Haber Detayı
“Rojava Romantizmi”nden “Jeopolitik Gerçeklik”e: Washington Çekildi, Şam Yürüdü… | Dış Haberler
Kuzeydoğu Suriye’de terör örgütü PKK/SDG kontrolündeki alanlara yönelik Şam merkezli baskı ve tahkimat hamleleri, yalnızca cephe hatlarını değil; ABD’nin yıllardır kurduğu “ortaklık” söylemini, Avrupa’nın “izleme” konforunu ve bölgedeki enerji-jeopolitik matematiği de yeniden yazıyor. Ankara ise sürece “sınır güvenliği–terörle mücadele–Suriye’nin toprak bütünlüğü” penceresinden bakıyor: “Tehdit ya giderilir ya giderilir.”
Kuzeydoğu Suriye’de tansiyon düşmedi; sadece takvime bağlandı.
Şam yönetimi ile terör örgütü PKK omurgalı Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında yürürlükte olan ateşkesin 15 gün uzatıldığı açıklandı.
Uzatma kararı, sahada “barışın geldiği” anlamına değil, daha büyük bir kopuşun şimdilik ertelendiği mesajına işaret ediyor. Çünkü uzatmanın zamanlaması ve gerekçesi, krizin en tehlikeli dosyasını işaret ediyor: IŞİD tutukluları, hapishaneler ve kamplar. 15 günlük uzatma neden kritik?
Ateşkesin 15 gün uzatılması, sahada “barışın güçlenmesi”nden çok, krizin en tehlikeli parçasının kontrollü taşınması anlamına geliyor.
Şam’ın Savunma Bakanlığı uzatmayı duyururken, AP ve Reuters’ın aktardığı çerçeve şu gerçeği açığa çıkarıyor: Karar, aynı anda yürüyen başka bir süreçle kilitli.
O süreç de ABD’nin kuzeydoğudaki tesislerden IŞİD tutuklularını Irak’a transfer hamlesi.
İlk etapta 150 tutuklunun Irak’a taşındığı; toplamda 7 bine kadar tutuklu için transfer planının konuşulduğu bir tabloda, ateşkes artık “iki tarafın iyi niyeti”yle değil, risk yönetimiyle ölçülüyor. Çünkü kontrol değişimi sırasında yaşanacak bir “çözülme”nin en hızlı patlatacağı dosya, cephe hattı değil; hapishane hattı.
Bir hapishane kırılması, yalnızca bir güvenlik olayı değildir: Suriye içinde anlık güvenlik çökmesi, Irak’a doğru militan sızıntısı, Avrupa’da ise “geri dönüş” ve “uyuyan hücre” korkusunu besleyen siyasi deprem üretir.
Bu yüzden 15 gün, “çatışmayı dondurma” değil; felaketi önlemek için zaman satın alma penceresi gibi duruyor.
Başka bir ifadeyle, ateşkesin gerçek konusu “çatışma” değil; dağılmadan devir. “Silahlar sustu” değil, “silahlar yer değiştiriyor” SDG cephesi uzatmayı kabul ettiğini duyururken, aynı haber akışında hükümet güçlerinin bazı bölgelerde yığınak ve lojistik hazırlık işaretleri verdiğini ileri sürüyor.
Bu ayrıntı önemli; çünkü sahada ateşkeslerin karakteri çoğu zaman şudur: Ateşkes, çatışmayı bitirmez; çatışmanın şeklini değiştirir.
Temas hattını sakinleştirir; ama kontrol devrini hızlandırır. “Silah bırakma” üretmez; taraflara yeniden konumlanma imkânı verir.
Dolayısıyla 15 gün, “sükûnet” değil; yeniden diziliş anlamına gelebilir.
SDG, bu süreyi “siyasi pazarlık ve güvenlik garantisi” için kullanmak ister; Şam ise sahayı “devlet egemenliği” başlığı altında kurumsal devre hazırlamak ister.
