Haber Detayı

Her şey bu reddedişle başladı: Türk biriyle evlenirsen yükselemezsin
Güncel odatv.com
19/01/2026 07:00 (3 saat önce)

Her şey bu reddedişle başladı: Türk biriyle evlenirsen yükselemezsin

Fransa’da üç fakülteyi bırakıp bilişime yönelen, IBM’in “Türk biriyle evlenirsen yükselemezsin” şartını reddeden, Demirel için 300 kitap özetleyerek binlerce insana okuma alışkanlığı kazandıran Uğur Yüce, ailesinden miras aldığı okuma kültürü ve sıfırdan başlayan hayat hikâyesiyle Odatv’ye konuştu.

Annesinin babası Fehmi Bey, Yenipazar Belediye Reisi, Yugoslavya Parlamentosu’nda 3 Türk milletvekilinden biri, bütün o coğrafyadaki İslam Cemiyeti'nin başkanıydı.

Yugoslavya’da Tito dönemi başlayınca, komünist rejimde yaşamayı reddedip tüm varlığını geride bıraktı, Türkiye’ye geldi.

Annesi, Türkiye’nin ilk kadın noteri, Türk Kadınlar Birliği İzmir Şubesinin kurucusu, Anneler Günü'nün Türkiye'ye getirilmesini sağlayan, 1956 yılında İzmir'deki Mahalli Ligde oynayan Ülküspor Kulübü başkanı seçilerek, ülkenin ilk futbol kulübü başkanı olan kadındı.

Babasının babası ile amcaları paşa, babaannesi İstanbul'da dadılarla büyüyen, piyano çalmasını bilen, Osmanlı'da tiyatroya giden ilk Müslüman kadındı.Bu iki köklü aile, Ankara’da hayatlarına sıfırdan başlayıp, yoksullukla tanıştı.

Tek tencere kaynasın diye paylaşılan evde uzun kış gecelerinde soba başında babasının okuduğu kitaplarla, amcasının özetlediği gazetelerle gelişti Uğur Yüce’yi eşsiz yapan okuma, okutma sevgisi.

Hazırladığı özetlerle binlerce insana kitap okutturdu.Ailesinden, çok küçük yaşlardan itibaren kendi parasını kazanması konusunda teşvik gördü.

Henüz 8-9 yaşındayken bakkaldan saati 25 kuruştan kiraladığı bisikleti çocuklara 15 dakikası 10 kuruştan kiralayarak kar etmeyi öğrendi.

Mahalleye cambaz geldiğinde evdekilere kurabiye yaptırıp, tanesini 10 kuruştan satıyordu.

Düştüğü yerden bir avuç toprakla kalkmanın faydasını ailesinden hiç destek almadan okuduğu Fransa yıllarında gördü.

Otelde çalıştı, bulaşıkçılık, hamallık yaptı, ama 3. yılında kendi krep dükkanını açtı.Adı o okurken Paris Üniversitesi olarak değişse de Sorbon’da Ekonomi Fakültesini, Uluslararası İlişkiler ve Gazetecilik yüksek okullarını bitirdi.

Ancak o da ailesi gibi, hayatı boyunca birkaç defa yapacağı sıfırlamalardan birini gerçekleştirdi, Londra’da Bilgisayar Programlama ve Sistem Analizi eğitimi alıp, bilişim dalında ilerledi.İş yaşamı boyunca 38 şirket kuran, bunlarda başkanlık, yönetim kurulu üyelikleri yapan, Petkim’i iki defa ayağa kaldıran, pek çok sivil toplum örgütünde yönetim kurulu başkanı, üyesi olarak görev alan, 5 dil konuşan, daha önemlisi bunun ikisini 70 yaşında öğrenen İzmir Enstitüsü’nün Genel Sekreteri, Kentimiz İzmir Derneği ve Bim Grup Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Uğur Yüce ile burada sayfalara sığmayacak görevlerinin ve başarılarının bir bölümünü konuştuk.-Çok geçerli üç dil bilirken neden ileri yaşlarda İtalyanca, İspanyolca öğrendiniz?İnsan beynini çalıştırmak lazım.

Beyin çalışmadığı zaman paslanmaya başlıyor.

Ama çalıştığında da artık ispat edildi ki en ileri yaşlarda bile yeni sinapslar üretebiliyor.

Bunun da akıllı oyunlar oynamak, bulmaca çözmek gibi birtakım yolları var.

