Haber Detayı

‘Nihilist penguen’ bize ne anlatıyor
özgürlük meydanı aydinlik.com.tr
30/01/2026 00:00 (2 saat önce)

‘Nihilist penguen’ bize ne anlatıyor

Bireyci ideoloji sürüden ayrılan penguenin ölüme yürümesini kutsallaştırabiliyor. Onlar için mutlak şer kaynağı olan ‘toplumu’ dağıtan her şey mübah. Tarih ve doğa ise bize, ait oldukları toplumun ortak kaderi için türlü fedakârlıklar yapanların hikayesini anlatır...

Sosyal medyada bir süredir milyonlarca kez paylaşılan bir görüntü var.

Su kaynağına doğru ilerleyen penguen sürüsünden ayrılan ve kendisi için hayatın olmadığı dağlara doğru tek başına yürüyen penguenin görüntüsü.

Görüntü, 2007 yılında Werner Herzog tarafından çekilen “Encounters at the End of the World” isimli Antarktika’daki yaşamı anlatan belgeselden alınma.

Penguenin yürüyüşü her yerde paylaşıldı; belediyeler, ünlü markalar, siyasi partiler penguen üzerinden espriler yaptı, videolar hazırladı...

Bu penguene bazı isimler de takıldı: ‘yalnız penguen’, ‘nihilist penguen’ vb.

Bizce penguenin tavrına en uygun isim ‘nihilist penguen’.

Çünkü türdeşlerinden uzağa, kendisi için hayat olmayan bir noktaya, bir nevi yok oluşa doğru anlamsız bir yürüyüş yapıyor.

Evrende ve yaşamda herhangi bir anlamlı öz aramanın anlamsız bir çaba olduğunu savunan nihilizmin tavrıyla paralel bir tavrı var desek, penguen dostumuza haksızlık etmiş olmayız.

PENGUEN NEREYE YÜRÜYOR? “Nihilist penguen”in paytak paytak tatlı yürüyüşüyle ya da belgeseli çekenlerin ilgisini çeken tavrıyla bir problemimiz yok elbette.

Asıl ilgi çekici olan “nihilist penguen”in ölüm yürüyüşünün sosyal medyada “toplumsallığın zulmüne” karşı “birey olmanın ölümü göze alan asaleti”ne dönüştürülmesi.

Sıkça yapılan bazı yorumlar şöyle: “İşte kendini ait hissedemediği bir yerden yok olmayı göze alarak asilce yürüyen penguen”, “Biz de keşke senin gibi olabilsek”, “Toplumun baskısının onu öğütmesine izin vermeyip onlardan ayrılıyor, hangimiz bu kadar cesur olabiliyoruz” vs vs.

Penguenin normalin dışındaki davranışı birdenbire sosyal medyanın bireyci rüzgarında “toplumun öğütücülüğüne karşı” bir simge haline gelebiliyor.

İşte birey olmakla bireycilik arasındaki kalın çizgiyi gösteren bir olay daha.

Bireyci ideoloji sürüden ayrılan penguenin yok olmaya ve ölüme yürümesini kutsallaştırabiliyor.

Onlar için mutlak şer ve zorbalık kaynağı olan “toplumu” dağıtan ve bireyi un ufak eden her şey mübah.

Peki birey olmak böyle bir şey mi?

Sağlıklı ve mutlu bir birey olmanın yolu sağlıklı bir kolektifin içinde, yabancılaşmadan arınmış bir toplumsal ilişki ağına sahip olmaktan geçmiyor mu?

Tarih ve doğa bize, ait oldukları toplumun ortak kaderi için türlü fedakârlıklar yapan “bireylerin” hikayesini anlatır.

TURNA KATARININ TAVRI VE PENGUEN KOLONİSİNİN YÖNÜ Madem hayvanlardan başladık onlardan devam edelim: Turna katarlarının örneğini sık sık veririz birbirimize.

Turna katarı uçarken bir öncü turna katarın en önüne geçer ve rüzgârı göğüsler.

Onun rüzgârı göğüslemesi sayesinde arkadakiler daha rahat ilerler.

Bu zor bir görevdir, nefes tüketir.

Ve bu öncü turna nefesi tükenene kadar görevini sürdürür.

Onun nefesi bitip düştüğünde arkadan yeni bir nöbetçi nöbeti devralır ve katar yoluna böyle devam eder.

Turnalar toplulukları için fedakârlık yaparak yolun güvenli geçmesini sağlarlar.