ABD’nin önceliği ise bambaşka bir yerden akar: IŞİD dosyası kontrolden çıkmasın.
Ateşkesin gerçek ölçüsü: Kim hangi dosyayı emniyete aldı?
Bu uzatma, sahada üç şeyi aynı anda test ediyor: Transferin hızı ve güvenliği: Tutuklu devri sorunsuz ilerliyor mu, yoksa yeni gerilim üretiyor mu?
Kontrol değişiminin ritmi: Şam, kontrol devrini fiilen mi genişletiyor, yoksa sadece baskı kurup pazarlık mı büyütüyor?
SDG’nin dayanma kapasitesi: SDG sahada “kurumsal çözülme” mi yaşıyor, yoksa yeni bir savunma hattı mı kuruyor?
İşte bu nedenle 15 gün, “ateşkesin süresi” olmaktan çok, düzenin yeniden yazılması için verilen süre gibi duruyor.
Ateşkes uzadı; ama sahada soru değişmedi: Bu 15 gün, barışı mı büyütecek, yoksa fırtınayı mı erteleyecek? “Deja vu” sahası: Halep’ten doğuya uzanan hızlı baskı dönemi Sahadaki tablo, Halep’ten başlayıp Rakka–Deyrizor–Haseke hattına uzanan bir “hızlı baskı” döneminin yaşandığını gösteriyor.
Reuters, Şam’ın son haftalarda kuzey ve doğuda geniş alanlarda ilerlediğini, SDG’nin son güçlü noktalarının baskı altına girdiğini ve ateşkesin bu yüzden “kırılgan” kaldığını vurguluyor.
Bu baskının anlamı sadece harita değişimi değil.
Terör örgütü PKK/SDG’nin yıllardır “IŞİD’le mücadele” şemsiyesi altında kurduğu askeri-siyasi düzen; enerji sahaları, sınır kapıları, barajlar, hapishaneler ve yerel aşiret dengeleri üzerinden çözülmeye açık bir yapıya dönüşüyor.
Şam’ın attığı her adım, fiilen üç düğümü zorluyor: 1) Enerji ve altyapı: Petrol artık gelir değil, “egemenlik belgesi” Deyrizor hattındaki Ömer (al-Omar) petrol sahası ve çevredeki gaz tesisleri, bu krizde yalnızca ekonomik kaynak değil; “kim devlet, kim idare” sorusunun cevabı.
Reuters’ın “petrol zengini bölgeler ve kritik altyapı” vurgusu, bu hamlelerin arka planını özetliyor: Kim kontrol ederse, savaş sonrası pazarlık masasında o konuşuyor.
Bu nedenle enerji dosyası aynı anda iki farklı pazarlığı doğuruyor: Kontrol pazarlığı:Sahayı kim devralacak?
Yeniden inşa pazarlığı:Yıpranmış altyapıya parayı kim koyacak, karşılığında ne alacak? 2) Sınır ve güvenlik rejimi: Geçişler, kaçakçılık, kontrol noktaları Sınır hattı sadece askeri bir çizgi değil; aynı zamanda geçişlerin, ticaretin ve kaçakçılık rotalarının düğüm noktası.
Kontrol devri, terör örgütü PKK/SDG’nin yerel vergi/gümrük düzenekleriyle kurduğu fiilî idare alanlarını da hedef alıyor.
Şam bu alanı “devlet egemenliği” diye tarif ederken, SDG tarafı “kazanımların tasfiyesi” diye okuyor; tam da bu zıt okuma, her ateşkesi kırılgan kılıyor. 3) DEAŞ dosyası: Hapishaneler ve kamplar, bütün denklemin şantaj noktası Bu kriz büyürse, en hızlı patlayacak dosya burası.
AP’nin haberine göre Şam, iki DEAŞ hapishanesinde kontrolü devraldı; bunlardan biri Rakka yakınındaki al-Aqtan.