Lisan öğrenmek bunların içinde en efektif olanı.

Çünkü her yeni öğrendiğiniz şey, beyinde aslında yeni bir şeyin oluşmasını sağlıyor.

Ben 4 lisan bileyim, 5 lisan bileyim diye değil, beyni çalıştırmak, geliştirmek için öğrendim.

Bunu hayatım boyunca disiplinli bir şekilde yaptım.

Galiba faydasını da gördüm.-Genlerden yana da şanslıymışsınız…Evet, öyle görünüyor.

Ama bu arada tabii ki çocuğu doğru yönlendirmeleri çok önemli.

Dedem bana bir gün, " Aslında okul hayatı bir işkencedir.

Seni, içinde 140 tane fırlamanın olduğu bir sınıfa tıkacaklar.

Sürekli bir şeyler anlatacaklar.

Özgürlüklerini elinden alacaklar.

Ders çalışmak diye bir şey vardır.

O bundan daha da kötüdür.

Sen akıllı bir çocuksun.

Nasıl olsa 45 dakika kalacaksın o sınıfta.

Hocaları dinle, dersi orada öğren.

Ondan sonra hiç olmazsa ders çalışmaktan kurtulursun” dedi.

Hayatım boyunca okurken hep sınıfta ders dinledim.

Arkadaşlarım ders çalışırken ben kitap okuyordum.

Klasik edebiyatın bütün eserlerini o sıralarda okudum.

Bu büyük bir avantaj oldu benim hayatımda.-Bu kadar iş arasında neden siyaset yok?60 İhtilalinden sonra İzmir’de parti kuralım deniyor.

Ragıp Gümüşpala emekli bir general, annemin noterine geldi.

Mehmet Yorgancılar, annem ve Gümüşpala Adalet Partisi'nin tüzüğünü yazdılar.

Parti burada kuruldu, ama noterler devlet memuru kabul edildiği için annem imzalayamadı.

Ragıp Bey genel başkan, Mehmet Yorgancılar başkan yardımcısı, Nuri Bayar Bey genel sekreter oldu.

Adalet Partisi'nin üç kurucusundan biri annemdir.

Fakat Adalet Partisi ne annemi ne Mehmet Yorgancılar’ı milletvekili bile yapmadı.

İyi ki yapmadı.

Çünkü ben ondan dolayı, annem adına o kadar üzüldüm ki siyasetten nefret ettim.PİJAMANIN KAYBETTİRDİĞİ GENEL BAŞKANLIK-Siz siyasete girmeseniz de aileniz siyasetin yönlenmesinde epey etkili olmuş…Evet, Ragıp Gümüşpala partinin kurulmasından çok kısa bir süre sonra vefat etti.

Yeni genel başkan seçilecek.

Adalet Partisi Genel Kurula gidiyor.

Tek aday Sadettin Bilgiç.

Değerli bir insan.İzmir heyeti, Genel Kurula birkaç gün önceden gidiyor.

Ben de üniversitedeyim ve yaz tatiline gelmişim.

Babamın isteği ile ben de Ankara’ya gittim.

Sadettin Bilgiç Bey ile ertesi sabah 09.00'da evinde randevuları var.

Bu arada da “Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü'nü yapmış Süleyman Demirel diye biri varmış, çok değerli bir adammış” gibi sözler dolanmaya başladı.

Kulislerde konuşuluyor, ama hiçbir şans verilmiyor.

Babamlar sabahleyin erkenden kalktılar, giyindiler, kravatlarını taktılar, gittiler, ama mosmor döndüler.

Ne oldu deyince, "Sadettin Bey bizi pijamalarıyla karşıladı” dedi.

Babam böyle şeylerden nefret ederdi.Ve İzmir heyeti Süleyman Bey'i ziyarete karar verdi.

Şu diğer adayı da bir görelim diye Süleyman Bey'e gittiler, geldiler.

Hepsinin ağızları kulaklarında.

Süleyman Bey bunlara bir anlatmış Yedi Küpeli Gelin, barajlar, bütün düşünceleri, projeleri.

Ayrıca babamları takım elbise, kravat, beyaz gömlekle karşılamış.

Bayılmışlar.

Bunlar bir kulis faaliyetine başladılar.

Ve Süleyman Demirel seçildi.-Özet kitaba nasıl başladınız?Rahmetli Süleyman Demirel ile bir yakınlığım oldu.

Süleyman Bey birkaç kere beni siyasete çağırdı.

