldırdık.
HİÇBİR ZAMAN KOPMADI ♦ Eminim doğaçlama anları bir hayli fazla olmuştur...
İbrahim Büyükak...
Senaryoya sadık kalsak da birçok sahnede doğaçlamanın kapılarını sonuna kadar açıyoruz.
Yasemin, müthiş bir komedyen olduğu için o bir pas atıyor, ben üstüne bir şey ekliyorum; ben bir şey söylüyorum, o alıp bambaşka bir yere götürüyor.
Ucu bucağı olmayan, yaşayan bir süreç bu.
Teaser’ımızda gördüğünüz adliye çıkışı sahnesi bunun en güzel örneği.
Aslında sahnenin başını kurgulamıştık; izleyiciler başta çok daha romantik veya farklı bir şey beklerken bir anda kendilerini adliye kapısında buluyorlar.
Normalde planımız sadece Görüşürüz deyip ayrılmaktı.
Ancak o an Yasemin aniden, Yalnız unutma, ben isot gibiyim; acım sonradan çıkar dedi.
Ben de hiç duraksamadan, Merak etme canım, bende o var diye yapıştırdım cevabı.
İşte o an, filmin en ikonik sahnelerinden birine ve teaser’ımıza dönüştü.
Komedi senaryolarında şöyle bir risk vardır: Senaryoyu defalarca okuduğunuzda, o şaka sizin için eskiyor gibi gelebilir.
İzleyici onu ilk kez duyacağı için çok gülecek olsa da, oyuncu o tazeliği korumak için bazen yeni bir şeyler arıyor.
İşte orada komedyen refleksi devreye giriyor.
Bu noktada ikinci film olmasının devasa bir avantajını yaşıyoruz.
Yasemin ile ilk filmden gelen, artık çok daha derinleşmiş bir dostluğumuz var.
Birbirimizi iki yıl öncesine göre çok daha iyi tanıyoruz.
Bu tanışıklık ve güven duygusu, setteki o yaratıcı alanı ve doğaçlama cesaretini ikiye katlıyor.
Setteki o ilk sahneleri çekmeye başladığımızda henüz 3 üncü veya 4 üncü günümüzdü ama biz karakterlerimize o kadar hakimdik ve birbirimize o kadar güveniyorduk ki her şey su gibi aktı. Çünkü bizim arkadaşlığımız hiçbir zaman kopmadı.Yasemin Sakallıoğlu...
İbrahim ile olan ilişkimiz biraz devlet dairesi gibi; hayatına bir kez girdim mi, emekli olana kadar oradayım.
Ben sevdiğim insanı tam severim, dostluklarımı sonuna kadar sürdürmeye gayret ederim.
Bu bağ zamanla sadece ikimizle de sınırlı kalmadı; artık ailece görüşüyoruz.
Ben onun eşini çok seviyorum, o benimkini...
Aramızda harika bir dörtlü sinerji oluştu.
Bence ikinci filmin başarısını getiren ve performanslarımızı zirveye taşıyan şey de tam olarak bu uyum oldu.
Birbirimizi artık o kadar iyi tanıyoruz ki, sahnelerde adeta düet yapıyoruz.
Kimin nerede söze gireceğini, lafı nereden alacağını ezbere biliyoruz.
Birbirimize duyduğumuz bu sonsuz güven, kamera önüne o doğal ve akışkan oyunculuğu yansıtıyor.
Biz sadece birlikte çalışmıyoruz; birbirimize inanarak ve birbirimizi tamamlayarak bu hikâyeyi büyütüyoruz.
SEVE SEVE YAPMAK İSTERİM ♦ Seri, 3 üncü filme uzanır mı?
İbrahim Büyükak...
Eğer izleyicilerimiz teveccüh gösterir ve bu işi severse - ki seveceklerine gönülden inanıyorum - üçüncüsünü seve seve yapmak isterim.
Aslında sadece bu seri için değil, Yasemin ile her projede çalışmayı arzularım. Çünkü onunla çalışmak büyük bir keyif ve konfor alanı.
Yasemin, hikâyeye en az benim kadar, hatta bazen benden bile daha çok sahip çıkıyor.
Yasemin Sakallıoğlu...
