Haber Detayı

Andan koparıp kalıcı kılmak...
Cumhuriyet pazar cumhuriyet.com.tr
18/01/2026 11:05 (5 saat önce)

Andan koparıp kalıcı kılmak...

Genç yönetmen Gizem İbak, vizörden baktığı ilk anlardan itibaren kameraya neden tutku duyduğunu anlattı.

Gizem İbak, sinemaya tutkulu bir yönetmen.

Çok küçük yaşlardan itibaren bakmadan duramadığı kamera vizörü, bugün, 32 yaşında onu hâlâ “anları” kaydetme aşkıyla peşinden sürüklüyor.

Sohbet ederken bilgili, özgüvenli ve ne istediğini bilen genç bir yönetmenle karşı karşıya olduğunuzu hissediyorsunuz.

Geçen yıl “Eudaimonia” isimli kısa filmiyle Türkiye ve dünyada festival yolculuklarına çıktı, Atina Uluslararası Monthly Art festivalinden ödülle döndü.

Başrolünde Mehmet Aslantuğ’un yer aldığı 13 dakikalık filmde boşandıktan sonra oğluyla bağ kurmaya çalışan bir babayı izliyoruz.

Baba ve oğul arasındaki mesafe anılarla kapanırken Yiğit (Mehmet Aslantuğ) boşandığı eşiyle yaşadığı aşkı, mutlulukları ve sessizce çöken evliliği yeniden hatırlıyor.

Göl kıyısında alınan küçük bir cesaret, suskunluk ve acıyı geleceğe uzanan kırılgan bir umuda dönüştürüyor...

Teknik açıdan kısa filmlerin ortalama standardını aşan başarılı yapımın görüntü yönetmenliğini de Uğur İçbak üstlendi.

Yönetmen Gizem İbak ile hem kısa filmini hem de sinema yolculuğunu konuştuk. * Sinema aşkı nereden geliyor, film çekme hikâyeniz nasıl başladı?

Aslında çocukken annemin 36’lık pozu olan analog bir fotoğraf makinesi vardı ve fotoğraf çekmeyi çok severdi; ben de hep peşinde gezerdim.

Her filmde sadece bir poz hakkım olurdu.

O hakkım bitmesin diye makineyi boynuma asar, bir tane fotoğraf çekebilmek için günlerce vizörden etrafa bakarak gezerdim.

Bu durum benim için o kadar büyük bir tutkuya dönüştü ki... ‘BAŞKA HİÇBİR ŞEY DÜŞÜNMEDİM’ * Doksanlardan mı bahsediyorsunuz?

Evet, 90’ların sonundan bahsediyorum.

Bizim kuşak tam bir geçiş dönemine denk geldi. 2000’lerin başında küçük ekranlı dijital makineler çıktı; bana da bir tane aldılar.

O makinenin video kısmındaki kırmızı tuşa bastığımda hissettiğim heyecanı tarif edemem.

Çok duygusal bir çocuktum; 2000’lerin başında dedem vefat etmeden önce onun son videosunu çekmiştim.

Bir şeyi andan koparıp kalıcı kılabilmek kalbimi çarpan bir tutkuya dönüştü.

Sonra uzun yıllar tiyatro sahnesinde oyunculuk yaptım ama hep yönetmenin işine karışan, yönetmeyi arzulayan, çerçeveyi ve dekoru merak eden o çocuk olarak kaldım.

Sonunda kararımı verdim: Ben film çekecektim.

Gerçekten başka da hiçbir şey düşünmedim. * Kaç yaşında bu kararı aldınız?

Ortaokulda makineyi elinden bırakmayan o çocuk, lisede artık ne yapacağından emindi.

Sadece hangi okula gideceğimi bilmiyordum.

Bir büyüğümün tavsiyesiyle güzel sanatlar fakültelerini hedefledim.