Ben her seferinde kaçtım.

Sonra bir gün annemle ilgili konuyu anlatmak mecburiyetinde kaldım.

Siyasette olmayacağımı, ancak mutfağında bir yardımım olursa severek yapacağımı söyledim.

Süleyman Bey okumayı seven, okuyan bir adamdı.

Fakat vakti yoktu.

Bir gün yine Güniz Sokak'taki odasındayız, sehpanın üstü kitap dolu.

O kitaplardan bir tanesini kastederek, “Bu Amerika'dan geldi, İngilizce bir kitap.

Ama bir türlü okuyamıyorum" dedi.

Ben de "Tamam, ben okuyayım size oradan notlar çıkartayım" dedim.

İlk özet kitap böyle başladı.

Süleyman Bey'e birtakım kitapları tercüme edip, özetler çıkartmaya başladım.Bir gün, "Ya Uğur insanlar okumuyor.

Sen acaba bunları çoğaltıp 40-50 tane bana yollasan da bana ziyarete gelenlere versem, okusalar” dedi.

Dolayısıyla ikinci müşteri potansiyeli buradan çıktı.

O 50 kişi zaman içinde oldu bin 500 kişi, 2 bin kişi.

Ne kadar zor bir işti.

Allah'tan dijital dünya imdadımıza yetişti, e-mail ile yollamaya başladık.

Sonra Özet Kitap sitesini açtık.

Yayıncılar Birliği beni mahkemeye verdi.

Şimdi Uğur Yüce'nin Kütüphanesi diye devam ediyor.

Özet kitap olarak aşağı yukarı 300 kitaba doğru geldik diye düşünüyorum.-Demirel ile çok yakınmışsınız…Ben kendisinden bir kez bile bir şey istemedim.

Hatta tam tersi bana teklif ettiği pek çok şeyi reddettim.

Ve reddettiğim için seviyordu beni.

Ama sırf onu kırmamak için Petkim Yönetim Kurulu Başkanlığını kabul ettim.

Bana, “Temelini ben attım, kurdelesini ben kestim.

Beyaz fil diyorlar.

Batacak diyorlar.

İki ay kal, sadece bir rapor ver bana” dedi.

Gittim baktım.

Dehşete kapıldım. 12 bin 400 kişi çalışıyor.

O zamanlar biz bir araştırma yaptırdık, çok rahat bir şekilde 5-6 bin kişiyle yönetilebilir, 7 bin kişiye düştük.

Dokuz tane fabrika kapattık.

Petkim’i yeniden yapılandırdık.

Ama 2 sene, 2 ay sürdü.

Görevi aldığımızda batmak üzere olan Petkim, Tansu Çiller bizi görevden aldığında Türkiye’nin iftihar ettiği bir şirket olmuştu. 1998’de Mesut Yılmaz’ın ricası ile tekrar Petkim’in başına geçtim.

Bu defa Petkim’i sürekli zarar ettiren Yarımca tesisini çok iyi bir parayla ve bin 200 işçisiyle Petrol Ofisi’ne devrettik.

İki kere Devlet Yönetim Kurulu Başkanlığım oldu.

Bürokrasinin gerçek yüzünü orada gördüm.BEATLES GRUBU İLE TANIŞMA-Paris’te ünlülerle de tanışmışsınız?Paris’te insanlar ünlüleri hiç rahatsız etmediği için her yerde rahatça dolaşıyorlar.

Ben şahsen Simon de Beauvoir ile Jean Paul Sartre'ın yemek yedikleri, oturdukları kafede hiç rahatsız edilmediklerini bilirim.

Benim krep dükkanım sinemanın karşısındaydı.

Sinemadan da sanat dünyasından da insanlar gelirdi.

Pek çok ünlünün benden krep almak için kuyrukta beklediğini bilirim.

Anayasa Hukuku dersine narin, zarif, iyi bir ailenin kızı olduğu belli olan bir genç kız geliyordu.

Hoca bizi çalışma gruplarına ayırınca, o kız çocuğu da bizim gruba düştü.

Üç erkek, bir kız olunca tabii biz her şeyi kıza yükledik.

O da yaptı.

Allah var.

Çok da başarılı.

Ben yazın daha fazla para kazanmak için İngiltere'ye gittim.

Oradaki ırgatlık yazın iyi para getirir.

Döndüm geldim.

Paris bir şarkıyla yıkılıyor.