İbrahim’e olan güvenim öyle bir noktada ki, ilk filmi senaryoyu okumadan kabul etmiştim.
Aramızda verilmiş bir söz vardı ve ne olursa olsun o filmde oynayacaktım.
Ancak senaryoyu okuduğumda işin rengi değişti; o artık İbrahim’le olan dostluğumun da ötesine geçti.
O senaryo bana başkasından gelse yine kabul ederdim çünkü çok gerçek, çok insani bir yere dokunuyor.
Şuna yürekten inanıyorum: Bir projede asıl star oyuncu değil, senaryodur.
Hikâyeniz güçlü değilse, dünyanın en büyük yıldızlarını da getirseniz izleyiciyi tutamazsınız; o çatı hemen dağılır.
Günümüzde bunun pek çok örneğini görüyoruz.
İbrahim bu defa öyle bir iş çıkardı ki, kendisi bile Öyle bir şey yazdım ki, ikimiz oynamasak da olur dedi.
Gerçekten de bu hikâye başka bir kadroyla da çekilse yine ayakta dururdu.
İlk filmle tek ortak noktamız bir tatil hikâyesi olması; ama bu kez çok daha gerçekçi, ayakları yere basan bir yaz filmiyle geliyoruz.
MUTSUZLUK DA İNSANA DAİR BİR HAL ♦ Sizce mutlu olma rolü yapmak mı zor yoksa gerçekten mutlu olmaya çalışmak mı?İbrahim Büyükak...
Sürekli mutlu olmaya çalışmak aslında çok yorucu.
Hayatta her an mutlu olacağız diye bir kural yok.
Mutsuzluk, korku ve kaygı da en az mutluluk kadar bu hayatın parçası.
Sadece mutlu olmalıyım kaygısıyla diğer duyguları ötelediğimizde, o bastırılmış anlar ileride daha büyük depresyonlara yol açabiliyor.
Şu an mutsuzum ya da Şu an çok kaygılıyım diyebilmek lâzım.
Tabii ki patolojik durumlardan bahsetmiyorum ama insan o anki duygusunu hemen toparlamak zorunda hissetmemeli kendini.
Evet, iyi düşünelim iyi olsun, enerjimizi yüksek tutalım; bunlar tamam ama mutsuzken de başımıza güzel şeyler gelebilir.
Mutsuzluk da insana dair bir hal.
Hayatı bu kadar kasmamak gerek.
Mutluluk bazen sadece güzel bir rüzgâr estiğinde ya da bir bardak çay içerken geliverir; yeter ki o anlara açık olalım.
Zaten empati sahibi bir insansanız, her an mutlu olmanız imkânsızdır.
Dünyada bu kadar şey olurken sürekli gülümsemek mümkün değil.
Sosyal medyada herkes çok mutlu görünüyor ama unutmamak lâzım: Mutlu rolü yapmak zor olsaydı, bu kadar çok kişi bunu başaramazdı.Yasemin Sakallıoğlu...
Aslında her şey kariyer yönetimi ve o vitrinle alakalı...
Mesela biz şu an burada çok ciddi bir konuyu tartışıyor olsak bile, bir fotoğraf çekildiğimizde bambaşka bir enerjiyle gülümsüyoruz.
O kareyi paylaştığımızda ise herkes hayatımızın mükemmel geçtiğini sanıyor ama gerçek öyle değil.
Dijital kimliklerimizle gerçek hayatımız arasındaki uçurum her geçen gün daha da büyüyor.
Aynı durum bize gelen yorumlar için de geçerli.
Bazen o yorumları sanki biri yüzümüze söylüyormuş gibi ciddiye alıp sarsılıyoruz.
Oysa insanlar orada gerçekten öyle düşünmese bile sırf dikkat çekmek için o sert yorumları yazabiliyor.
Sosyal medya çok farklı, hatta yapay bir dünya.
Bazen kendimizi o sanal hallerimize çok kaptırıyoruz ama gerçekle dijital dünya arasındaki o makas artık iyice açıldı.
DİRENCİ KIRMAK İÇİN 40 DAKİKA UĞRAŞIRDIM ♦ Kadın komedyenler konusunda son durum nedir?
Yeterince kıymet görüyor musunuz?
