Haber Detayı
Şili'nin 'solcu' devlet başkanının hedefinde neden Küba var
Şili lideri Gabriel Boric’in, Küba ve Venezuela’yı “diktatörlük” diye hedef alması, yeni bir tartışma başlattı. Evrensel yazarı Kavel Alpaslan, Boric’in “radikal değişim” vaadiyle gelip kısa sürede merkeze kaydığını, ABD çizgisine yaklaşarak bu çıkışla “başarısızlığını aklama” aradığını savundu.
Şili'nin solcu devlet başkanı Gabriel Boric, görev süresinin dolmasına yaklaşık iki ay kala, El Pais gazetesine verdiği geniş kapsamlı mülakatta Küba ve Venezuela gibi sosyalist ülkelere sert tepki göstererek, "diktatörlük" yakıştırması yaptı.Boric, komşusu Küba için "Bugün Küba'da yiyecek ve ilaç kıtlığı var, ulaşım çok zor ve gençlerin büyük bir kısmı ülkeyi terk etti.
Orada bir demokrasi yok; bu bir tek parti rejimidir, ifade özgürlüğü yoktur.
Bu, her bakımdan bir diktatörlüktür" dedi.Boric, sorumluluğun öncelikle Küba’yı yönetenlerde olduğunu belirtmekle birlikte, ABD'nin 1960'lardan bu yana uyguladığı ekonomik ablukanın etkilerini de yadsımadı.Boric, geçmişte kendi kuşağının 1998 yılında Hugo Chavez’in gelişiyle başlayan dönüşümlere büyük bir sempati ve umutla baktığını hatırlattı.
Ancak bugün gelinen noktada pozisyonunun tamamen değiştiğini şu sözlerle ifade etti:"Pek çok teorik ve ideolojik neden var ama benim için en belirleyici olanı egzodus (büyük göç). 7 milyondan fazla insanın kaçtığı bir ülke...
Böyle bir şeyi kimse savunamaz."BORIC NASIL KAZANDI, NE YAPTIEvrensel gazetesi yazarı Kavel Alpaslan, "Şili’nin sözde ‘solcu’ devlet başkanı giderayak neden Küba’yı hedef aldı?" başlıklı yazısında, Boric'in değerlendirmelerini eleştirdi.Boric'in, aralık ayında yapılan seçimlerinde ABD destekli Jose Antonio Kast'a net bir oy farkıyla kaybettiğini hatırlatan Alpaslan, "Solun sokak eylemlerindeki radikal talepleriyle iktidara gelen Boric, kayda değer hiçbir değişime imza atmadan başkanlığa veda edecek" diye yazdı."Peki neden giderayak topu Küba’ya atmayı tercih etti?
Üstelik ABD kendi ‘arka bahçesi’ gördüğü Latin Amerika’ya saldırılarını hızlandırıp Venezuela’nın ardından Küba’yı da açıkça tehdit ederken, neden hedef tahtasına Küba’yı ve Venezuela’yı yerleştirdi?" sorularını soran Alpaslan'ın yazısının ilgili kısmı şöyle:"Şili 2019 yılında sağcı hükümetin neoliberal politikalarına karşı ayağa kalktı.
Ulaşım zammına karşı tepkiyle başlayan protestolar kısa süre içerisinde radikal reformlar talep eden bir halk ayaklanmasına dönüştü.
Eylemcilerin istekleri ‘Zamların geri alınması’ ya da ‘hükümetin istifası’yla sınırlı kalmadı; ekonomik talepleri ağır basan anayasal değişiklik de talep edildi.Şili Anayasası’nın kökleri kanlı bir darbeye uzanıyor.
Sosyalist Salvador Allende, 1970’de seçimle iktidara gelmiş, ancak 1973’te ABD destekli General Augusto Pinochet tarafından devrilmişti.
Pinochet döneminde rüzgar tersi yönden esmiş ve Şili dünyada neoliberal ekonomik politikalarının sistematik bir şekilde uygulandığı ilk laboratuvar olarak adlandırılmıştı. 1980 yılındaki Şili Anayasası neoliberal çıkarları koruma görevini üstlendiği için protestoların en sık işitilen sloganlarından biri anayasa değişikliği talebine atıfla “Neoliberalizm burada doğdu, burada ölecek”ti.Geniş bir sol / sosyal-demokrat koalisyon da Şili seçimlerine bu talebi yükselterek damgasını vurdu.
Eski bir öğrenci lideri olan Boric, bu koalisyonun adayı olarak sokak eylemlerinden gelen güçle seçimleri kazandı.
Türkiye de dahil olmak üzere tüm dünyada burjuva medyada manşetler 'Şili’de solun görkemli zaferi' şeklinde atıldı."KISA SÜREDE MERKEZE KAYDI"Fakat kısa sürede Boric’in siyasi spektrumda sadece ılımlı olmadığı, açıkça merkeze kaydığı görüldü.
