Haber Detayı
Utanmaz kovboyun geri dönüşü
Trump Doktrini; “Amerika Önce” adı altında çıplak gücü, tehdidi ve belirsizliği merkeze alan bir siyasetle küresel düzeni sarsıyor. Maduro’dan İran’a, Grönland’dan Ukrayna’ya uzanan kriz hattı, ABD’nin uzlaşma değil baskı ve kuşatma üzerinden yeni bir dünya tasavvuru inşa ettiğini gösteriyor.
Donald Trump, dünyayı Birinci Dünya Savaşı öncesinin kuralsız ve çıplak güç dönemine geri sürüklüyor.
İşgalin, zorbalığın ve pervasız sömürgeciliğin yeniden meşrulaştığı bu dönemde; iki dünya savaşından sonra inşa edilen uluslararası hukuk, küresel normlar ve Birleşmiş Milletler sistemi, değersiz birer “mürekkepli kağıt yığınına” indirgenmiş durumda.
Bugün artık tereddütsüz biçimde “Trump Doktrini” olarak adlandırılabilecek bir siyasi ve stratejik çerçeveyle karşı karşıyayız.
Bu doktrinin omurgasını, “Amerika Önce” ilkesi oluşturuyor.
Bu ilke, ABD’nin çıkarlarının; müttefikler dahil olmak üzere, tüm diğer aktörlerin çıkarlarının mutlak önüne konulması anlamına geliyor.
Uzlaşma yok, karşılıklı bağımlılık yok, kazan-kazan anlayışı yok.
Amerika alır; geriye kalan kırıntılar ise başkalarına düşer.
Bu yaklaşımın tek istisnası israildir.
Ancak bugün dahi “America First” ve “MAGA” çevrelerinde israil meselesi ciddi bir iç tartışma konusu haline gelmiştir.
Ocak 2026 itibarıyla Trump’ın ABD’nin 47.
Başkanı olarak yemin etmesinin üzerinden bir yıl geçti.
Kamuoyuyla kurduğu yoğun ilişki ve küresel meselelerdeki görünürlüğü açısından Trump’la yarışabilecek çok az lider vardır.
Ancak bu görünürlük, Trump yönetimi için iki ucu keskin bir kılıç.
Sürekli kriz, sürekli baskı ve gerçek zamanlı karar alma zorunluluğu; Trump diplomasisini tutarsız, aceleci ve yarım yamalak bir çizgiye hapsetmiştir.
Bu nedenle Trump ve en yakın çevresinin ( Başkan Yardımcısı J.D.
Vance, Dışişleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Marco Rubio, Özel Temsilci Steve Witkoff ve Jared Kushner ) el attığı birçok dosya çözümsüz kaldı.
Politikaların sık sık tersine çevrilmesi, Trump’ın “herkesi dize getiren lider” imajını zedeledi; bu durum, “TACO (Trump Always Chickens Out)” söyleminin yayılmasına yol açtı.
Saldırgan strateji Trump Doktrini’nin ikinci temel ayağı, Çin ve Rusya’nın küresel nüfuzunu sınırlamaya yönelik saldırgan ve ön alıcı stratejilerdir.
Aralık ayında yayımlanan revize Ulusal Güvenlik Stratejisi, bu hedefleri açıkça ortaya koyuyor; Küresel yönetişim kurumlarını baskı ve tehdit yoluyla yeniden şekillendirmek Batı Yarımküre’yi ABD’nin münhasır nüfuz alanı haline getirmek Çin’i çevrelemek Avrupa, Orta Doğu ve Afrika’daki stratejik yükü “alt müttefiklere” devretmek 2026’da yaşanan gelişmeler bu çerçeveyle birebir örtüşüyor. 3 Ocak’ta ABD, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu ele geçirdi.
Operasyon, Kübalı muhafızların etkisizleştirilmesini ve Rus hava savunma sistemlerinin devre dışı bırakılmasını içeriyordu.
Amaç yalnızca Maduro değil; Çin’in yoğun biçimde kullandığı Venezuela petrol rezervleri ve ABD’nin “yumuşak karnı” olarak gördüğü Latin Amerika üzerindeki denetimi pekiştirmekti.