Burada 126 çocuğun ailelerine teslim edildiği bilgisi paylaşıldı.
Ancak asıl büyük yük hâlâ SDG’nin elindeki tesislerde: yaklaşık 9 bin DEAŞ tutuklusu.
Bu tablo, neden ABD’nin “kırmızı çizgisinin” giderek tek bir cümleye indiğini gösteriyor: “Hapishaneler dağılmasın, kaçış olmasın, DEAŞ yeniden palazlanmasın.” O yüzden ABD, sahadaki siyasi projeden ziyade risk yönetimi diliyle hareket ediyor: Transfer, kontrol, devralma… Think-tank ve resmi raporlar, bu başlığın yıllardır “zaman ayarlı bomba” olduğuna dikkat çekiyordu.
ABD Dışişleri’nin al-Hol ve bağlantılı gözaltı tesislerine dair raporları; güvenlik, radikalleşme ve insani koşulların aynı anda yönetilemediği bir tablo çiziyor.
Uluslararası Kriz Grubu, hem al-Hol hem de DEAŞ tutukluluk dosyasını “Suriye denkleminde çözülmeden kalan en riskli miras” olarak tarif ederken; Avrupa’nın ve bölge ülkelerinin bu dosyada net bir çözüm üretmekte zorlandığını vurguluyor.
ICCT’nin analizleri ise kamplarda ve tutukluluk ekosisteminde radikalleşme ve suç ağlarının “kendini yeniden ürettiği” uyarısını öne çıkarıyor.
Washington hattı: “Ortaklık”tan “maliyet–risk” hesabına ABD’nin terör örgütü PKK/SDG ile kurduğu ilişki, yıllarca “DEAŞ a karşı en etkili kara gücü” gerekçesiyle taşındı.
Bugün geldiği yer ise daha soğuk bir tablo: ABD’nin sahadaki önceliği, SDG’nin siyasi geleceği değil; DEAŞ ın yeniden güçlenmesini önleyecek asgari güvenlik düzeni.
Reuters, ABD’nin 150 tutukluyla başlayan transfer operasyonunu “daha büyük ölçekli bir planın ilk adımı” olarak yazıyor; toplamda 7 bin tutuklu ihtimalini vurguluyor.
Bu çerçevede ateşkes uzatması, sahada “barış” değil, operasyonel pencere gibi işliyor.
SDG’nin yıllar içinde tek dosyaya sıkışması da Washington’ın elini kolaylaştırdı: DEAŞ dosyası dışında kalan başlıklarda (yerel yönetim, petrol gelirleri, zorunlu askerlik/vergilendirme iddiaları, aşiret tepkileri) “meşruiyet üretme” kapasitesi yıprandı.
Bu da ABD’nin, “ütopya” değil “maliyet–risk” hesabına dönmesini hızlandırdı.
Şam’ın hamlesi: Devleti toparlamak mı, pazarlıkla fesih mi?
Şam yönetimi kuzeydoğudaki düzeni bir “devlet egemenliği” meselesi olarak sunuyor.
Reuters’ın aktardığı çerçevede görüşmelerin omurgası, SDG’nin ordu ve polis yapılarına entegrasyonu ve fiilî özerk düzenin dağıtılması.
Ancak entegrasyon, kâğıt üzerinde teknik bir reform gibi görünse de sahada “varoluş” meselesi.
Silah, kurum ve gelir bir kez birleşti mi; “entegrasyon” artık yalnızca idari karar değil, kimin ayakta kalacağına dair bir hesaplaşmaya dönüşüyor.
Guardian’ın aktardığı 14 maddelik plan tartışmaları ve iç bölünme ihtimali, tam da bu yüzden kritik: Bir taraf “devralma”, diğer taraf “tasfiye” görüyor.
Türkiye perspektifi: “Sınırda terör devletçiğine yer yok” Ankara’nın okumasında bu tablo romantik değil; doğrudan milli güvenlik dosyasıdır.
