Haber Detayı
Yazarlık mı? Yorumlamaya Çalışalım…
Bir Çin atasözü der ki; “Hayat hikâyesini güzel anlatanlara ikram sunar.” Bu sözden yola çıkarak; Madem hayat hikayesini güzel anlatanlara ikram sunuyormuş, madem yaşadıklarımızdan anlam çıkarmayı seçersek bize cömert davranıyormuş o halde yıllardır kendi kendime sorduğum soruyu sırası gelmişken okurla da paylaşabilirim.
Sorum şu?
Bir yazar olarak kendimin olmasa da başkalarının hikayesini güzel ve akıcı bir dille anlatabildim mi?
Bana yapılanlara karşılık verebildim mi?
Ailemin ve benim hayallerimi gerçekleştirebildim mi?
Önüme çıkan fırsatları değerlendirebildim mi?
Ya da kendim fırsat yaratmak için çaba harcadım mı?
Kültürel altyapımı oluşturmak, entelektüel kimlik kazanmak için gayret sarf ettim mi?
Tüm bunlara yanıt vermem zor.
Ancak arka arkaya kitaplarım çıkınca imza günümde üniversiteden bir arkadaşımın bana söylediği; “Ya Neşe!
Biz yaşamışız sen yazmışsın be!” sözünü duyunca ne yalan söyleyeyim mutlu olmuş, bir şeyler yaptığıma inanmıştım…Şimdi işin arka planına bakma zamanı.Edebiyat benim için hep bir sığınak oldu.
En çok yazarak, yazacaklarımı hayal ederek mutlu olduğum bir sığınak.
Son yıllarda toplum olarak içimizde yaşadıklarımızı soracak olursanız ki sormayın.
Güvensiz, çalkantılı, huzursuz bir iklimde silkelenip dururken iç dünya nasıl olur ki?
İçimizde asılı kalan soru işaretleri yığın yığınken, kaçışlar, yok sayışlar, debelenme, yok oluşu körüklerken iç dünya nasıl olur ki?
Yine geçmişe yönelik sorgulamalar, kaçışlar, verilen ya da verilemeyen sınavlar, yanıt alınamayan sorular, huzursuzluğun ve tutarsızlığın başrolde olduğu bir ortamda iç dünya nasıl olur ki gibi sorulu cevaplar beynimize üşüşünce yazmaktan başka yol ve çare var mıdır?Bu girişten sonra hazır yazarlık kursları başlamışken bazı şeyleri hatırlatıp, yetinmeyerek bu bir ev ödevidir demek istedim…Tesadüflerin, tutkuların, zekânın, işe asılmanın, yaratıcılığın başrolü oynadığı alanlardan biri de yazın dünyasıdır.
Bu alanda farklı ve etkileyici olmanın yolu da güncel ve yakıcı sorunları dile getirmekten geçer.
Bu arada açık ve net olmak gerekirse; Sadece yazarlık kurslarına devam etmekle yazar olunabileceğini sanmıyorum.
Yazıya yatkın olmak, ulusal ve evrensel dünyayı görüp tanımaya zaman ayırmak, kültürel kimlik için para harcamak, sorunlara gerçekten ilgi duymak, konuları merak etmek, olup biteni araştırmak, yüzeysel bilgilerle yetinmemek gerekir.
Hatta bazen ayakları yerden kesmek gerekir ki hayaller hayata geçsin.
Bazıları dert edinmese de sorunları dert edinmek gerekir ki haklılık payı artsın.
Bazen olaylar karşısında bir birim öfkelenenlere karşın, bin birim öfkelenmek gerekir ki yürek soğusun…Eğer yazı yazmaya heves ediyorsak nasıl konuşuyorsak öyle yazmalıyız ki kendimize, iç dünyamıza, ülkenin dert haritasına dair yaptığımız tüm yolculukları paylaşırken samimi, inandırıcı ve dürüst olalım.
Bazen çıkışsız kapılarda, yok oluşu güvenilen bir elin açtığını, ya da birilerinin tozunun tortusunun bile o sorunu çözmeye yardım ettiğini, edeceğini unutmayalım…Bazen doğru bildiğini söyleyip yalnız kalmakla, susup kalabalıklar arasında kaybolmak arasındaki seçimde ilkinden yana tavır almanın doğru bir yol olduğunu unutmayalım.