Maduro’nun kamuoyu önünde aşağılanması, ABD’nin bölgeye yönelik klasik “büyük sopa” politikasına dönüşünün de sembolüydü.
Ancak bu adımın Trump’a stratejik bir zafer kazandırdığı söylenemez; zira Venezuela’da iktidar fiilen eski elitlerin kontrolünde kalmıştır.
İran, Grönland ve kaçınılan savaş Ocak ayının ilk haftalarında İran’da patlak veren kitlesel protestolar, rejimin çöküşü senaryolarını gündeme taşıdı.
Protestolar ABD açısından tarihsel bir fırsat olarak görüldü.
Ancak askeri müdahale ihtimali güçlenmişken Trump, beklenmedik biçimde geri adım attı.
Bu geri çekilmede, Haziran 2025’teki On İki Gün Savaşı’nın travmasını taşıyan israil Başbakanı Netanyahu’nun etkisi belirleyici oldu.
Bu geri çekilme, Trump Doktrini’nin üçüncü ayırt edici unsurunu gözler önüne serdi; ani geri adımlar ve itibarı umursamama.
Trump için önemli olan, sonuç değil; belirsizlik ve korku üretmek.
İran dosyasından kısmen uzaklaşan Trump, bu kez Grönland’a yöneldi.
Danimarka’yı “sömürgeci” ilan eden Trump, Moskova ve Pekin’i ritüel biçimde tehdit unsuru olarak kullanırken, asıl hedefini gizlemedi: Arktik’te ABD üstünlüğünü pekiştirmek ve Çin-AB ticareti için giderek önem kazanan Kuzey Deniz Rotası’nı kontrol altına almak.
Bu söylem Avrupa’da paniğe yol açtı.
NATO’nun dağılması ihtimali dahi tartışılırken Trump, Davos’ta geri adım atarak “karşılıklı fayda” vurgusu yaptı.
Ancak bu geri adım da, belirsizlik üretme stratejisinin bir parçasıydı.
Ukrayna ve “Barış Kurulu” Grönland tartışmaları sürerken Trump, Ukrayna lideri Zelenskiy’i İsviçre’ye çağırdı; Witkoff ve Kushner’i ise Moskova’ya gönderdi.
Ardından Rusya-ABD-Ukrayna arasında güvenlik ve ekonomi odaklı üçlü görüşmeler yeniden başladı.
Masada yalnızca toprak meselesi değil, Biden döneminde dondurulan 5 milyar dolarlık Rus varlıkları da vardı.
Bu süreçte Putin, Trump’ın önerdiği “Barış Kurulu”na 1 milyar dolarlık katkı teklif etti.
Gazze’nin yeniden inşası için öngörülen bu yapı, küresel medyada “BM alternatifi” olarak lanse edildi.
Ancak bu girişim de ciddi soruları beraberinde getirdi; Tam olarak Kimler katılacak?
Kararlar nasıl alınacak?
Gazze ile mi sınırlı kalacak?
Kovboy zihniyetinin ifşası Trump Doktrini, geçici bir başkanlık hevesi mi yoksa Amerikan siyasetinin özündeki çıplak gücün ifşası mı?
Bugün Marco Rubio’dan Pentagon kadrolarına kadar uzanan söylem hattı, diplomasinin yerini kovboy zihniyetinin aldığını gösteriyor.
Bayrağını dikip itiraz edeni susturan bu anlayış, Trump’la birlikte maskesini tamamen düşürmüş durumda.
Trump her an yeni bir gündem yaratabilir; bugün merkezde olan mesele yarın önemsizleşebilir.
Ancak kesin olan şudur; Trump Doktrini, küresel düzeni istikrarsızlaştıran; korku, belirsizlik ve zorbalık üzerine kurulu bir güç siyasetidir.
Olgun diplomasinin ölçütü ise, başlatılan süreci sonuçlandırabilmektir.
Trump dünyasında ise süreç vardır; sonuç yoktur.