Marmara Güzel Sanatlar sinema bölümüne girmek o dönem çok yüksek puanlar gerektiriyordu; lise hayatımı okul kazanmak için ders çalışarak geçirdim ve sonunda kazandım. * O sırada kendi çekimlerini yapıyor muydunuz?

Aktif olarak çekim yapmıyordum ama tiyatroyla uğraşıyor, oyuncu olarak turnelere çıkıyordum.

Turnelerden gelen görüntüleri o zamanın “Movie Maker” programıyla kendimce kurguluyor, küçük filmler haline getiriyordum.

Bizim kuşak dijitalin dünyaya çok hızlı girdiği bir dönemdeydi; o geçiş benim için “oyuncakla oynama” evresi gibiydi.

Hayal dünyamı geliştirdiğim bir süreçti diyebilirim. * Üniversite yaşamından önce film çekiyor muydunuz peki?

Hayır, ilk kısa filmimi üniversitenin birinci sınıfında çektim.

Okula girdiğim dönemde sinemanın kolektif ruhunu anlamamız için bizi ekiplere ayırmışlardı.

İlk dönem ekipçe, ikinci dönem ise tek başımıza film çektik.

Bizi adeta yüzme bilmeyen çocuğu suya atar gibi o dünyaya attılar; iyi ki de yapmışlar.

Her şeyi kendiniz organize ettiğiniz, üretme halini her aşamada en baştan hissettiğiniz çok kıymetli bir süreçti.

SİNEMA NEYE YARAR? * Üniversite bittikten sonra profesyonel kariyere geçişiniz nasıl oldu?

Üçüncü sınıfta biraz ne yapacağımı düşünmeye başlamış ve sorgulayan bir genç haline gelmiştim.

O dönem sinemaya devam edip etmemek konusunda, “Sinema neye yarar?

Kime hizmet eder?

Neden film çekilir?

Filmler nereye ulaşır” gibi soru işaretlerim vardı.

O soruları takip ederek kendimi başka bir serüvenin içinde buldum. 2015 yılında hayranı olduğum aktör Aamir Khan’a bir mektup yazdım ve setine gitmek istediğimi söyledim.

Şansım yaver gitti, beni Hindistan’a davet etti.

Orada hem bambaşka bir kültürde film üretimini gördüm hem de yeni hikâyelerim için motivasyon kazandım.

Sonraki iki üç yıl Hindistan’a gidip gelmeye devam ettim, orada iki kısa belgesel çektim, bir tanesi festivallere katıldı hatta.

Okulu kendi yolumu çizme isteğiyle biraz ihmal edip yedinci senede bitirebildim. * Hindistan’daki film setlerini Türkiye ile kıyaslarsan neler gözlemledin?

İlginç olan, Türkiye’de profesyonel bir sete girmeden önce Aamir Khan’ın “Dangal” film setine katılmış olmamdı.

Beni en çok etkileyen, sinemanın bir değişim ve dönüşüm aracı olarak kullanılmasıydı.

Aamir Khan bana, “Dünyanın her yerinde yaşayabilirim ama kendi ülkemdeki insanların gözlerinin içine bakarak onlar için bir şey yapmak istiyorum” demişti.

Dangal’dan sonra Hindistan’da kız çocukları için vakıflar kuruldu, güreş müsabakaları yapıldı, kız çocukları daha değerli hale gelmeye başladılar.

Bu benim “Neden film yapıyoruz” sorumun cevabı oldu: Bir insana temas edip dönüşüme hizmet ettiğinizde film kendini gerçekleştirmiş oluyor. * Peki, okul bittikten sonraki o “Ben ne yapacağım” kaygısını nasıl yönettin?

İnsanın her 10 yılda bir düşüncelerinin topyekûn değiştiğine inanıyorum.

Pandemiye kadar çok hareketli, aksiyondan beslenen bir gençtim.

Pandemi hepimizi eve kapattığında dünya dondu ve ben de içime kapandım.