Çok da güzel, yumuşak bir ses. "Kim bu?" dedim.

Bir duvarı gösterdiler.

Bir baktım afiş bizim çalışma grubu arkadaşımız Francois.

Francois Hardy meşhur olmuş.

Francois ile ilişkimiz bir dostluk şeklinde ömür boyu devam etti.

Orada ünlülük kompleksi yoktur.

Pek çoğu gayet mütevazıdır.

Francois da onlardan bir tanesiydi.

Francois sayesinde tanıdığım insanlar oldu.Otelcilik, beraberinde insanları tanıma fırsatı veriyor.

Bizim otelde kalan Blue Bell Girls diye bir grupta sahneye çıkan iki İngiliz kız vardı. “İngiltere'den bir grup geldi Olimpiya’da konser verecek, onlardan bir tanesinin eşi bizimle Blue Bell Girl’dü eskiden.

Bize davetiye verdi sen de gel” dediler.

Benim sevmediğim müzik türü yapıyorlar, ama beraber gittik.

Konserden sonra kulise girdik.

Arkadaşları Paul McCartney’in karısıymış.

İngiltere’de çok meşhurlarmış ama ilk defa Paris’e geliyorlar.

Beatles üyeleriyle tanışmışız ama biz kimlerle tanıştığımızın farkında bile değiliz.Hayatımda hiç kıymetini bilemediğim bir şey daha var.

Hıfzı Topuz Bey Paris'te UNESCO Türkiye Yöneticisiydi.

Paris'e okumaya gideceğim belli olunca.

Ankara'da profesör olan büyük amcam bana bir mektup verdi. “Sıkışırsan Hıfzı’yı bul.

Bu mektubu ver” dedi.

Ben aylar sonra bir gün akşamüstü gittim.

Çok ısrar etti.

Yemeğe oturttu.

Misafirlerden bir tanesi çok içiyordu, sarhoş oldu.

Ben Saint-Germain'de oturuyorum.

O da o tarafta oturuyormuş.

Beraber yürüdük.

Tam benim otele yaklaşırken “Çok sıkışığım.

Bana 20 frank verirsen, (20 frank 4 dolar o sırada) biraz ileride stüdyom var.

Sana bir tablomu hediye etmek isterim” dedi. "Estağfurullah efendim, tablo gerekmez.

Lütfen" dedim, 20 frangı verdim.

Teşekkür etti, gitti.

O meğerse Fikret Mualla’ymış.

Yani, ben Fikret Mualla tablosunu kabul etmedim ayıp olur diye.-Paris’te bir fakülte iki yüksekokul bitirdikten sonra bilişim sektörüne geçiş nasıl oldu?Ekonomide bir dersten sözlü yapıyorlar mezuniyette.

Hoca dersine devam etmediğim için beni sınıfta bıraktı.

Her şeyimi toplayıp dönmüşken babamın ısrarıyla o dersi vermek üzere Paris’e döndüm.

Ekonomide son sınıfta, informatique diye bir ders koymuşlar.

Sınıfın ortasına kocaman 100 KW’lık bir jeneratör gibi bir makine getirmişler.

İlk jenerasyon bilgisayar.

Bir şeyler anlattılar, ben babama mektup yazdım, “Biz boşuna okumuşuz.

Gelecek burada.

Ben bunun peşine düşmek istiyorum” diye.

Aile meclisi onayladı, fakat eğitimi yok.

Sadece bilgisayar firmaları kendi içinde müşterilerine ve personeline eğitim veriyor.

İngiltere’de Erwick or Management Center diye bir merkez var.

Bu merkezde programlamayı, sistem analizini falan öğrenebilirim, ama 18 bin pound.

Amerika’da 3-4 vakfa burs için yazdım, Ford Foundation'dan olumlu cevap geldi.İngiltere’de bunun eğitimini alıp Türkiye’ye döndüm.

Halamın oğlu IBM'de çalışıyordu.

Genel Müdürü Amerikalı Thomas Thompson’dı.

Mülakat sonunda beni çok beğendi. "Ben buraya girersem IBM genel müdürü olabilir miyim?" dedim.

Hemen kalktı, "Bu koltuk senin” dedi.

Ben IBM derken IBM World Trade Corporation'ı kastettiğimi söyledim.

Türk ile evlenirsem olamayacağımı söyleyince IBM’e girmeyi reddettim.IBM programlanabilir ikinci nesil bilgisayarlara geçiyor.