Türkiye, terör örgütü PKK/SDG yapılanmasını yıllardır PKK’nın Suriye uzantısı olarak değerlendiriyor; sınır hattında fiilî bir yapılanmanın kalıcılaşmasını “terör koridoru” riski sayıyor.
Bu nedenle Ankara’nın temel yaklaşımı üç ayak üzerinde ilerliyor: Sınır güvenliği: Sınır hattında tehdit oluşturan silahlı yapının etkisizleştirilmesi Terörle mücadele: Terör örgütü PKK/SDG’nin askeri-siyasi kapasitesinin geriletilmesi Suriye’nin toprak bütünlüğü: Çözümün Suriye’nin tekil devlet yapısı içinde kalması Bu çerçevede 15 günlük uzatma Ankara açısından iki ucu keskin bıçak: Eğer uzatma, Şam’ın terör örgütü PKK/SDG alanlarında gerçek bir devletleşme devri üretirse, Türkiye bunu sınır güvenliği hanesine “fırsat penceresi” diye yazar.
Eğer uzatma, sahada yeni bir “düşük yoğunluklu” çatışma formunun (sabotaj, şehir içi gerilim, hapishane-kamp kırılması) zemini olursa, Türkiye açısından risk büyür.
Bu yüzden Ankara’nın sahadaki en hassas başlıklarından biri, “DEAŞ dosyası”nın kontrolsüz bir kırılmaya dönüşmemesi: Çünkü böyle bir senaryo, Suriye’yi aşar; Irak’a ve Türkiye’nin güvenlik hattına da sıçrayabilir.
Avrupa “Değer” Dedi, Ekranı Açtı: Kuzeydoğu Suriye’de İzleme Modu Avrupa başkentlerinin terör örgütü PKK/SDG dosyasında sessizliğe yakın bir dil kullanması, “görmüyorlar”dan çok “görüp ölçüyorlar” gerçeğine işaret ediyor.
Yıllarca “IŞİD’e karşı ortak güç” şemsiyesiyle meşrulaştırılan ilişki, sahada denge değişince tek başına kaldı: Avrupa’nın askeri kaldıraç kapasitesi sınırlı, bölgeye doğrudan müdahale iştahı düşük; içeride göç baskısı ve güvenlik siyaseti yüksek; dışarıda ise yeni Şam yönetimiyle temas kanallarını açık tutma ihtiyacı giderek artıyor.
Bu yüzden Avrupa, “değerler” dilini terk etmiyor ama sahaya ağırlık koymuyor: Endişe cümleleri var, belirleyici hamle yok.
Bu “izleme modu”nun arkasındaki ilk neden kaldıraç sorunu.
Avrupa ülkeleri sahada ABD gibi bir askeri düzen kurmadı; yerel ortaklarla ilişkisi çoğu zaman diplomatik ve insani kanallarla sınırlı kaldı.
Dolayısıyla denge Washington–Şam ekseninde değişirken Avrupa ya ABD çizgisine uyumlanmak ya da tek başına risk almak zorunda kalacaktı.
Tercih edilen, risk almadan uyumlanmak oldu.
Reuters’ın aktardığı çerçevede, ABD ve Fransa’nın bile Şam’a “tansiyonu yükseltmeme” telkininde bulunması, Avrupa’nın sahada “söz” üretebildiğini ama “güç” üretemediğini gösteren bir detay.
İkinci neden yeni Şam’la ‘kapı aralığı’.
Avrupa için dosya artık yalnızca “PKK/SDG ile ilişki” değil; Suriye’de yeni yönetimle kurulacak temasın göç, geri dönüşler, yaptırımların geleceği, insani yardım ve yeniden inşa gibi başlıklara nasıl yansıyacağı.