Her kitabın bir serüven olduğunu, orada yazılanların sizi alıp bir yerlerde dolaştırdığını, bazen kendinizi ve dertlerinizi unutturup gezdirdiğini, bazen sevindirip, bazen üzdüğünü de unutmayalım.
Yine bazen çok severek okuduğunuzu ve önerdiğinizi, bazen de sevmeyip, bir köşeye kaldırdığınızı da….Yazarlık serüveninde bir başka önemli konuya gelince; yazarının elinden çıkan kitap yazanın elinden çıkmıştır ama artık okurundur ve sizindir.
Çünkü o tarihtir, coğrafyadır, kadındır, erkektir, çocuktur, yaşlıdır, ülkedir, dünyadır, sorunlardır ve size kapıları açan, yer yer kendinizi bulduğunuz alandır, aynadır…Yine yazarın hakkı kitaba verilen parayla ödenmez, yazdığı kitap anlaşıldığı, zaman, yorumlandığı zaman, okuyana yeni bir şeyler kattığı zaman ödenmiş olur.
Yazarın hakkını okurun emeği ve ilgisi öder.
Yazarı mutlu eden de budur ve aldığı geri dönüşlerdir…Sıklıkla sorulan sorudur. “Nasıl yazalım, ya da nasıl başlayalım?” İşte size uzun yılların deneyiminden damıtılmış birkaç ipucu.
Ne yazarsak yazalım, kuru bir metin olarak değil, akıcı, okunabilir, sıkmayan, konu keyif vermese de keyif alınacak bir yazım dili kullanmaya çalışalım.
Hem yazarken, hem konuşurken bu yolu izleyenlerin kalıcı olduklarını ve iz bıraktıklarını unutmayalım…Örneğin güncel ve yakıcı bir yazı konusu ararsak!
Karşımıza da TÜİK’in açıklaması çıkarsa, gel de yazma!
GÖÇ istatistiklerine göre Türkiye’den yurtdışına göç eden kişi sayısı ciddi bir artış göstermiş, eski yıllara göre yüzde 42.5’lik bir artış varmış.
İnsanlar neden gider?
İnsan evini, geçmişini, anılarını, arkadaşlarını kaç koliye, kaç valize, kaç bavula yerleştirebilir, ya da sığdırabilir?
İnsan sürekli gittiği mekânları, doğup büyüdüğü mahallesini, her gün arşınladığı sokakları, yollarını aşındırdığı caddeleri, bayramını seyranını, modasını adasını, kafesini fırınını, güneşini kışını, yazını tozunu, çaresizliğine çözüm bulan annesini, belki bir daha göremeyeceği baba evini kaç kutuya sığdırabilir?
Gitmek mi zor, kalmak mı zor derken, değişimin zahmetsiz ve bedelsiz olabileceği akıldan çıkar mı?
Gidilen ve seçilen yer kurallar ülkesi ise uyum kolay sağlanır mı?Tanımadığın bir kente gidip, tanıyamayacağın bir kente dönmek…Eskiler bi yerlere göçerken: “Gidip de dönmemek var gelip de görmemek var” derlerdi.
Bu söz hala güncel ve değerlidir!
Tanımadığın bir yere giderken, dönüşte tanıyamayacağın bir kenti de hesap etmek gerekmez mi?
Bizler gibi sımsıkı sarılmayan, dönüp dönüp bağrına basmayan, içten ve sıcak bakışlarla süzmeyen bir yere alışmak kolay mı?
Yemeğinden tatlısından, mis kokulu simidinden vaz geçmek kolay mı?
Bunun yanıtı çok ve çeşitli.
Umutsuzluk, yılgınlık, iş bulma umudu, gelecek endişesi vb. bazen bu kararı elinde olmadan da alır, ama getiri ve götürüsünü iyi hesaplamak gerekir…Tam da burada gençlere seslenelim!Ülkeyi sevmek yeterli değil, gereklidir.
Değerin üzerine değer katmak, o da yetmez katma değer katmak gerekir.