Cemal Süreya’nın dizelerindeki “donmasın diye suya nöbetleşe kanat vuran yaban ördekleri”, yine kolektifin ortak amacı için görev üstlenmenin doğadaki bir ifadesidir.

Su kaynağına doğru topluca ilerleyen penguen kolonisi de benzerdir; o zorlu kutup şartlarında avlanmak, hayatta kalmak için kolektif hareket etmek bir tercih değil zorunluluktur.

Doğa, türlerin hayatta kalmak için dayanışmasının örnekleriyle doludur.

NAZIM’IN ‘İLK HÜCUMDA DÜŞEN NEFERİ’ FARKLI MI? “Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,  diyelim ki, cephedeyiz.

Daha orda ilk hücumda, daha o gün yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.

Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu, fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.” Nazım Hikmet’in “Yaşamaya Dair” başlıklı şiirinde anlattığı bu “ilk hücumda düşen neferin” hikayesi biz insanların dünyasında “dövüşülmeye değer bir şeyler için” yani aynı ülküleri, aynı ekmeği, aynı toprağı, aynı kültürü, aynı dili, aynı mirası paylaştığımız insanlar için, milletimiz için, padişahın/kralın mülkü değil; o milletin üzerinde ekip biçerek emeğiyle yücelttiği “vatan için”, mensubu olduğumuz toplumun hürriyeti, geleceği ve refahı için kendini feda etmenin turna katarından farklı olmayan bir örneği değil mi?

Ya aynı şiirdeki “kocaman gözlükleri ve beyaz önlüğüyle bir laboratuvarda, yüzünü bile görmediği insanlar için ölebilen” bilim insanı?

Hem de “en gerçek, en güzel şeyin yaşamak olduğunu bildiği halde”.

Peki bu tavır sadece şiirlerde ve dizelerde mi vardı?

O şiirlerin içinden çıktığı bir gerçek “Kuvayı Milliye Destanı” yok muydu?

SAKARYA SAVAŞI’NDA ATEŞ HATTINDAKİ FEDAİLER Elbette vardı.

Milletin bağrından çıkan her sanat eseri o milletin gerçeğinden esin alır, güç alır.

Sakarya Savaşı’na “Subaylar Savaşı” da denmesi bir tesadüf değil.

Atatürk’ün Melhame-i Kübra (Kıyamet Savaşı) adını verdiği bu muharebe en çok subayın şehit olduğu savaşlardan biriydi.

Çünkü Harbiye’nin devrimci geleneğinden yetişen kalpaklı genç subayların bu savaştaki bir görevi de milleti savaşın kazanılabileceğine ikna etmek için canlarını feda etmek ve ateş hattına girmekti.

Savaşa kurmaylık etmekle yetinmediler, ateş hattına girdiler, çarpıştılar, şehit oldular.

Komutanlarının en öne atılmasının güveniyle Mehmetçik silahına sarılsın diye.

Kuşkusuz önlerinde çok daha parlak seçenekler vardı bu yetişmiş kurmay birikimin.

Ama milletlerinin kaderinden ayrı bir yolu tercih etmediler.

Hem de bozgunun ve firarın en çok olduğu savaşlardan birinde.

Çünkü onların fedailiği pes etmenin ya da savaşmaya devam etmenin kararını etkileyecekti, savaşın zihinlerde kaybedilmesini veya kazanılmasını sağlayacaktı.

Ve onların “ordularını savaşa ikna etmek için ateş hattına girmesiyle” zafer kazanıldı.

GEÇMİŞİN MASALLARI DEĞİL  TOPLUMSAL GERÇEĞİMİZ Bazılarımızın “Onlar eskidendi, artık toplum çok bozuldu” dediğini duyar gibiyiz.

Ama bu da gerçeğin bir karanlık yönünü yansıtırken onun panzehiri olan toplumumuzun özünü ise gizliyor.

Daha geçen yıl Bolu Kartalkaya yangınında içerdeki yardım çığlıklarına dayanamayıp ateşlerin içine atlayan ve içerdekileri kurtarıp kendi hayatlarını kaybeden tıp fakültesi son sınıf öğrencisi Yiğit Gençbay ve makine mühendisi Alp Mercan’ı, koronavirüsten milleti korumak için kendileri ön cephede feda olan sağlıkçıları, depremde enkazların dibini kazan madencileri, cephede feda olmaya hazır şekilde nöbet tutan Mehmetçiği, çevredeki vatandaşların canını korumak için bombaların üzerine atlayan Fethi Sekin’i hangi toplumun içinde sayacağız?

Tüm bunları hamaset için saymadık.