Kimse size okuldan çıkınca “Al sana bir milyon dolar, filmini çek” demiyor; çok kapı zorlamanız gerekiyor.

Pandemiyi uzun metraj bir senaryo yazarak ve kendime küçük hedefler koyarak, “Hâlâ devam edebiliyormuşuz” diyerek geçirdim.

ASLANTUĞ İLE İŞBİRLİĞİ * “Eudaimonia” filminizden bahsedelim.

Mehmet Aslantuğ ile nasıl bir araya geldiniz?

Genelde aktörler kısa filmcilere yardımcı olmaya çalışırlar ama Mehmet abiyle olan sürecimiz çok özeldi.

Kendisini tanımıyordum, replikleri yazarken hep onun sesiyle hayal ediyordum.

Ona yazdım, daha önce hiç kısa filmde yer almamıştı, işlerinin de biraz yoğun olduğunu müsait olmadığını ama yine de bir kahve içebileceğimizi söyledi.

Gittiğimde dört saat sohbet ettik.

Sohbetin sonunda bana “Takvim ne, ne zaman çalışıyoruz” ve filmde yer almayı kabul etmiş oldu.

Teknik olarak çok zor bir filmdi; Mehmet abinin tevazusu, işi sahiplenişi ve mutfaktan bakan tavrı olmasaydı bu filmi yapamazdım.

O yanıyla çok şanslıydım.

Yani ne zaman problem olsa bana dertlenme diyordu.

Hayatım boyunca unutmayacağım bir süreç diye tarif edebilirim onunla çalışmayı. * Dışarıdan bakınca her şey hızlı ve kolay çözülmüş gibi görünüyor...

Aslında bir kelebek etkisi yaşandı.

Önce Mehmet abi geldi, ardından Mehmet abi dahil olunca usta görüntü yönetmeni Uğur İçbak projenin içinde yer aldı; Fikrigün Film yapımcılığı, Filmandgo yürütücü yapımcılığı üstlendi.

Orion ve EMNXR Stüdyo gibi kurumlar destek verdi.

Dışarıdan bakınca “Bunu nasıl başarmış” deniyor ama ben yola çıkarken kimseyi tanımıyordum.

Sadece projenin biçimine inandılar.

Türkiye’de kendinizi doğru ifade edip pes etmeden çabaladığınızda sektör bileşenleri “Ülke sineması var olsun” diyerek size kapılarını açıyor.

Ben bu insanlara günlerce sunum yaptım, onları projeye ikna ettim. * Yeni projeler ve uzun metraj için hedeflerin neler?

Şu an yaratıcılığına çok inandığım yapımcı Erhan Teke ile bir proje üzerine yoğunlaştık, heyecanlıyız.

Ayrıca bir uzun metraj çekmek istiyoruz.

Bakanlık desteğine başvurduk.

Eğer her şey yolunda giderse yıl sonuna doğru çekimlere başlamak istiyoruz. 30 YAŞINDAN SONRASI... * 30’lu yaşlara gelmek sende zihinsel bir değişim yarattı mı?

Kesinlikle.

Otuzlardan çok korkuyordum ama aslında çok kıymetliymiş.

İnsan daha sakinleşiyor, olan biteni daha derin içselleştiriyor.

Yirmiler kendini arayışla geçiyor, otuzlarda ise karakterin tam şekilleniyor.

Kim bilir kırklı yaşlar nasıl güzel olacak.

ESİN VERENLER... * Sana esin veren yönetmenler kimler?

Dünya sinemasını tarz tarz izlemeyi severim ama Abbas Kiyarüstemi’nin yeri bende ayrıdır.

Minimal bir derdi evrensel bir dille anlatması beni çok besler.

Ayrıca “Kameranın konulduğu yer yönetmenin ahlaki tercihidir” sözü benim için bir pusuladır.

Son dönemde Türkiye’de üretilen kolektif bilinçten beslenen yerli filmlerden de büyük ilham alıyorum.

İlgili Sitenin Haberleri