EUAA’nın ülke odak raporları ve rehber belgelerinde, Mart 2025’te SDG’nin silahlı güçleri ve kurumlarının “entegrasyonuna” dair çerçeveye atıf yapılması; sınır kapıları, havaalanı ve petrol-gaz sahaları gibi kritik başlıklarda “devir” tartışmasının Avrupa kurumlarının radarında olduğunu gösteriyor.
Yani Avrupa, sahayı şekillendirmese de sahadaki kurumsal devri yakından izliyor. Üçüncü ve belki de en belirleyici neden ise, sessizliği bozan tek dosya: IŞİD tutukluları, kamplar ve geri dönüş riski.
Ateşkesin 15 gün uzatılmasının, ABD’nin kuzeydoğudaki tesislerden IŞİD tutuklularını Irak’a transfer operasyonuyla “kilitli” yürüdüğünü AP ve Reuters açık biçimde aktarıyor.
Bu ayrıntı Avrupa açısından kritik; çünkü Avrupa’nın sahada “uzaktan izlediği” kriz, bir hapishane kırılması halinde Avrupa içinde “doğrudan hissedilecek” bir güvenlik krizine dönüşebilir.
IŞİD dosyası büyüdüğünde, Avrupa’nın susma lüksü azalır; çünkü suskunluk, iç politikada “güvenlik zafiyeti” diye geri döner.
Uluslararası raporlar, Avrupa’nın bu dosyada yıllardır yaşadığı açmazı zaten tarif ediyordu: Bir yanda vatandaşların geri alınması, yargılama ve rehabilitasyon gibi zor ve maliyetli süreçler; diğer yanda “oradaki yük” büyüdükçe radikalleşmenin ve kaçış riskinin artması.
International Crisis Group’un değerlendirmeleri, al-Hol gibi kampların SDG üzerinde yarattığı baskıyı ve Avrupa ülkelerinin repatriasyon konusundaki isteksizliğinin sahadaki kırılganlığı artırdığını vurguluyor.
Bugün ateşkes uzatmasının bile “tutuklu transferi” için zaman kazanmaya bağlanması, Avrupa’nın yıllardır ertelediği kararların sahada birikerek geri döndüğünü gösteriyor: Değerler konuşuluyor ama faturayı ödememek için ekran açık kalıyor.
Sonuçta Avrupa’nın “sessizliği”, tarafsızlık değil; konforlu bir risk yönetimi.
Ne terör örgütü PKK/SDG için sahaya inebilecek askeri iştah var, ne de Türkiye’yle açık bilek güreşine girecek siyasi zemin.
Ama IŞİD dosyası her kıpırdadığında, Avrupa’nın izleme moduna “alarm sesi” düşüyor.
İşte bu yüzden Avrupa, sahaya çarpan değerleri toparlamak yerine, kamerayı sabitleyip şu soruya odaklanıyor: “Hapishaneler dağılır mı; dalga bize gelir mi?” Ütopya Vitrini, Güvenlik Kasası: Terör Örgütü PKK/SDG’nin “Çok-Etnili” Masalı Dar Çekirdeğe Sığmadı Terör örgütü PKK/SDG’nin Kuzeydoğu Suriye’de kurduğu düzen, yıllarca “devrim”, “özyönetim” ve “IŞİD’e karşı ortaklık” gibi parlatılmış başlıklarla anıldı.
Sahada ise bu anlatının altını taşıyan gerçek yapı, üç kritik alanda aynı anda sıkıştı: kadro/karar alma, ekonomi/petrol/vergi, aşiret dengeleri.
Bu üç sacayağı sallanınca, “ütopya” dili bir anda hayatta kalma diline döndü; siyasi proje, güvenlik refleksine; kurumsal iddia, kriz yönetimine indirgendi. 1) Kadro ve karar alma: Vitrin geniş, kasa dar Terör örgütü PKK/SDG’nin “çok-etnili” söylemi, uzun süre uluslararası kamuoyunda bir meşruiyet kalkanı işlevi gördü.