Hepsi tarihtir, hepsi yaşanmıştır, hepsi ortak hafızamız, mirasımız, bir nevi DNA’mızdır.

Her toplumun fedakarları, turna katarları ve kahramanları vardır.

Fakat biliyoruz ki “gerçek kahraman kitlelerdir” sözünde işaret edildiği gibi esas olan, tarihin öznesi ve ilerleticisi olan halk kitlelerinin sürekli bağrında yaşattığı ve tarihin tekerleğini döndüren gücü buldukları “zorlukları birlikte aşma” mirasıdır.

Nihilizm, bireycilik ve anarşizm ise köksüzdür, yurtsuzdur, kimliksizdir.

Bizim arkamızda Ergenekon’un demircisinden Yunus Emrelere kadar koca bir tarih, bireyciliğin tarafında ise kuru bir bencillik var.

SÜRÜLEŞMENİN PANZEHİRİ:  ORTAK GELECEĞE EMEK VERMEK Tekrar “nihilist penguene” dönersek; ölüme doğru paytak paytak yürüyen penguenin yolculuğuna çok benzer yolculuklar var hayatımızda.

Sistemin kendisine, emeğine, yaşadığı topluma hatta cinsiyetine yabancılaştırdığı, “sadece tüket ve haz peşinde koş” düsturuyla farklı olmak için çıktığı yolda aslında sistemin tek tip robotlarına dönüşen insanlar, dostlar tablosu karşımızda.

Bu kendini gerçekleştirmekten, düşünmekten, üretmekten, yeniyi yaratma sevdasından, erdemli bir hayattan “anlamsızlık” iddiasıyla vazgeçişin sonu sistemin bireyin üzerinde çözülmeyen krizi, onu günden güne yiyip bitirmesi oluyor.

Ve bunun intihar gibi, uyuşturucu gibi korkunç sonuçları… Tabii ki saydıklarımızla bir tutmuyoruz ama bir başka sonucu da ait olduğu toplumdan ümidi kesip çareyi “yurt dışına kapağı atmakta” aramak olarak karşımıza çıkıyor.

Nitelikli beyin göçü gerçeğimizle yurt dışına kaçış ikliminin sonuçlarının bilinçli şekilde birbirine karıştırılmasıyla yaratılan bir “yurt dışı rüyasıyla”, büyük umutlarla gidilen ama hayal kırıklığıyla sonlanan birçok hikâye var çevremizde.

Oysa çok daha mantıklı, binde bir ihtimalli bir refahı elde etmek için ait olduğun toprakları arkada bırakmak kadar büyük bir kumarı oynamaya gerek kalmayacak, ulaşsan da hayatın tadını tuzunu kaybetmene yol açmayacak, denenmiş ve başarılı olmuş bir yol var karşımızda.

Evet çıkılacak bir yol var ama bu sonu yok oluş olan bir yol değil.

Yaşadığımız toplumun ortak geleceğine emek verip, öncüsü olduğumuz bir yol.

Kestirme yoldan söylersek; devrim!

Toplum için, insanlık için bir davanın parçası olmak.

Toplumu sürüye, bireyi atoma çeviren sistemin yozlaşması karşısında tek geçerli çözüm.

Tarih boyunca köşeye sıkışan, üretici güçleri onları boğan üretim ilişkilerinden kurtarmak zorunda kalan toplumların bulduğu tek çözüm.

Fransız Devrimi’nden Türk Devrimi’ne ve Sovyet Devrimi’ne kadar.

Ve o devrimlerin yarattığı sanattan, bilime, edebiyata kadar kendini var eden büyük insan birikimi… MAHMUT ESAT BOZKURT’UN GURURLU GÜLÜŞÜ O büyük insan birikiminden bir örnekle bitirelim.

İsviçre’de yaptığı hukuk doktorasından sonra önünde Avrupa’da parlak bir hukuk kariyerinin basamakları varken İzmir’in işgali üzerine vatanına dönüp efe kıyafetini giyen ve silahına sarılan Mahmut Esat Bozkurt’un o meşhur fotoğrafı.

Yanında Şükrü Saraçoğlu, sırtında tüfeği, gururla gülümsüyor.

O gülüşte şahsi ikbalini düşünmeden milletinin ikbaline adayan bir kahramanın özgüveni ve bizlere mesajı var.

Nihilist penguenden yola çıkıp Mahmut Esat’a kadar geldik ama sizce de İsviçre üniversitelerinden çıkıp Kuşadası’nda bir Kuvayı Milliyeci olmaya varan bu yolculukta bize büyük dersler yok mu?

İlgili Sitenin Haberleri