Yasemin Sakallıoğlu...
Bence her şey çok güzel gidiyor; hak ettiğimiz kıymeti yavaş yavaş görmeye başladık.
Yavaş yavaş diyorum çünkü bu bir süreç ve ben şu an o yolun en zorlu kısmı olan öncü denemelerini yapıyorum.
Tabiri caizse bütün sıkıntıları göğüsleyip yolu açıyorum ki benden sonrakiler daha rahat ilerleyebilsin.
En büyük kazancımız ise o kemikleşmiş ön yargıların kırılması oldu.
Eskiden eşinin zoruyla gelen erkek izleyiciler, şimdi biletini alıp eşine hediye ederek geliyor.
Erkeği güldürebilmek, o Bu kadın şimdi ne anlatacak? bakışını yıkmak benim için çok kıymetli.
İlk iki sezon bu direnci kırmak için 40 dakika uğraşırdım.
Erkek seyirciyi ancak gösterinin ortasında kazanabiliyordum.
Şimdi ise daha ilk şakada gülmeye hazır, ikna olmuş bir kitle var karşımda.
Bu eşiği 5 inci sezonda aşmış olmak benim için çok değerli bir ivme.İbrahim Büyükak...
Başlarda o ön yargılı dünyanın varlığını hepimiz hissettik ama artık bu kabuk kırılıyor.
Bunda Yasemin’in payı gerçekten çok büyük.
Ben ona her zaman söylüyorum; mesele onun kadın komedyen olması değil, çok iyi bir komedyen olması.
Aslında cinsiyet belirtmek bile kendi içinde gizli bir ayrımcılık barındırıyor.
Şakanın cinsiyeti olmaz; iyiyse iyidir, kötüyse kötüdür.
Yasemin sahnede adeta tek kişilik bir müzikal sergiliyor.
Sadece hikâye anlatmıyor; dans ediyor, şarkı söylüyor, şakasını yapıyor...
Komple bir performans sanatçısı o.
Kendisi mütevazılığından pek bahsetmiyor ama bu başarının arkasında büyük bir disiplin var.
Ben de şimdi benzer bir heyecan içindeyim; dans derslerine başladım.
Bir aksilik olmazsa, nisan veya mayıs gibi sahneye çıkmayı planlıyorum.
Yoğun bir takvimim olsa da bu işin doğru zamanı yok, o yüzden bir şekilde yakın zamanda seyirciyle buluşacağım.Yasemin Sakallıoğlu...
İbrahim’in stand-up yapmasını gerçekten çok istiyorum.
Bunu sadece onu motive etmek ya da bir arkadaş jesti yapmak için söylemiyorum; çok ciddi bir potansiyelden bahsediyorum.
İbrahim, şu an o müthiş mizah yeteneğiyle sadece yakın arkadaş çevresini eğlendiriyor ama kimsenin bundan haberi yok.
Bazı insanlara baktığınızda o sahne ışığını ve yeteneği hemen görürsünüz ya, İbrahim de tam olarak öyle biri.İbrahim Büyükak...
Yasemin ile tanıştığımız ilk günden beri aynı şeyi düşünüyorum: Bu yetenek artık sahneye taşınmalı.
Bu işi profesyonel bir zemine dökmesinin ve o enerjiyi seyirciyle paylaşmasının vakti geldi de geçiyor bile.İbrahim Büyükak...
Aslında stand-up fikri yıllardır aklımdaydı.
Yasemin bu konuda beni her zaman çok yüreklendirdi.
Hatta pandemi öncesinde BKM ile birlikte sahne tasarımı üzerine çalışmaya başlamıştık bile.
Ancak pandemiyle birlikte dünya öyle bir değişti ki, sadece bizim planlarımız değil, insanların izleme alışkanlıkları da altüst oldu.
Sinemanın ayakta kalma mücadelesi, dijital platformların yükselişi derken son 4-5 yılda sanatın icra ediliş biçimi bambaşka bir hal aldı.
Ben de bu süreçte hep doğru zamanı bekledim.
Her seferinde araya ya yeni bir proje ya da bir engel girdi.
Ama şimdi geriye dönüp baktığımda kendimi daha hazır hissediyorum; sahneyi ve hikâyeyi daha iyi kotarabileceğime inanıyorum.
