Haber Detayı
Eşitlik, kardeşlik veya özgürlük: Pluribus
“Breaking Bad”in yaratıcısı Vince Gilligan’ın yeni dizisi “Pluribus”, bireyciliğin yalnızlığa evrildiği modern çağda, insanı kolektif bir zihne hapseden o ince çizgiyi sorguluyor.
Bir zamanlar, kitleleri peşinden sürükleyen, özgürlük uğruna kan dökülen devrimlerin sloganlarının aslında bir kıyamet alameti olduğunu düşünün… Eşitlik için birleşin! dendiğinde aslında özgürlük ve barış getirmediğini (tarihi bağlamda da getirmedi diyebiliriz) bugünümüzü şekillendiren, birbirimizden haberdar olmamızı ve her türlü bilgiye kolaylıkla ulaşmamızı sağlayan dijitalleşmenin aslında bir tür pranga olduğunu tasavvur edin.
Aydınlanmanın mahsulü hümanizma hiç olmasaydı veya modern çağda yok oluşumuzun bir nedeni olarak gösterilseydi ne olurdu?
Eleştirel düşünce, birey bilinci gibi kavramları kenara bıraktığımız bir dünya bizi mutlu eder miydi?
Pluribus veya Latince haliyle E pluribus unum, bugün ABD'nin ulusal sloganlarından biri olarak çokluktan birliğe düşüncesini karşılıyor, çeşitlilikle güçlenen bir birliği ifade ediyor. “Breaking Bad”in yaratıcısı Vince Gilligan'ın yeni dizisi “Pluribus”un, sırf adıyla bile söz konusu slogandan yola çıkarak sosyokültürel, felsefi ve siyasi pek çok soruna değindiğini zaten biliyoruz.
Üzerine çokça yazıldı, çizildi sinemada ve televizyonda kıyametin hemen her türlüsüyle karşılaşmış biz izleyiciler için insanlığı yok eden virüs temasının altı da defalarca oyuldu.
Dünyanın, toplumun ve bireyin yok oluşuna ilişkin pek çok tema ortaya atıldı.
Peki “Pluribus”un yılın televizyon olayı olmasını sağlayan fikir ne?
Mutluluğun bir yok oluş olarak sunumu mu?
Eşitliğin bireyciliği ve çeşitliliği yerle bir ettiğini fark edişimiz mi? (Devlet sistemleri?) Kritik düşüncenin, yaratıcı zihnin silinmesi mi? (Yapay zekâ?) Haber almanın, bilgiye ulaşmanın yarattığı “kolektif zihin” mefhumunun içinde bulunduğumuz çağda bizi dönüştürdüğü şey mi?
Veya hepsi mi?
ÜTOPYADAN DİSTOPYAYA Bana kalırsa, ne dizinin söz ettiği gibi, dünyanın en mutsuz insanının mutluluğu kurtarma macerası ne de bilgi çağının bize ettikleri “Pluribus”u ütopyadan distopyaya çeviren… İnsanlığın en temel içgüdülerinden birini bulup onun üzerine inşa etmesi tüm anlatısını sonradan öğrendiğimiz bireyciliğin karşısına ilkel çağlardan beri kolektif yaşama güdümüzü yerleştirmesi.
Mağaralarda yaşayıp avcılık-toplayıcılık yaptığımız çağlardan, toprağı ilk kez ekmeyi öğrenip bir tür çitleme hareketi gibi mülkiyet kavramıyla tanışıp birlikte yaşama, birlikte savunma, birlikte hayatta kalma, birlikte ilerleme, medeniyet inşa etme süreçlerimizi, biz onlardan bir hayli uzaklaşmış, bu yüzyılda bireyciliği yalnızlık haline getirmişken yeniden önümüze koyması… Bilimkurgu öykülerinde, dünyanın yok oluşuna ilişkin bir nedenin ortaya konulmasından hemen sonra onu kurtaracak kahramanın varlığı görünürlük kazanır. “Pluribus” da klasik anlatı şemasını sürdürüyor.
Ancak protagonist Carol (Rhea Seehorn) ve ona kontrastı Manousos (Carlos-Manuel Vesga) olarak inşa ettiği iki karakterin kıyametle baş etme biçimleri bir tür bireyci anarşizm ile aforozun kabulü arasında kaldığında işler biraz karmaşıklaşıyor.
Pek tabii önceleri dinin baskıladığı dönemlerde toplum dışında kalamamak nasıl bir yok olma nedeniyle sonraları devletin dışında, yasaların dışında kalmak da benzer bir cezalandırma ve aforoz sistemi uyguladı insanlar üzerinde.
Bu, zamanla ülkeden ülkeye, farklı düşünmeyi de baskıladı, farklı giyinmeyi, farklı inançları da.
Carol ve Manousos dışında yok olmaktan veya sistem dışı kalmaktansa doğrudan onay mekanizmasıyla hareket eden bireyler de varlığını bu sayede sürdürdüler.
Veya küçük bir direnişin hemen ardından kabule giriştiler.
Carol'ın durumunda ise bu ikrar süreci o kadar içgüdüsel gerçekleşti ki -bunda sistemin ona sözde masumiyet ve iyilikle dayattıklarının dışında- bireyin yalnızlığı, özümüze ilişkin kavramları yeniden gündeme getirdi.
Her şey istediğimiz gibi olabilir, bütün insanlık size hizmet edebilir, her istediğiniz anında önünüze konulabilir ama her şeyi yapabildiğiniz dünyada, tek başınızasınız.
İşte bu düşünce, insanın yalnızca yönetilmeye yönelik rızasını değil, yeri geldiğinde bir dine mensup olma, bir düşünce sistemini benimseme veya bir devletin, ulusun parçası olduğunda varlığını sürdürebilme gibi meseleleri de yeniden hatırlatıyor.
Başka bir deyişle “Pluribus”, makroda mutluluğun anlamı, bireyciliğin özü, yaratıcı/eleştirel zihnin önemi gibi temel kavramlar üzerinden bir kıyamet anlatısı inşa etse de felsefi olarak çok daha derine, tine ve hatta güdülere indiği için ayrıcalıklı bir konuma ulaşıyor.
Bizi, insanı belirleyen temel öğeler nedir?
Neler olmadan yaşayabiliriz, ne olmadan yaşayamayız?
Veya basitçe, en temel felsefi sorudan hareketle; kolektif zihinle birleşmiş, mutluluğun en büyük vaat olduğu bir dünyada yaşamını sürdürmeye devam edebilen hayvanlardan insanı ayıran şey nedir? “Pluribus” işte bu sorunun yanıtını vermeye çalışıyor.
Ve bence, Carol'ı halihazırda mutsuz ve karanlık bir birey olarak inşa etme, sonrasında dönüştürme ve eritme biçimiyle de yanıtı veriyor: Bir bakıma, her şeyin temelinde yalnızlık yatar, mutluluğun da mutsuzluğun da… Pluribus’u, Apple TV+'ta izleyebilirsiniz.
Puanım: 9/10