Makineler çok pahalı olduğu için, satmıyorlar, kiraya veriyorlar.

Birçok şirketle kontrat imzalamışlar.

Yetişmiş iki elemanları da ayrılmış.

Makinalar geliyor, kuracak adam yok.

IBM’e çağırdılar, onlar ırkçılık yaptı diye gitmedim, "Dışarıdan çalışırım size" dedim, öyle başladık.İstanbul'daki belirli şirketlerin, büyük grupların, bilgi işlem merkezini devraldım.

Öyle bir noktaya geldi ki IBM sonunda bütün servis büro müşterilerini bana devretti.

Bilgisayarlar bakkala düşünceye kadar bayağı görkemli bir hayatımız oldu. 7-8 şirketimiz vardı.

Bilgi İşlem Merkezi, Bim Grup Holding bütün bu şirketlerin çatısı altında toplandığı bir yapıydı. 400 kişi falan çalışıyordu.

Biz IBM’in mümessiliydik.

Bir gün baktım, ayakkabıcı dükkanının vitrininde IBM mümessilliği yazıyor.

O gün atladım İstanbul'a gittim.

IBM Genel Müdürü'ne "Biz bayiliği bırakıyoruz" dedim IBM'i bıraktık, başka işlere yönlendik.-Bugüne kadar kaç şirket kurdunuz…Kendi adıma ve çok ortaklı 38 şirket kurduk.-Neden çok ortaklı şirketler?Çok ortaklı şirketler, Türkiye’de soyguncu olarak biliniyor.

Halbuki Türkiye'nin kaynakları çok dar.

Dolayısıyla kaynakları birleştirmeye çok ihtiyacı var.

KİPA 100 ortakla başladı.

ENDA Enerji’yi 10 ortaklı olarak önce dağıtım için kurduk.

Şu anda 13 santralı, 182 ortağı var.

Hepsi de yenilenebilir enerji.

Sonra TARKEM (Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret A.Ş) macerasına atıldık.-Bu arada sayısız dernek, vakıf kuruluşu, çalışma…Nasıl yaptınız?Pek çok şeyi de aslında bir şey yapıyormuş gibi hissetmeden yaptık.

Sivil toplum örgütlerinde hiçbir görevi reddedemiyorum.

Reddetmememin arkasında yatan tek sebep, kendimi bu ülkeye çok borçlu hissetmem.

Dernekler, vakıflar kurdum, çalıştım, yönettim.

Bunların içinde en çok gurur duyduğum aslında TÜBİSAD'tır.

Bilgi İşlem Hizmetleri Sanayicileri Derneği’ni kurduğumda 12 tane firma ve yetkilisini bir araya getirmek için 6 ay uğraştım.

Birbirlerinden nefret ediyorlardı.

Ve İstanbul'da bir öğlen yemeğinde ilk defa bir araya geldiler.

Şu anda TÜBİSAD'ın bin küsur üyesi var.EGEV’in (Ege Ekonomiyi Geliştirme Vakfı) bir benzeri dünyada yok. 154 tane kamu kurumu bir arada. 10 vali, belediye başkanları, oda başkanları, rektörler EGEV’in kurucuları.

Çanakkale, Afyon, Kütahya bizimle beraber olmak istedikleri için kendileri geldiler ve 10 vilayeti bir araya getirdik. 20 küsur sene önce İzmir Başkanlar Kurulunu kurduk.

Türkiye'de bir başka örneği yok.

Hala toplanıyor ayda bir kere.

Oda başkanları ve sivil toplum örgütü başkanları.

Gerekçesi de birbirileriyle bir sorunları varsa kapalı kapılar ardında halletsinler, televizyon açık oturumlarında falan kavga etmesinlerdi.- Fransa sizi neden ödüllendirdi?

Türk Fransız İş Konseyi Başkanlığı yaptım.

O göreve geldiğimde Türkiye’de aşağı yukarı 30-40 tane Türk-Fransız firması vardı.

Onu 500 küsura çıkartınca bunu bir hizmet olarak gördüler.

Türkiye'de bu işlerin hiçbir kıymeti yoktur biliyorsunuz.

Ama Batı öyle değil.

Fransa bana iki ödül verdi.

Bir tanesi Fransız Hükümeti’nin verdiği Legion d’Honneor, diğeri Cumhurbaşkanı’nın Merit nişanı.Berrin Tuncel BirerOdatv.com

İlgili Sitenin Haberleri