Haber Detayı
Kuduz şempanze gerilimi
Kuduz şempanze gerilimi
Tarihin ilk sinema gösteriminde Lumiere Kardeşler “Trenin Gara Gelişi”ni perdeye yansıtıp üzerlerine gelen tren nedeniyle seyircinin paniğe kapılmasına yol açtığında, yedinci sanatta korku türünün ilk tohumu atılmıştı aslında.
Görüntü, tekinsiz ve korku vericiydi; korku, görsel dilin çarpıcı sonucuydu.
Dolayısıyla korku türü sinemanın en eski, en sürekli, en yaratıcı, devamlı dönüşen kulvarı kabul edilir ve korku duygusu seyircinin psikolojisini o gün bugündür test eder.
HAVUZDA HAPSOLMAK Öte yandan korku-gerilimin günümüzde yedinci sanatın artık kendini bıktırırcasına tekrar eden, patinaj duygusu uyandıran ve gittikçe zayıflayan bir türü olduğu da açık gerçek.
Ortalık birbirini tekrar eden, “Ben böyle yüzlerce film gördüm” dedirten ve asla korkutmayan “korku” filmlerinden geçilmiyor ne yazık ki.
Sinemalarımızda bugün gösterime giren, Johannes Roberts imzalı “Primat” da bu acı gerçeğin en son ve zayıf örneklerinden biri.
Tatil amacıyla Hawai’deki lüks bir villaya giden bir grup gencin (dördü kız, biri erkek) evde beslenen bir şempanzenin kuduza yakalanması nedeniyle hayatlarının cehenneme dönmesini anlatan “Primat”, her şeyden önce B Sınıfı (ikinci sınıf) olduğunu kabullenmeyen, kendisini fazlasıyla ciddiye almaya çalışan bir film.
Kuduz olduğu için suya giremeyen şempanze, gençleri villanın havuzuna hapsediyor ve filmin yüzde 99’u evin içi ile havuzda geçiyor.
Aralarından bazıları arada bir havuzdan çıkıp cep telefonlarına ulaşmaya çalışıyor ama bu girişimler hep dehşetli mücadeleyle, korkuyla, kanla sonlanıyor, kuduz maymun Ben, ortalığı savaş alanına çeviriyor.
İŞLENMEMİŞ KARAKTERLER Johannes Roberts, türün sınırlarının ötesine geçmeye hiç niyetlenmeyen, yüzeysel, sığ, “hikâye derinliği hak getire” dedirten bir yapıma imza atmış durumda.
Sürekli aptalca kararlar veren, kritik anlarda yanlış yollara sapan tutarsız karakterler tek boyutlu, neredeyse hiç işlenmemişler ve senaryoda mantık hataları gırla gidiyor.
Sevimli şempanze Ben’in kuduza yakalanması ve saldırı sahneleri üzerinden doğrudan korku yaratmayı hedefleyen, ancak hiçbir arka plan hikâyesi barındırmaması ve tematik derinlik sunmaması nedeniyle hedefine ulaşamayan “Primat”, yalnızca kısa süreli mide kaldırıcı sahnelere sığınmış vaziyette.
Bir “hayatta kalma filmi” desek değil, psikolojik bir insan-hayvan serüveni desek hiç değil.
Richard Franklin’in laboratuvarda eğitilmiş bir şempanzenin insanlara karşı giderek saldırgan hale gelmesini anlatan, korku sinemasında şempanzenin doğrudan tehdit unsuru olarak kullanıldığı filmi “Link” (1986) bile “Primat”tan çok daha iyiydi.
Tanıdık korku klişelerine yaslanan, türün klasik formüllerini tekrar bile edemeyen filmde özgün hiçbir şey yok dersem yeterli olur sanırım.
Akılda kalıcı bir iz bırakmayan, hemen unutulacak bir deneyim.