Yerel meclisler, temsil tabloları, renkli broşürler… Fakat sahadaki eleştiri hep aynı yere işaret etti: Karar alma mekanizması genişlemiyor; daralıyor.
Güvenlik aygıtı büyüdükçe, siyaset alanı küçüldü.
Bir süre sonra “sivil yönetim” vitrinde kaldı; sahadaki gerçek ağırlık, operasyonel çekirdeğin kontrolündeki güvenlik bürokrasisine kaydı.
Bu dönüşüm, iki sonuç üretti: Yerel meşruiyet erozyonu: “Bizden biri yönetiyor” duygusu zayıfladıkça, yönetim “dışarıdan dayatılan yapı” algısına açık hale geldi.
Uluslararası anlatı yorgunluğu: Washington ve Avrupa için ortaklığın meşruiyetini taşıyan “kapsayıcılık” hikâyesi, sahadaki pratikle çelişmeye başladıkça yıprandı.
Bu yüzden bugün mesele sadece askeri değil: Terör örgütü PKK/SDG’nin asıl krizi, “cephe” krizinden çok temsil ve meşruiyet krizi. 2) Ekonomi–petrol–vergi: Gelir akışı kesilince siyaset de susuyor Terör örgütü PKK/SDG’nin kurduğu düzenin ekonomik omurgası, büyük ölçüde enerji sahaları, geçiş hatları, gümrük/vergilendirme düzenekleri ve “savaş ekonomisi” denebilecek bir tahsilat modeline dayanıyordu.
Bu model bir süre çalıştı: Petrol/gaz gelirleri siyasi ve askeri yapıyı besledi, Geçiş noktaları kontrol gücü üretti, Vergilendirme iddiaları yerelde tepki üretti ama sistemi ayakta tuttu.
Fakat tam da bu nedenle, enerji ve gelir akışı “bir kaynak” değil, bir rehine haline geldi: Gelir kimdeyse düzen onda kalıyor.
Kontrol devri ihtimali belirdiği anda, terör örgütü PKK/SDG’nin “kurumsal sürekliliği” tartışmaya açıldı. Çünkü bu yapı, yalnızca bir askeri örgütlenme değil; aynı zamanda gelirle çevrilen bir idari mekanizmaydı.
Gelir kanalları daraldıkça üç şey aynı anda olur: Maaş/lojistik aksar → güvenlik aygıtı gerilir, Hizmet üretimi düşer → halkın sabrı azalır, Baskı artar → yönetim daha güvenlikçi hale gelir.
Yani ekonomik daralma, kendiliğinden siyasi daralma üretir.
Bu yüzden terör örgütü PKK/SDG’nin “ütopya”sı, paranın kesildiği yerde en hızlı şekilde “acil durum yönetimi”ne dönüşüyor. 3) Aşiret dengeleri: Haritayı silen şey tank değil, rıza Deyrizor ve Rakka hattı, terör örgütü PKK/SDG açısından her zaman zor bir dosyaydı. Çünkü bu hattın sosyolojisi, “örgütsel disiplin”le değil; aşiret rızası, yerel liderlik dengeleri, ticaret ve güvenlik ağlarıyla yürür.
Bu bölgede biriken itirazların temelinde genellikle şu başlıklar dolaşır: temsil tartışmaları, zorunlu askerlik/vergilendirme iddiaları, tutuklamalar ve güvenlik uygulamaları, enerji gelirlerinin paylaşımı ve yerel eşitsizlik algısı.
Aşiret dengeleri bozulduğunda şu gerçekle karşılaşırsınız: Harita bazen “askeri güçle” değil, siyasi yalnızlıkla kayar.
Terör örgütü PKK/SDG’nin sıkışmasının üçüncü ayağı tam burada: Sahada kontrolü tutan silah olabilir; ama alanı tutan şey çoğu zaman rızadır.