Şunu da anladım ki; bu işin aslında mükemmel bir zamanı yok.
Bir noktada kendini o denize bırakman gerekiyor.
Yasemin’den de tam olarak bunu istedim; Beni denize doğru it ...
Sağ olsun, o da gerekeni yaptı.Yasemin Sakallıoğlu...
Artık o ortamın ve hissiyatın oluştuğunu düşünüyorum. Çünkü stand-up, üzerine çok düşünülerek yapılacak bir şey değil; aslında oldukça korkutucu.
Bana göre stand-up’ın özü, kişinin kendi içindeki o ruha ulaşmasıdır.
Koca bir sahnedesin ama sanki sadece kendi arkadaş grubuna anlatır gibi rahat, kontrolün sende olduğunu bildiğin kadar da duygunda ve zamanlamanda samimiysen stand-up yapabilirsin.
İbrahim’de bu özelliklerin hepsi var.
Hatta oyunun adını İçimdeki Piç koysa, tam yerini bulur. Çünkü stand-up bir tiyatro oyunu değildir; tamamen bir anlatıcılık sanatıdır.
Hem kendini hem de toplumu masaya yatırıp ameliyat ettiğin, seveni için dünyanın en eğlenceli işidir.
KİMSEDEN SAKLAMAYACAĞIM ♦ Şu anda ne olsa, sizi çok mutlu eder?Yasemin Sakallıoğlu...
Yalan söylemeye gerek yok; bu filmin 1 milyon barajını geçmesi beni çok mutlu eder.
Bunu büyük bir açık yüreklilikle söylüyorum. Çünkü bu işin bunu hak ettiğini biliyorum.
Bazen bir projenin içinde olursunuz ve gerçeklerin farkındasınızdır; iş tatlıdır ama Bu film 200-300 binde kalır dersiniz.
Ancak bu filmde durum çok farklı.
Hak ettiğini o kadar canı gönülden hissediyorum ki, projeye deli gibi sahip çıkıyorum.
Bu başarının gelmesi benim için sadece bir rakam değil, verilen emeğin karşılık bulması demek.
Bu beklentimi de kimseden saklamayacağım.İbrahim Büyükak...
Son zamanlarda her şey çok güzel gidiyor, haydi inşallah diyelim.
İzleyicilerimiz o eski sosyalleşme günlerine, salonları doldurmaya tekrar başladı.
Bu enerji bize de yansıyor; gerçekten iyi bir ivme yakaladık.İbrahim Büyükak...
İnşallah, son zamanlarda işler, gerçekten güzel gidiyor.
İzleyiciler, yeniden sosyalleşmeye başladı, salonlar doluyor.
Şimdilik her şey yolunda, umarım böyle de devam eder.Yasemin Sakallıoğlu...
Artık işleri daha fazla sahiplenmemiz ve insanları sinemaya en samimi halimizle davet etmemiz gerekiyor.
Sinema sadece oyuncu için var olan bir alan değil; oyuncu için dijital platforma iş yapmak çok daha kolay, hatta orada izlenme oranlarının takibi bile belirsiz kalabiliyor.
Ancak sinema gerçek bir emek sınavı.
Her gün salonların dolup taşmasını, o furyayı heyecanla takip ediyorsunuz.
Sinema, toplumu sosyalleştiren o eşsiz güce sahip.
Evde televizyon başında tek başınasınız; ama sinemada hiç tanımadığınız onlarca insanla aynı anda gülüyor, aynı anda hüzünleniyorsunuz.
Gerçek paylaşım tam olarak burada.İbrahim Büyükak...
Evde otururken bir içeriği açıyoruz, üç dakika sonra Sarmadı deyip kapatıyoruz.
Oysa belki de o hikâye yedinci dakikasında bambaşka bir yere evrilecek.
Dijital içeriklerde artık dikkat çekmek için sürekli özet geçmek, izleyiciyi diri tutmak zorundasınız; çünkü dikkat dağınıklığı artık küresel bir mesele haline geldi.
Ama sinema farklı.
Sinema bir ritüeldir.
O gün hazırlanmışsın, trafiği göze almışsın, biletini almış, mısırına kadar hazırlanmışsın.