Evrensel olmayanın milli olamayacağını, dil öğrenmeden, kitap okumadan, empati yapılmadan, bilimsel meraklar olmadan, yaşlılara karşı, çevreye karşı, hayvanlara karşı, duyarlı olunmadan ne okur ne yazar olunamayacağını iyi bilmek gerekir…Sevgili gençler lütfen!
Güçlü noktalarınızı öne çıkarın, zayıflıklarınızın üstüne gidin, fırsatları değerlendirin, tehditleri çok da dikkate almayın.
Yaratıcılığınıza ve yeteneklerinize göre hedefler koyun.
Değerlere dayanın, ahlak, adalet iyilik, doğruluk eşitlik, doğa sevgisini göz ardı etmeyin.
Teknolojiyi çağla sınırlandırmayın.
Kültür ve sanatla başınız hoş değilse işiniz zordur unutmayın; İnsanın değerlerle doğmadığını aileden ve eğitimden alıp, sonra da içselleştirdiğini de unutmayın.
Yine adalet ve hukuk kavramlarının insanda zamanla şekillendiğini, dertlerine çare bulamayan insanların, suçun üstü örtüldükçe adalet ve hukuk kavramlarını sorguladığını gelinen noktada tüm bunlar çok net görüldüğünü de atlamayın…Değerli aileler lütfen!
Ülkelerinin en önemli krizlerini akıllıca çözen liderlere bakınca; samimiyetle, zekayla, bilgiyle, eğitimle, vicdanla ve ekip ruhuyla hareket edenleri görünce, gençler nereye ve neden gidiyor diye sorgulamayın?
Bazı önemsiz sorunları meydan savaşı gibi görmek, beka diye yorumlamak ölüm kalım savaşı diye nitelemek, o kıvama sokmak, ayrıştırıcı dile sığınmak ne kadar doğru diye de sorgulayın…Özetle!
Yer yer öneri, yer yer deneyim, yer yer örneklerle dolu bu yazıyı ister şefin önerisi sayın, ister eğitimci bir yazarın notları deyin, ister ev ödevi olarak görün, ister karne notu alacağınızı farz edin.
Size kalmış.
Gazetecilikte ve yazarlıkta 3 ahlaki çizgi vardır.
Mesleki ahlak, kurumsal ahlak, kişisel ahlak!
Anahtar sözcük ise şudur.
Kimlik ve kalem kiralık değilse, sonuç çoğu kez masanın üstüne bırakılmış kırmızı bir karanfille biter.
Çünkü kurtlar sofrasında oturmanın da özel bir menüsü vardır!
Toplumun mayasına çalınan darbelerin izi ve etkilerini, olup bitenleri fark etmek kadar fark ettirmek sorumluluğu da yazara aittir…Hatırlatma: Yazar Mustafa Ekmekçi’ye bir gazeteci sorar. “Abi bu cesur yazıları nasıl yazıyorsun?” Ekmekçi, “Korka korka!” der.Not: Yazarlık nerede bir acı varsa, dünyanın duyarlı tüm yazarlarıyla birlikte yüreğin aynı anda sızladığı bir meslek daldır.
Yine yazarlık duyduğunuz her sözün, gittiğiniz her yerin, tanıştığınız her kişinin yaşamınıza akıttığı zenginliklerin yanında, sizden alıp götürdüğü hayal kırıklıklarına da tanıklık edeceğiniz bir alandır.
Yazarlık, ozanlık, ülke sevdalısı olmak, aynı zamanda Cumhuriyetin köklü kültür ideallerine sahip çıkmak demektir.
Ancak hakkını vererek yapmak zordur, bazen sorun yaratır, ciddi sorumluluk gerektirir.
Çünkü bir yanda yutkunup susanlar, diğer yanda aslanlar gibi kükreyenler vardır!
Bir yanda bin bir yetenek sahibi yürekli insanlar, diğer yanda ben neredeyim ya da ben ne yapıyorum diye sormayanlar vardır…Özetle: Bu uzun yazıyı bitirirken vurgulama gereği duyduğum bir hatırlatmam daha olacak. “Sanatı görmezden gelinen ülkelerin yüreği işgal altındadır.” derler.
İbn Sina da der ki; “İlim ve sanat iltifat görmediği ülkeyi terk eder.” Ne yüreğimiz işgal altında olsun, ne de ilim ve sanat ülkemizi terk etsin…