Rıza çekilince, silah daha çok görünür; daha çok görünür oldukça rıza daha hızlı çekilir.
Bu kısır döngü, örgütü “ütopya”dan “beka” diline iter.
Dış basınçlar birleşince alan daralıyor: Şam–Washington–Ankara üçgeni Bu iç sıkışmaya üç dış basınç eklenince terör örgütü PKK/SDG için manevra alanı hızla daralıyor: Şam’ın “devlet toparlama” ajandası: “Egemenlik” vurgusu, kontrol devrini bir siyasi hedefe dönüştürüyor.
Washington’ın “maliyet–risk” hesabı: Ortaklık artık bir ideal değil; “IŞİD dosyasını kontrol altında tutacak asgari düzen” arayışı.
Ankara’nın “sınır güvenliği” baskısı: Türkiye açısından mesele romantik değil; milli güvenlik ve terörle mücadele başlığı.
Terör örgütü PKK/SDG için sahadaki tartışma “devrim/kurum” olmaktan çıkıyor; “hayatta kalma/dağılma” başlığına sıkışıyor. Ütopya dili, yerini tahkimat, çekilme, pazarlık, garanti kelimelerine bırakıyor.
Ateşkes Uzadı, Fatura Büyüdü: Jeopolitik “Mola” Verdi, Hesap Defterini Kapatmadı Ateşkesin 15 gün uzatılması, sahada kesin bir çözüm üretmiyor; sadece büyük soruyu biraz ileri tarihe atıyor: Kuzeydoğu Suriye’de yeni düzen entegrasyon mu olacak, yoksa çatışma “başka bir forma” mı evrilecek?
Burada kritik olan şu: Ateşkes artık barışı değil, geçişi yönetiyor.
Yani silahların susmasını değil, dosyaların yer değiştirmesini sağlıyor.
Bu tür ateşkesler, çoğu zaman iki şeyin işaretidir: Büyük çatışmaya hazır olmak için zaman kazanmak, Büyük kırılmayı önlemek için kontrollü devir yapmak. 15 günün anlamı: “Çatışma” değil “dönüşüm” takvimi Sahada “entegrasyon” konuşulurken, masanın altındaki gerçek başlıklar şunlar: kim, hangi güvenlik kurumuna nasıl girecek? kim, hangi kontrol noktasını bırakacak? petrol, gelir, vergi düzeni nasıl devredilecek?
IŞİD dosyası kimde kalacak; kaçış riski kimden sorulacak?
Bu soruların her biri, teknik olmaktan çok varoluşsal. Çünkü silah, kurum ve gelir bir kez birleşti mi; entegrasyon artık bir protokol değil, “kim var, kim yok” hesabı olur.
Bu yüzden ateşkes uzadığında, barışın uzadığına değil; müzakerenin sertleştiğine bakmak gerekir.
İroni tam burada: “Vazgeçilmez ortak”tan “devralınabilir dosya”ya Dün “sahada vazgeçilmez” denilen yapı, bugün aynı sahada “devralınabilir” muamelesi görüyor.
İşin ironisi şu: Bir dönem “olmazsa olmaz” diye sunulan düzen, şimdi “maliyet üretmeyen versiyona” indirgeniyor. “Ortaklık” dilinin yerini “risk yönetimi” dili alıyor. “Devrim” anlatısı, bir anda “dosya devri” tartışmasına sıkışıyor.
Jeopolitik, romantizmi sever gibi yapar; sonra kalemi çıkarır ve faturayı soğuk yazar.
Ateşkes, o faturanın yalnızca ödeme tarihini öteledi.
Ana kalemler hâlâ masada: enerji, sınır rejimi, IŞİD dosyası ve güvenlik entegrasyonu.
Ve sahada asıl soru şudur: Bu 15 gün, düzeni mi kuracak; yoksa yeni bir çatışma formuna mı zemin hazırlayacak?