En azından o mısır bitene kadar o koltuktasın!
Bu süreç, sosyal medyanın yarattığı odaklanma sorununu kolektif bir şekilde çözmemizi sağlıyor.
Sinema, topluca odaklanmayı öğrettiği için bizi iyileştiriyor; yeter ki bu emeğe değecek güzel filmler yapılsın.
Yasemin Sakallıoğlu...
Gerçek şu ki; sinemaya sahip çıkmak zorundayız.
Dijital dünyayı ve sunduğu olanakları inkar edemeyiz; orada gerçekten çok kıymetli, hayranlıkla takip ettiğim projeler var.
Ben de bir izleyici olarak o içerikleri heyecanla tüketiyorum.
Ancak sinema, bizim göz bebeğimiz, en köklü sanatsal faaliyetimiz ve en değerli sosyalleşme aracımızdır.
Dijitalin konforu ile sinemanın ruhu arasındaki o çizgide, sinemanın o büyüleyici atmosferini korumak hepimizin görevi.
Sektörün ve tüm oyuncuların bu işi sahiplenmesi şart.
Ortada narsisizme varan bir yanılgı var: Sanılıyor ki bir oyuncu projeyi bir kez paylaşınca tüm Türkiye o an ona kilitlenecek.
Hayır, kimsenin dünyası senin etrafında dönmüyor; herkesin binbir derdi var.
Film vizyona girip çıkana kadar o heyecanı taze tutmak, Bu iş benim için çok kıymetli demek zorundasın.
Bazı oyuncular çok Snob yaklaşıyor, kendi tercihleridir ama benim iş ahlakım buna izin vermez.
Ben bir işin potansiyeli üçse üç, beşse beş olana kadar uğraşırım.
Yoksa başımı yastığa rahat koyamam.
Bakmakla görmek arasındaki fark gibi; ben sadece baktırmam, izleyicilerde o işi gördürtürüm.
Senin heyecan duymadığın bir projeye izleyici neden inansın?
Ben bu film için çıldırıyorum, bunu da anlatıyorum.
Sen inanmazsan, izleyici hiç inanmaz.İbrahim Büyükak...
Hani insanın şöyle delikanlı bir arkadaşı olur ya; arkasında durur, hakkını çatır çatır savunur...
İşte işine böyle sahip çıkmak da tam olarak öyle bir şey.
Bu duruş, gerçekten paha biçilemez.
AZİM YOLCULUĞUMU SEVİYORUM ♦ Birbirinizin bir özelliğini çalmak isteseniz bu, ne olurdu?İbrahim Büyükak...
Yasemin’in o hayranlık uyandıran hırsını kendime katmak isterdim.
Yasemin, kelimenin en pozitif anlamıyla hırslı biri; tuttuğunu koparan, tırnaklarını geçirdiği işi sonuna kadar sahiplenen bir yapısı var ama onun hırsı asla kimsenin kötülüğünü istemek ya da haset duymak değildir; o sadece gıpta eder.
Birinin iyi bir iş yaptığını gördüğünde, Ben daha iyisini nasıl yaparım? diye bakar.
Ben de hırslıyım ama Yasemin kadar tuttuğunu koparma noktasında bazen kendimi geri çekebiliyorum.
Hırslı değilim diyorum ama 2016’dan beri 8 film yapmışım...
Belki de benimki hırs değil, büyük bir azim ve çalışkanlık.
İşimi kafaya takıyorum, onun için çok çabalıyorum ve bu azim yolculuğumu seviyorum.Yasemin Sakallıoğlu...
İbrahim in muazzam bir dinleme kapasitesi var.
Karşısındaki kişi saçmalıyor olsa bile yarım saat boyunca hiç bozmadan onu idare edebiliyor.
Bende ise durum tam tersi; hiperaktif yapım gereği bir noktadan sonra daralmaya başlıyorum ve konunun bir an evvel sonuca bağlanmasını istiyorum.
İbrahim’in o sabrını kendime katmayı çok isterdim. Çünkü o sakinlik ve sabır, benim mevcut azmim ve hırsımla birleşseydi ortaya çok daha güçlü bir denge çıkardı.