Haber Detayı
"İyi’ ve ‘kötü’ yiyecek inancı nereden çıktı
Besinleri ahlaki etiketlerle sınıflandırmak sağlığı iyileştirmiyor; aksine yeme davranışını bozuyor. Güncel beslenme bilimi, katı kurallar yerine bağlamı, bedensel sinyalleri ve sürdürülebilirliği merkeze alan esnek bir yaklaşımı işaret ediyor.
“Bunu ye”, “şundan uzak dur”, “bunu asla ağzına sürme”… Bu cümleler yalnızca sosyal medyada değil; spor salonlarında, kliniklerde ve hatta sağlık profesyonellerinin dilinde de sıkça karşımıza çıkıyor.
Oysa bu dil, bilimsel bir zorunluluktan değil, diyet kültüründen besleniyor.Diyet kültürü; zayıflığı sağlıkla eşitleyen, beden ağırlığını ahlaki bir ölçüt gibi sunan ve yeme davranışını sürekli denetim altında tutmayı “disiplin” olarak pazarlayan bir sistem.
Bu sistemde yiyecekler yalnızca besin değildir; karakter testi haline gelir.
Salata “iyi”, pizza “zayıf irade göstergesi” olarak kodlanır.Beslenme bilimi ise bu tür ikilikleri desteklemez.
Hiçbir besin, tek başına ve bağlamından koparıldığında sağlığın belirleyicisi değildir.KATI KURALLAR NEDEN İŞE YARAMIYOR?Yeme davranışı üzerine yapılan uzun dönemli çalışmalar, katı beslenme kurallarının kalıcı sağlık kazanımı sağlamadığını gösteriyor.
Aksine, ağırlık döngüsü (weight cycling), yani tekrar tekrar kilo verip alma davranışı; kardiyometabolik riskler, insülin direnci ve inflamasyonla ilişkilendiriliyor.Daha az bilinen ama klinikte sık karşılaşılan bir sonuç ise ortoreksiya nervoza. “Sağlıklı yeme” takıntısının, besin çeşitliliğini daraltacak ve sosyal yaşamı bozacak kadar katılaşması… Ortoreksiya, kalori fazlasından değil; kısıtlamanın kendisinden besleniyor.Besinleri “iyi–kötü” diye ayırmak, biyolojik açlıktan çok bilişsel baskıyı artırıyor.
Bu baskı, stres hormonlarını yükseltiyor; stres ise yeme davranışını daha düzensiz hale getiriyor.
Yani sorun çoğu zaman ne yediğimiz değil, nasıl ve hangi zihinsel çerçeveyle yediğimiz. “ALL FOODS FIT” NE DEMEK — NE DEMEK DEĞİL?“All foods fit” yaklaşımı sıklıkla yanlış anlaşılıyor.
Bu model, “canın ne isterse ye” anlayışı değildir.
Aksine, besin değeri, doyuruculuk, sindirim tepkileri, kişisel sağlık durumu ve yaşam koşullarını birlikte değerlendiren bir çerçeve sunar.Bu yaklaşımın merkezinde üç temel ilke yer alır.Açlık, tokluk, tatmin ve sindirim sinyallerini dikkate almakGünlük tempo, stres düzeyi, fiziksel aktivite, sosyal ortamKurallar yerine ayarlanabilir kararlarBu sayede beslenme, sürekli “doğru yapıyor muyum?” kaygısı üreten bir performans alanı olmaktan çıkar.BİR DAVET MASASINDA NELER DEĞİŞİR?Aynı ortamı düşünelim, pizza, sebze–dip tabağı ve kurabiyeler var.Katı diyet zihniyetiyle hareket eden biri pizzadan kaçınır, yalnızca sebze yer; yeterince doymadığı için günün ilerleyen saatlerinde kontrolsüz bir yeme atağı yaşar.
Bu durum genellikle suçluluk, telafi etme ve yeni kısıtlarla devam eder.“All foods fit” yaklaşımıyla ise kişi şunu bilir. – Pizza tek başına yendiğinde kendisini çabuk acıktırıyor – Lifli besinler tokluğu uzatıyor – Sevdiği tatları tamamen yasaklamak geri teperSonuçta tabağında hem pizza hem sebze olur.
Tokluk hissi gelir, kurabiye “yasak meyve” olmadığı için aşırı çekici olmaktan çıkar.
Yeme davranışı dramatik değil, orantılı olur.Buradaki fark irade değil; biyolojiyle kavga etmeyen bir düzenleme.Beslenme, sağlığın önemli bir parçasıdır ama tek belirleyeni değildir.
Uyku, stres, ruh sağlığı, gelir düzeyi, gıdaya erişim, kültürel alışkanlıklar ve zaman kısıtları beslenme davranışını doğrudan etkiler.“All foods fit” yaklaşımı, bu karmaşıklığı inkar etmek yerine kabul eder.
Herkes için geçerli tek bir ideal tabak olmadığını söyler.
Sağlık, uygulanabilir ve sürdürülebilir olanla inşa edilir.YASAKLAR DEĞİL, İLİŞKİLER DEĞİŞTİRİRBesinleri ahlaki etiketlerle sınıflandırmak, sağlığı korumaz.
Yeme davranışıyla kurulan ilişkiyi bozar.
Daha dengeli, daha sakin ve daha sürdürülebilir bir beslenme için ihtiyaç duyulan şey yeni yasaklar değil; daha fazla bağlam, bilgi ve esneklik.Odatv.com