Yeni anayasa gündeminin ekonomik talepleri, sermayeyle uzlaşmacı bir perspektifle arka plana itildi.
Kimlik unsurları ön plana çekildi.
Ve nihayetinde fiyaskoyla sonuçlandı, protestoların kökten reform taleplerinin hiçbiri karşılanmadı.İçeride düzen içerisinde ana akım bir siyaset izleyen Boric, dış politikada da farklı bir tutum sergilemedi.
Ukrayna’daki savaşta açık bir şekilde NATO’nun yanında kendini konumlandırdı.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’ye desteğini sundu.
Uzun süredir ABD’nin ekonomik yaptırımlarıyla boğuşan Venezuela’nın liderliğini coşkuyla eleştirdi, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun ‘Meşruiyetinin sorgulanması gerektiğini’ savundu ve bir ‘diktatörlük’ olarak niteledi.
Küba’nın ülkedeki protestoculara baskı uyguladığını, Nikaragua’nın da seçimlerde usulsüzlük yapışını sert bir şekilde dile getirdi.
ABD’nin Latin Amerika’daki siyasetine karşı aynı coşkuyu göstermedi, Maduro’nun kaçırılması gibi mecbur kaldığı anlarda yarım ağızla açıklamalar yaptı."BİRKAÇ BURJUVA MEDYA ANALİSTİNİN ÖVGÜSÜNÜ ALMAK HARİCİNDE HİÇBİR BAŞARIYA İMZA ATAMADI"ABD merkezli Miami Herald gazetesi 2021 yılında Boric’in dış politikasını takdir ederek ‘Genç liderin Küba ve Venezuela’ya karşı aldığı tavırla tarihe geçebileceğini ve hatta bölge için yeni alternatif oluşturabileceğini’ iddia etti.Fakat Boric, birkaç burjuva medya analistinin övgüsünü almak haricinde hiçbir başarıya imza atamadı.
Ne onu koltuğa taşıyan kitlelerin nezdinde, ne de kendi çizmek istediği sermaye dostu orta yolcu siyasette faciadan kaçamadı.
Kısa süre önce yapılan seçimlerde önce kendi partisi, geniş ittifak içerisindeki aday-adaylığı seçimini kaybetti.
Sonra da seçtikleri ortak aday, tamamı sağın farklı tonlarından oluşan diğer isimler karşısında kesin bir mağlubiyet yaşadı.Tüm bunların yarattığı hayal kırıklığıyla ABD Başkanı Donald Trump’ın müttefiki Kast zafer kazandı.
Şili’nin oligarklarından Kast’ın babası eski bir Nazi askeri.
Ailesinin darbecilerle geçmişte yakın ilişkileri olduğu biliniyor.
Hatta ailesinden işkencecilik suçlamasıyla yargılananlar var.
Hem zaten Kast da ‘Pinochet yaşasaydı kendine oy vereceğini’ söylemekten gocunan bir isim değil.Bu hezimetin ardından Boric, sorumluluktan paçasını kurtarmak istiyor.
İspanya merkezli El Pais gazetesine konuşan Boric, verdiği yanıtları genel itibarıyla bir ‘Başarısızlıklar ve hayal kırıklıklarıyla dolu başkanlık dönemini aklama çabası’ şeklinde değerlendirebiliriz.Çuvaldızı kendisi yerine Latin Amerika’da ABD’nin kuşatması altında hayat ve egemenlik mücadelesi verenlere batırması ise ucuz bir kaçış rampası olarak yorumlanabilir.
Tüm bunlar akla Cervantes’in şu sözlerini akla getiriyor: 'Unutma, kendi çatısı camdansa eğer, delidir taş toplayan komşuya atmak için.'Sormak lazım 60 küsur yıldır dünyanın en uzun soluklu ambargosuna karşı yaşam savaşını hâlâ sürdürebilmiş ve her şeye rağmen onurunu korumayı başarmış bir ülkeye üstten değerlendirmeler yapmak, heybesinde hezimetten başka bir şey taşımayan, ismi kısa süre sonra unutulacak birine mi düşüyor?Bir de ne dese beğenirsiniz: 'Demokratik siyaset kahramanlıkla değil; insanların yaşam koşullarında gerçek bir dönüşümle ilgilidir.' Küba’nın tüm zorlukların içerisinde başardığı kökten devrimci atılımların kırıntısını bile halkına sunabilmiş mi?Demek sermayeye şirin görünme çabası, insanı öyle arsızlaştırıyor ki samimi bir günah çıkarmayı bile olanaksız kılıyor.
Küba’yı ‘tek partili olması’ nedeniyle eleştiriyor ama kendisi o çok sevdiği seçimlerden yediği tokattan bile ders çıkarmaktan aciz.Odatv.com